Ancak paradoks tam da burada başlamaktadır: İnsan malı biriktirdiğini zannederken, gerçekte mal insanı biriktirmekte; servetin sahibi olduğunu düşünürken onun muhafızı ve nihayet esiri hâline gelmektedir. Böylece kapitalizm, yalnızca ekonomik bir sistem değil, insanın zihnini ve ahlâkını kuşatan yeni bir metafiziğe dönüşmektedir.
Kapitalizm Karşısında Tevhidin Sosyal Adalet Tasavvuru
Bu yeni metafizikte herkes kendi özel cennetini kurmanın peşindedir. Daha büyük evler, daha yüksek gelirler, daha güçlü güvenlik duvarları ve daha korunaklı hayatlar... Buna karşılık toplumun yoksul kesimlerine çoğu zaman dünyanın değil, yalnızca ölümden sonraki hayatın cenneti vaat edilmektedir. Böylece tarih boyunca kimi zaman bilinçli, kimi zaman farkında olunmaksızın, "dünya güçlülerin cenneti, ahiret ise yoksulların tesellisi" şeklinde örtük bir tasavvur üretilmiştir. Oysa bu yaklaşım, Kur’ân’ın öngördüğü tevhidî adalet anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Çünkü Kur’ân'ın hedeflediği düzen, insanların birbirlerine karşı kurtuluş savaşı verdiği bir dünya değil; herkesin barınma, beslenme, eğitim, aile kurma ve güven içinde yaşama hakkının teminat altına alındığı bir sosyal selâmet düzenidir. Tevhid, yalnızca Allah'ın birliğini kabul etmek değil; aynı zamanda insanlığın ortak kaderini ve ortak sorumluluğunu kabul etmektir. Bu nedenle gerçek iman, yalnızca kendisi için cennet arayan bir bireycilik değil; hiçbir kardeşini cehennemde bırakmamayı hedefleyen bir adalet ahlâkıdır.
Bugünün en büyük trajedilerinden biri, insanların cehennemden kaçmak için değil, başkalarından önce cennete ulaşmak için yarışıyor olmasıdır. Oysa Kur’ân'ın çağrısı bireysel kurtuluşa değil, toplumsal kurtuluşa yöneliktir: "Hepiniz topluca selâmete giriniz." Bu çağrı, insanın kendi güvenliğini başkalarının yoksulluğu üzerine inşa etmesini değil; ortak refahı ve ortak huzuru birlikte üretmesini istemektedir.
Hz. Peygamber'in öğrettiği medeniyet anlayışında insanın gerçek zenginliği, sahip olduğu malların çokluğu değil; ihtiyaç fazlasını paylaşabilme erdemidir. Çünkü insanın ihtiyacının ötesinde biriktirdiği her şey, yalnızca ekonomik bir sermaye değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. İslâm'ın ilk dönem kardeşlik tecrübesi göstermiştir ki, kan kardeşliği değil, değer kardeşliği; mirasın değil, dayanışmanın medeniyet kurucu gücü toplumu ayakta tutmuştur. Belki de modern insanın yeniden öğrenmesi gereken en büyük hakikat şudur: Yeryüzünü küçük cennetlere bölerek büyük bir cehenneme dönüştürmek mümkündür; fakat paylaşmayı ve adaleti esas alarak dünyayı herkes için yaşanabilir bir cennete çevirmek de mümkündür. Tevhidin çağrısı, işte bu ikinci yolu tercih etmektir.
Modern çağın en derin krizi, çoğu zaman sanıldığı gibi yalnızca yoksulluk değil; insanın ruhuna yerleşen yarın korkusudur. Aç kalma, barınamama, yaşlanınca yalnız kalma ve çocuklarının geleceğini güvence altına alamama endişesi, insanı ihtiyaç kadar üretmeye değil; ihtiyacının çok ötesinde biriktirmeye, yığmaya ve korumaya yöneltmiştir. Böylece servet, ekonomik hayatın sıradan bir unsuru olmaktan çıkarak, insanın geleceğini satın aldığı bir varoluş sigortasına dönüşmüştür. Kapitalizm tam da bu noktada yalnızca bir ekonomik sistem değil, insanın korkularını yöneten bir güvensizlik medeniyeti hâline gelir. Güvenceyi kamusal adalette değil, bireysel servette arayan toplumlarda mülkiyet, iktisadî bir araç olmaktan çıkar ve giderek ontolojik bir sığınak niteliği kazanır. İnsan artık mala sahip olmaz; aksine mal, insanın zihnini, zamanını ve ilişkilerini sahiplenmeye başlar.
