Bir gün…
Bir sabah ezanı daha okunacak bu şehirde.
Erzincan yine uyanacak. Dağların ardından güneş doğacak. Sokaklar açılacak. İnsanlar işe yetişecek. Çocuklar okula koşacak. Çaylar demlenecek. Hayat kaldığı yerden akacak…
Ama o gün, bir evde sessizlik olacak.
Bir odada artık nefes duyulmayacak.
Ve bir vakit, bir caminin hoparlöründen şu cümle yükselecek:
“Merhumun cenazesi ikindi namazına müteakip kaldırılacaktır…”
İşte insan o zaman anlıyor:
Yıllarca dinlediği ezanların, aslında kendi son çağrısına doğru yürüyüş olduğunu…
Çünkü ezan, sadece namaza çağrı değildir.
Ezan, insanın faniliğinin her gün yüzüne okunmasıdır.
Her “Allahu Ekber” yankısında biraz daha yaşlandığımızı, biraz daha eksildiğimizi, biraz daha dönüşe yaklaştığımızı haber veren ilahî bir sestir.
Belki bugün minarelerden yükselen sesi alışkanlıkla dinliyoruz.
Belki telefon ekranlarını kaydırırken arka fonda kalıyor.
Belki çoğumuz için yalnızca vakit bildiriyor.
Ama bir annenin mezarı başında…
Bir babanın tabutunun omuzlarda taşındığı anda…
Bir dostun ardından saf tutulurken…
Ezan, artık sadece ses olmaktan çıkıyor.
İnsanın içine düşüyor.
O zaman fark ediyoruz:
Bu çağrı, aslında yıllardır bizi bize çağırıyormuş.
Dünyaya değil, hakikate çağırıyormuş.
Kalabalıklara değil, vicdana çağırıyormuş.
Çünkü ezan, Müslümanın sesli bayrağıdır.
Bir milletin göğe kaldırdığı görünmez sancaktır.
Bayrak nasıl toprağın üstündeki bağımsızlık işaretiyse, ezan da ruhun bağımsızlık ilanıdır.
Bu yüzden ezan sustuğunda yalnız minareler susmaz.
Bir hafıza susar.
Bir medeniyet susar.
Bir annenin duası, bir yetimin ümidi, bir ihtiyarın secdesi susar.
Anadolu’yu Anadolu yapan sadece taş değil sestir.
Bu toprakları vatan yapan yalnız sınırlar değil, sabah ezanlarıdır.
Çünkü bu coğrafyada ezan; caminin kubbesinden çok, insanların kalbinde yankılanmıştır.
Kimi zaman cepheden dönen askerin kulağında…
Kimi zaman evladını toprağa veren annenin gözyaşında…
Kimi zaman gurbet elde memleket özleyen bir adamın içinde…
Ezan hep aynı şeyi söylemiştir:
“Yalnız değilsin. Sahipsiz değilsin. Dönüş kapın hâlâ açık…”
Ne acıdır ki bugün insan, sesin içinde sessizleşiyor.
Minareler konuşuyor ama kalpler yoruluyor.
Ezan okunuyor ama ruhlar dağınık.
Oysa mesele ezanın eskimesi değil…
Bizim yaşlanmamız.
Bizim yorulmamız.
Bizim iç dünyamızın pas tutması.
Çünkü ezan hâlâ aynı ezan.
Bilal’in titreyen sesinden bugüne kadar gelen aynı hakikat…
Aynı davet…
Aynı merhamet…
Değişen şey, çağrılan insanın içidir.
Eskiden bir ezan sesiyle dükkân kapatan insanlar vardı.
Şimdi ezanı susturup toplantıya devam eden çağlar içindeyiz.
Eskiden ezanla gözyaşı döken gönüller vardı.
Şimdi ezanı arka plan gürültüsüne çeviren yorgun ruhlar…
Ve insan bazen korkuyor:
Acaba ezan mı artık bizi çağırmıyor, yoksa biz mi çağrılmayı unuttuk?
Çünkü ezan yalnız kulağa okunmaz.
Vicdana okunur.
Ruha okunur.
Ölümlü olduğunu unutmuş insana okunur.
Belki de bu yüzden en çok cenazelerde yakıyor içimizi.
Çünkü tabutun başında anlıyoruz:
Bir gün bizim için de sela verilecek.
Bir gün bizim ismimiz de minareden okunacak.
Bir gün bizim ayakkabımız da cami kapısında sahipsiz kalacak.
Ve bir gün…
Bu dünyada duyduğumuz son ezan okunacak.
İşte o gün geldiğinde, keşke sadece dinleyenlerden değil, icabet edenlerden olabilsek…
Keşke ezanı yalnız işiten değil, onunla dirilen insanlar olarak gidebilsek…
Çünkü ezan, aslında Allah’ın kula söylediği en merhametli cümledir:
“Ey insan…
Kaybolsan da dön.
Geciksen de dön.
Kırılsan da dön.
Çünkü kapı hâlâ açık…”
Ve galiba insanın bütün ömrü,
O çağrıya yetişmeye çalışmaktan ibarettir…