İşte bu nedenle günümüzün temel sorunu servetin varlığı değil; mülkiyetin kutsallaşması ve kardeşliğin buharlaşmasıdır. Çünkü mülkiyet kutsallaştıkça merhamet sosyal hayattan çekilmekte, dayanışma hak olmaktan çıkıp lütfa dönüşmekte, kardeşlik ise ahlâkî bir ideal olmaktan öteye geçememektedir. Oysa Kur'ân'ın tevhid eksenli toplum tasavvuru, insanı yalnız başına kurtulması gereken bir birey olarak değil; emanet, adalet ve kardeşlik ilişkileri içerisinde var olan bir özne olarak görmektedir.
1. Kapitalizmin Ontolojik Varsayımı: Güvensizlik Üzerinden İnşa Edilen İktisadî Akıl
Kapitalizmin kurucu varsayımı çoğu zaman düşünüldüğü gibi yalnızca kâr maksimizasyonu değildir. Ondan daha derinde işleyen ve sistemi ayakta tutan esas unsur, insanın varoluşsal düzeyde yaşadığı güvensizliktir. Modern iktisadî akıl, insanı müşterek bir kaderin ve ortak bir güvenlik ağının parçası olarak değil; yarınını yalnızca kendi imkânlarıyla kurtarmak zorunda olan yalnız ve kuşatılmış bir birey olarak tasavvur eder. Bu tasavvurda servet, üretim ve mübadelenin nötr bir aracı olmaktan çıkar; bireyin geleceğini satın aldığı bir ontolojik sigorta işlevi görmeye başlar. İnsan artık yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamak için değil; henüz yaşanmamış korkularını da finanse etmek için biriktirir. Böylece iktisadî davranış, ihtiyaç ekseninden koparak varoluşsal kaygının ekonomisine dönüşür.
Bu nedenle kapitalist insan, çoğu zaman ihtiyacı kadar değil; korkusu kadar biriktirir. Ölümden değil ama yoksullaşmaktan, açlıktan, yalnız kalmaktan, yaşlandığında terk edilmekten korkar. Bu korku ise onu, sanki bin yıl yaşayacakmış gibi servet yığmaya sevk eder. Nihayet insan, malı koruduğunu düşünürken malın bekçisine dönüşür; mülkiyeti yönettiğini zannederken mülkiyet tarafından yönetilmeye başlar. İşte mülkiyetin kutsallaşması tam da burada ortaya çıkar. Servet artık ekonomik bir araç değil; kimlik, güvenlik ve hatta kurtuluş vaat eden seküler bir kutsal hâline gelir. Rekabet ahlâkî bir erdeme dönüştürülürken, paylaşım ekonomik irrasyonalite olarak görülmeye başlanır. Böylece güçlü olanın daha güçlü, zayıf olanın ise daha görünmez hâle geldiği bir düzen ortaya çıkar.
Kur'ân'ın, "Servet, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmesin." (Haşr 59/7) uyarısı tam da bu noktada yalnızca ahlâkî bir tavsiye değil, aynı zamanda yapısal bir iktisat eleştirisi olarak okunmalıdır. Çünkü Kur'ân açısından mesele servetin varlığı değil; onun dolaşımıdır. Servetin belirli ellerde temerküz ettiği toplumlarda piyasa büyüyebilir; fakat toplum küçülür. Millî gelir artabilir; fakat kardeşlik azalır. Şehirler zenginleşebilir; fakat insanlar birbirlerinden korkar hâle gelir. Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: İnsanlık tarihin en büyük servetini üretmiş; fakat aynı zamanda tarihin en büyük yalnızlıklarını, kaygılarını ve güvensizliklerini de üretmiştir. Çünkü güvenin kaynağı adalet değil de servet olduğunda, hiçbir servet insanın korkularını tamamen susturmaya yetmez.
2. Tevhid İlkesinin Sosyal Boyutu: İnançtan Medeniyet Tasavvuruna
Tevhid, çoğu zaman yalnızca Allah'ın birliğini ifade eden metafizik bir inanç ilkesi olarak okunmuştur. Oysa Kur'ân'ın inşa ettiği tevhid anlayışı, bundan çok daha geniş bir anlam evrenine sahiptir. Tevhid yalnızca Tanrı tasavvurunu değil; insanı, toplumu, siyaseti ve iktisadı da belirleyen kurucu bir medeniyet ilkesidir. Çünkü parçalanmış bir toplumda tevhidden, tekelci bir ekonomide adaletten ve kardeşliğin çözüldüğü bir dünyada selâmetten söz etmek mümkün değildir. Kapitalist paradigma insanı, kendi kaderini tek başına taşımak zorunda olan yalıtılmış bir birey olarak tasavvur ederken; tevhid insanı, emanet, kardeşlik ve müşterek sorumluluk ilişkileri içerisinde anlamlandırır. Bu nedenle Kur'ân'ın: "Müminler ancak kardeştir." (Hucurât 49/10) buyruğu, yalnızca ahlâkî bir tavsiye değil; hukukî, siyasî ve iktisadî sonuçlar doğuran bir üst kimlik bildirgesidir. Çünkü kardeşlik, duygusal yakınlığın ötesinde hak ve sorumluluk üreten kamusal bir bağdır.
Bu açıdan bakıldığında tevhid, insanı yalnız başına kurtulması gereken bir birey olarak değil; birlikte yaşamak ve birlikte ayakta kalmak zorunda olan bir topluluğun üyesi olarak görmektedir. Tevhidî dünya görüşünde mesele, yalnızca "Ben nasıl kurtulurum?" sorusu değildir; asıl soru "Hiç kimseyi geride bırakmadan nasıl kurtuluruz?" sorusudur. İşte tevhidin kapitalizmden ayrıldığı en temel nokta da burasıdır. Kapitalizm bireysel kurtuluşun, bireysel servetin ve bireysel güvenliğin ideolojisidir; tevhid ise ortak kaderin, ortak güvenliğin ve ortak selâmetin öğretisidir. Birincisi insanları birbirinin rakibi hâline getirirken, ikincisi birbirinin emaneti hâline getirir. Kur'ân'ın: "Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin." (Âl-i İmrân 3/103) emri de yalnızca itikadî birlik çağrısı değildir. Bu ayet aynı zamanda ekonomik parçalanmaya, sosyal dışlanmaya ve sınıfsal kopuşlara karşı geliştirilmiş bir toplumsal bütünleşme teorisidir. Çünkü Kur'ân'ın hedefi, yalnızca aynı kıbleye yönelen bireyler üretmek değil; aynı kaderi paylaşan bir toplum inşa etmektir.
Bu sebeple tevhid, yardımı hakka, merhameti adalete ve hayırseverliği kurumsal sorumluluğa dönüştürmeyi hedefler. İnsan onurunu bireysel cömertliğin insafına terk eden toplumlar değil; onu hukuk ve kurumlarla güvence altına alan toplumlar tevhidin ruhuna daha yakındır. Belki de tevhidin sosyal alandaki en kısa tarifi şudur: Tevhid, Allah'ın birliğine inanmanın toplumsal karşılığı olarak insanlığın ortak kaderine sahip çıkmaktır. Bu nedenle tevhid yalnızca bir inanç sistemi değil; aynı zamanda korkuya karşı güveni, parçalanmaya karşı kardeşliği ve güce karşı adaleti savunan bir medeniyet projesidir.
3. Sosyal Güvenliğin Teolojik Temeli: Hak, Onur ve Kurumsallaşma
Tevhidî toplum tasavvurunda sosyal güvenlik, iktisadî imkânların arttığı dönemlerde başvurulan tali bir sosyal politika değil; insan onurunun korunmasına yönelik aslî bir kamusal yükümlülüktür. Çünkü insanın açlık, barınma, sağlık, eğitim ve aile kurma gibi temel ihtiyaçlarını piyasanın insafına terk eden bir düzen, bireyi özgürleştirmez; aksine onu korkunun ve bağımlılığın nesnesi hâline getirir. Bu noktada belirleyici ayrım, yardım (ihsan) ile hak (istihkak) arasındadır. Yardım, verenin iradesine bağlıdır; yapılabilir de yapılmayabilir de. Hak ise kişinin insan olmasından kaynaklanan ve hiçbir şart altında ortadan kaldırılamayan kurumsal bir güvencedir. Yardım merhametin ürünüdür; hak ise adaletin gereğidir. Bu nedenle adil toplumlar, insanları yardım bekleyen bireyler hâline getiren değil; hak sahibi vatandaşlar olarak kabul eden toplumlardır.
Kur'ân'ın: "Onlar insanlardan yüzsüzlük ederek istemezler." (Bakara 2/273) ifadesi, yalnızca yoksulların ahlâkını değil; aynı zamanda toplumun sorumluluğunu da tanımlamaktadır. Çünkü insan onurunun korunması, ihtiyaç sahibinin görünmez hâle gelmesiyle değil; ihtiyaçların görünmez hâle getirilmesiyle mümkündür. Yoksulluğun teşhir edildiği toplumlarda yardım artabilir; ancak adalet zayıflar. İşte bu nedenle tevhid, insanı sürekli sadakaya muhtaç bırakan yapıları meşrulaştırmaz. Aksine insanı, doğuştan sahip olduğu hakların öznesi olarak kabul eder. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve aile kurabilme imkânı, lütuf değil; insan olmanın tabiî sonucudur. Bu hakların güvence altına alınmadığı toplumlarda bireyin yarın korkusu ortadan kalkmaz; yarın korkusu ortadan kalkmadıkça da biriktirme refleksi sona ermez.
Kapitalizmin en büyük gücü, insanın bu korkusunu sürekli canlı tutabilmesidir. İnsan ne kadar çok mala sahip olursa olsun, daha fazlasına ihtiyaç duyduğuna inandırılır. Çünkü güvenlik servete bağlandığında servetin doğal sınırı kalmaz. Böylece insan, ihtiyaçları için değil; korkuları için yaşamaya başlar. Oysa tevhid, güvenliğin bireysel servetten değil; kurumsal adaletten doğduğunu savunur. Devletin ve toplumun görevi, insanı geleceğin korkularıyla baş başa bırakmak değil; onun insan onuruna yaraşır bir hayat sürebileceği asgarî güvenlik alanını oluşturmaktır. Bu nedenle sosyal güvenlik, modern refah devletinin teknik bir uygulaması olmanın ötesinde, tevhidin siyasal ve hukukî düzlemdeki tercümesidir.
Hz. Ömer'e nispet edilen: "Fırat kıyısında bir kurt bir kuzuyu kapsa, bunun hesabının Ömer'den sorulacağından korkarım." sözü, yalnızca yöneticinin kişisel takvasını değil; İslâm siyaset düşüncesinin kamusal sorumluluk anlayışını ifade etmektedir. Çünkü tevhidî düzende güvenlik bireyin değil, toplumun ortak sorumluluğudur. Belki de sosyal adaletin en kısa tarifi şudur: İnsanların sadakaya muhtaç olmadığı, haklarına ulaşmak için ise kimseye minnet etmediği bir düzen kurabilmek. Tevhidin kamusal hedefi de tam olarak budur.
4. Medine Tecrübesi ve Kardeşlik Projesi: Tevhidin Tarihsel Uygulama Modeli
Tevhidin toplumsal alandaki kurucu işlevi, en berrak biçimde Medine tecrübesinde somutlaşmıştır. Medine'de inşa edilen yapı, yalnızca siyasî bir birlik veya şehir devleti organizasyonu değil; güvenliğin bireysel servetten çıkarılıp kolektif sorumluluğa dönüştürüldüğü yeni bir toplum sözleşmesiydi. Bu yönüyle Medine, yalnızca tarihî bir tecrübe değil; aynı zamanda İslâm'ın sosyal adalet teorisinin pratiğe dönüşmüş hâlidir. Bu modelin merkezinde yer alan Ensar-Muhacir kardeşliği, çoğu zaman romantik bir fedakârlık hikâyesi olarak okunmaktadır. Oysa bu kardeşlik, duygusal bir yakınlığın ötesinde, ekonomik ve hukukî sonuçlar doğuran kurumsal bir sosyal güvenlik mekanizmasıdır. Hicretle birlikte ortaya çıkan barınma, geçim ve güvenlik krizleri, bireylerin vicdanına bırakılmamış; toplumun ortak sorumluluğu olarak kabul edilmiştir.
Kur'ân'ın: "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile kardeşlerini kendilerine tercih ederler." (Haşr 59/9) övgüsü, yalnızca bireysel bir ahlâk erdemini değil; yeni bir toplum düzeninin ruhunu ifade etmektedir. Burada fedakârlık, istisnaî kahramanlıkların değil; toplumsal düzenin normal işleyişinin parçası hâline gelmiştir. Medine modeli, mülkiyetin mutlak bireyselliğini reddetmeden onun toplumsal sorumluluk boyutunu güçlendirmiştir. Servet kutsallaştırılmamış, dolaşıma sokulmuştur. Zenginlik suç sayılmamış, fakat yoksulluğun kader olarak kabul edilmesine de izin verilmemiştir. Çünkü İslâm'ın erken dönem toplum anlayışında mesele herkesin eşit miktarda mala sahip olması değil; hiç kimsenin insan onurunu zedeleyecek bir yoksunluğa mahkûm edilmemesidir.
Aslında Medine'nin inşa ettiği kardeşlik modeli, kan kardeşliğinden değer kardeşliğine geçişin tarihidir. Aynı soydan gelmek değil; aynı sorumluluğu taşımak belirleyici hâle gelmiştir. Böylece kabile asabiyetinin yerine iman kardeşliği, rekabetin yerine dayanışma, korkunun yerine ise güven geçirilmiştir. Bugün Medine tecrübesinden alınması gereken ders, biçimsel taklit değil; ilkesel tercümedir. Çünkü toplumsal barış, bireylerin iyi niyetine bırakılamaz; hukuk ve kurumlarla güvence altına alınmalıdır. Kardeşlik yalnızca vaaz kürsülerinde tekrarlanan ahlâkî bir slogan olarak kaldığında, güçlülerin zayıflardan fedakârlık beklediği asimetrik bir ilişkiye dönüşebilir. Oysa Medine modeli bunun tersine, sorumluluğu bireyin vicdanından alıp toplumun ortak yükümlülüğü hâline getirmiştir. Belki de Medine'nin modern dünyaya bıraktığı en büyük miras şudur: Hiç kimsenin başkasının merhametiyle yaşamak zorunda kalmadığı, herkesin ise başkasının sorumluluğunu taşıdığı bir toplum. İşte tevhidin tarih içinde ete kemiğe bürünmüş en somut biçimlerinden biri budur.
5. Kapitalist Dindarlık Eleştirisi ve Tevhidî Sosyal Dönüşüm Teklifi
Çağdaş Müslüman toplumların karşı karşıya bulunduğu en önemli açmazlardan biri, kapitalizmi söylem düzeyinde eleştirirken onun ontolojik öncüllerini ve insan tasavvurunu büyük ölçüde içselleştirmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan durum, dindar bir kapitalizmden ziyade, daha doğru bir ifadeyle kapitalist bir dindarlık biçimidir. Bu yeni dindarlık formunda ibadet görünürlüğü artmakta, dinî semboller kamusal alanda daha fazla yer bulmakta; buna karşılık aynı ölçüde servet temerküzü, sosyal mesafe ve gelecek korkusu da derinleşmektedir. Böyle bir zihniyet dünyasında din, toplumsal adaleti inşa eden kurucu bir ilke olmaktan çıkarak bireysel kurtuluşun ve kişisel maneviyatın alanına çekilmektedir. Neticede ibadetler artmakta, fakat kardeşlik azalmaktadır; hayır faaliyetleri çoğalmakta, fakat sosyal adalet derinleşmemektedir. Çünkü adaletin yerini hayırseverlik, hakkın yerini yardım, kamusal sorumluluğun yerini ise bireysel cömertlik almaktadır.
Oysa Kur'ân'ın önerdiği tevhid anlayışı, bireysel takva ile toplumsal adaleti birbirinden ayırmaz. Çünkü tevhid yalnızca bireyin Rabbine karşı sorumluluğunu değil; insanın insana, toplumun zayıflarına ve devletin vatandaşına karşı sorumluluğunu da kapsayan bütüncül bir yükümlülük anlayışıdır. Bu nedenle Kur'ân'ın: "Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (Ra'd 13/11) buyruğu yalnızca bireysel ahlâkî dönüşüme değil; sosyal kurumların, ekonomik ilişkilerin ve siyasal yapıların dönüşümüne de işaret etmektedir. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz temel problem, yoksulluğun varlığından çok, yoksulluğun normalleşmesi; servetin meşruiyetinden çok, servetin sorgulanamaz hâle gelmesidir. Daha da önemlisi, bazı çevrelerde dünyanın güçlüler için bir dünyevî cennet, yoksullar için ise sabırla beklenmesi gereken geçici bir imtihan alanı olarak görülmesidir. Böyle bir anlayış, farkında olmadan dini mevcut eşitsizlikleri meşrulaştıran bir söyleme dönüştürebilmektedir.
Oysa Kur'ân'ın cennet tasavvuru, birkaç kişinin güvenliğini milyonların güvensizliği üzerine inşa eden bir ayrıcalık düzeni değildir. Çünkü birkaç kişinin cenneti üzerine kurulan her dünya, kaçınılmaz olarak başkaları için bir sosyal cehennem üretir. İnsanların birbirlerinden korktuğu, yüksek duvarların komşuluğun yerini aldığı, güvenlik sektörünün büyüdüğü fakat güven duygusunun küçüldüğü toplumlar, teknolojik olarak gelişmiş olsalar bile medenî anlamda yoksullaşmış toplumlardır. Bu nedenle tevhidî sosyal dönüşüm, yalnızca bireysel ahlâk çağrılarıyla gerçekleştirilemez. Bunun için üç temel kurumsal ilkenin hayata geçirilmesi gerekir:
- Sosyal güvenliğin yardım temelli değil, hak temelli olarak yeniden inşa edilmesi,
- Servetin belirli ellerde temerküzünü önleyecek adil dolaşım mekanizmalarının kurulması,
- Kamu yönetiminde liyakat, emanet ve adalet ilkelerinin kişisel sadakat ilişkilerinin önüne geçirilmesi.
Bu üç ilke gerçekleşmediği sürece bireyin yarın korkusu sona ermeyecek; yarın korkusu sona ermedikçe de kapitalizmin biriktirme refleksi kırılmayacaktır.
Tevhid burada yalnızca metafizik bir inanç ilkesi değil; insan psikolojisini, iktisadî davranışı ve toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren kurucu bir medeniyet fikri olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvenin kurumsallaştığı, adaletin görünür hâle geldiği ve insan onurunun garanti altına alındığı toplumlarda insan, serveti bir sığınak olarak görmekten vazgeçer; paylaşım ise kahramanlık değil, hayatın doğal akışı hâline gelir. Belki de çağımızın en büyük sorusu şudur: İnsanlık, yeryüzünü birkaç kişinin cenneti uğruna çoğunluğun cehennemine mi dönüştürecek; yoksa adalet ve kardeşlik temelinde herkes için yaşanabilir ortak bir dünya mı inşa edecektir? Tevhidin medeniyet çağrısı, bu soruya verilen ikinci cevabın adıdır.
SONUÇ YERİNE: CENNETİ YERYÜZÜNDE TEKELLEŞTİRMEK
İnsanlık tarihi, büyük ölçüde güven arayışının tarihidir. Devletler kurulmuş, hukuk sistemleri geliştirilmiş, ekonomiler inşa edilmiş ve medeniyetler yükselmiştir. Ancak bütün bu çabaların merkezinde değişmeyen temel soru aynı kalmıştır: İnsan yarınından nasıl emin olacaktır? İşte bu soruya verilen cevaplar, aynı zamanda medeniyetlerin insan ve toplum tasavvurunu belirlemiştir. Kapitalizmin bu soruya verdiği cevap açıktır: "Kendini kurtar." Daha fazla üret, daha fazla kazan, daha fazla biriktir ve daha yüksek duvarlar ör. Güvenliği ortak adalette değil, bireysel servette ara. Böylece insan, farkında olmadan kendi küçük dünyevî cennetini inşa etmeye başlar. Güvenlikli siteler, özel sağlık sistemleri, bireysel emeklilik fonları, yatırım portföyleri ve miras mekanizmaları bu cennetin görünür duvarlarıdır. Ancak her duvar aynı zamanda yeni bir ayrılığı üretir; her güvenlik halkası, onun dışında kalanların güvensizliğini büyütür.
Bu nedenle modern dünyanın en büyük trajedisi, insanların cehennemden kaçmak için değil, başkalarından önce cennete ulaşmak için yarışıyor olmalarıdır. Oysa birkaç kişinin cenneti üzerine kurulan her düzen, kaçınılmaz olarak başkaları için bir cehennem üretir. Bir tarafta tüketim fazlasının ahlâkî problem olmaktan çıktığı toplumlar, diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılayamayan milyonlar... Bir tarafta israf korkusu değil yatırım kaygısı, diğer tarafta gelecek değil bugünü yaşayabilme mücadelesi... İşte sosyal cehennem tam da burada başlamaktadır. Kur'ân'ın cennet tasavvuru ise rekabetin değil, paylaşımın; tekelleşmenin değil, dolaşımın; korkunun değil, emanın ve selâmetin hâkim olduğu bir varoluş düzenidir. Zaten Kur'ân'ın cennet için kullandığı en temel kavramlardan biri olan "Dârü's-Selâm", yani "Barış ve Güven Yurdu", cennetin yalnızca fiziksel nimetlerden ibaret olmadığını göstermektedir. Güvenin olmadığı yerde bolluk, huzurun olmadığı yerde zenginlik ve kardeşliğin olmadığı yerde refah gerçek anlamda cennete dönüşemez.
Bu sebeple tevhidin toplumsal hedefi, insanların yalnızca ahirette cennete girmeleri değil; yeryüzünü de adalet, merhamet ve güven temelinde yaşanabilir hâle getirmeleridir. Çünkü Kur'ân'ın istediği toplum, bazılarının dünyada cennet hayatı yaşadığı, diğerlerinin ise ahiretteki cennetle teselli edildiği bir toplum değildir. Aksine Kur'ân, yeryüzünde zulmün, açlığın, korkunun ve aşağılanmanın azaltılmasını, yani insan eliyle üretilen cehennemlerin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken temel soru şudur: Biz çocuklarımıza daha büyük servetler mi bırakmak istiyoruz, yoksa daha adil bir dünya mı? Çünkü servet mirası birkaç nesil yaşayabilir; fakat adalet mirası medeniyetler inşa eder.
Sonuç olarak insanlığın önünde hâlâ iki yol bulunmaktadır: Ya insanlar kendi küçük cennetlerini koruyabilmek için dünyayı büyük bir sosyal cehenneme dönüştüreceklerdir ya da adalet, paylaşım ve kardeşlik ilkeleri etrafında birleşerek yeryüzünü herkes için yaşanabilir ortak bir selâm yurduna çevireceklerdir. Tevhidin çağrısı, cenneti tekelleştirmek değil; selâmeti paylaşmaktır. Ve belki de medeniyetin en kısa tarifi budur: Hiç kimsenin başkasının cehennemi pahasına kendi cennetini kurmadığı bir dünya...
Kur'ân'ın anlattığı cennet, yalnızca bireysel ödüllerin toplandığı metafizik bir mekân değildir; aynı zamanda korkunun olmadığı, kimsenin kimseyi tehdit olarak görmediği, rızkın çatışma sebebi olmaktan çıktığı bir selâmet düzenidir. Bu nedenle cennetin en temel isimlerinden biri Dârü's-Selâmdır: yani Barış ve Güven Yurdu.
Buna karşılık cehennem de yalnızca ölüm sonrası azabın adı değildir. İnsanların birbirinden korktuğu, zenginlerin mallarını korumak için duvarlar yükselttiği, yoksulların ise öfkelerini biriktirdiği toplumlar, daha bu dünyada kendi cehennemlerini üretmeye başlamışlardır. Çünkü korkunun kurumsallaştığı yerde güvenlik sektörü büyür; fakat güven duygusu küçülür. Servetin arttığı hâlde huzurun azaldığı toplumlar, ekonomik olarak büyüse bile medeniyet bakımından küçülmektedir.
Belki de modern dünyanın en büyük yanılgısı, cenneti bireyselleştirmesi, cehennemi ise toplumsallaştırmasıdır. Herkes kendi güvenliğini satın almaya çalışırken, ortak güvenlik fikri zayıflamaktadır. Herkes kendi çocuklarının geleceğini kurtarmaya çalışırken, toplumun geleceği sahipsiz kalmaktadır. Böylece bireysel cennetler çoğaldıkça müşterek dünya daralmakta; özel refah adaları büyüdükçe ortak hayatın zemini aşınmaktadır. Oysa tevhidin çağrısı farklıdır. Tevhid, birkaç kişinin güven içinde yaşadığı bir dünya değil; herkesin insan onuruna yaraşır bir hayat sürebildiği bir düzen tasavvur eder. Çünkü İslâm medeniyetinin sorusu hiçbir zaman: "Kim kurtulacak?" sorusu olmamıştır. Asıl soru daima şudur: "Hiç kimseyi geride bırakmadan nasıl kurtuluruz?" Belki de bir medeniyetin gerçek büyüklüğü, sahip olduğu servetin miktarıyla değil; kaç insanı cehennemde bırakmadığıyla ölçülmelidir.