Deizme Selam Veren Gençliğin Çığlığı

Bugün gençleri deizme sürükleyen asıl neden, dinin hakikat iddiasının zayıflaması değil; bu hakikatin toplumsal hayatta adalet, hukuk ve iktisadî sorumluluk üretmeyen bir temsil biçimine hapsedilmesidir.

Abone Ol

Gençler Neden “Tanrı Var Ama Karışmıyor” Diyor?

Gençler, sosyal ve ekonomik hayatlarında dinin haksızlığı sınırlayan, sömürüyü engelleyen, liyakati esas alan ve güç karşısında hakkı tahkim eden hiçbir kurucu etkisini göremediklerinde; din, onlar için çözüm üreten bir normatif sistem olmaktan çıkmakta, tarihsel-mitolojik anlatılar ve şekilci ritüeller toplamına indirgenmektedir. Bu zeminde üretilen “merdiven altı din dili”, kinle beslenen, problem çözmeyen, haksızlık karşısında susan; fakat kendi menfaati zedelendiğinde feryat eden çifte standartlı bir dindarlık inşa ederek fiilen deizm üretmektedir. Haksızlığa selam duran, servet biriktirmeyi kutsayan, iktidar ve ekonomik çıkar üzerinden saygınlık devşiren bu temsil rejiminde İslâm, artık hayata misafir olamaz; ibadet şekle indirgendikçe dinin ruhu buharlaşmakta, gençler de Tanrı’nın bu dünyadan çekildiği kanaatine sürüklenmektedir. Dolayısıyla deizm, gençlerin iman zaafı değil; dinin ahlâk, hukuk ve adalet üretme kapasitesinin temsil düzeyinde iflasının sosyolojik sonucudur.

1. Giriş

Bugün gençleri deizme sürükleyen temel saik, dinin hakikat iddiasının zayıflaması değil; bu hakikatin adalet, hukuk ve toplumsal sorumluluk üretmeyen bir temsil rejimi içine hapsedilmiş olmasıdır. Din, dünya hayatında karşılaşılan yapısal sorunlara temas etmeyen; sosyal, iktisadî ve ahlâkî krizler karşısında dönüştürücü bir normatif güç sergileyemeyen bir söylem hâline geldiğinde, kaçınılmaz olarak bağlayıcılığını yitirmektedir. Bu bağlamda “Tanrı var ama bu hayata karışmıyor” düşüncesi, teolojik bir tercihten ziyade, yaşanan pratik çelişkinin zihinsel ve sosyolojik tercümesi olarak ortaya çıkmaktadır.Bu yönüyle deizm, gençlerin iman zaafının değil; dinin hayata müdahale kapasitesinin görünmez hâle gelmesinin bir sonucudur. Gençler Tanrı’yı reddetmemekte; fakat Tanrı’nın bu dünyadaki adaletle, hukukla ve sorumlulukla ilişkisinin koptuğunu düşünmektedir. Asıl kırılma noktası da tam olarak buradadır.

2. Sorunun Kaynağı: Din Bu Dünyada Neyi Çözüyor?

Gençlerin zihin dünyasında belirleyici ve yakıcı soru şudur: “Din bu dünyada neyi çözüyor?” Bu soru iman karşıtı değil; imanın hayatla temas edip etmediğini sorgulayan sahih ve meşru bir taleptir. Ancak din, yoksulluk, işsizlik, borçluluk, adaletsizlik, liyakatsizlik ve toplumsal umutsuzluk gibi somut problemlere çözüm üreten bir sistem olarak görünmediğinde, gençlerin zihninde tarihsel bir bilgi ve ritüel toplamına indirgenmektedir.Camilerin yalnızca namaz kılınıp dağılan mekânlara dönüşmesi; dayanışmanın, istişarenin ve toplumsal problemlerin konuşulmadığı bir din pratiği üretmektedir. Oysa İslâm tarihinde cami, yalnızca secde edilen bir mekân değil; adaletin, ortak aklın, toplumsal dayanışmanın ve problem çözme iradesinin merkezidir. Bu işlev kaybolduğunda, ibadet bireyselleşmekte; bireyselleşen ibadet ise toplumu dönüştürme kudretini yitirmektedir.

3. Dindar Pratikteki Çelişki ve Ahlâkî İnandırıcılık Çöküşü

Deizme giden sürecin en ağır belirleyeni, dinî değerleri savunduğunu söyleyen çevrelerin yaşadığı pratikle dile getirdikleri söylem arasındaki derin ve sistematik çelişkidir. Rüşvet, faiz (ribâ), haksız kazanç, torpil, referans, sömürü ve adaletsiz ticaret gibi fiillerin dindar kimlikler altında normalleştirilmesi; buna karşılık tali ve sembolik meselelerde sert ve gürültülü tepkiler üretilmesi, gençlerin gözünde dinin normatif tutarlılığını çökertmektedir.Bu çöküş, gençlerin zihninde şu soruyu kaçınılmaz kılmaktadır: “Din, dindarı bile değiştirmiyorsa, beni neden bağlasın?”İbadet ahlâk üretmiyorsa, ahlâk adalet doğurmuyorsa, din toplumsal meşruiyetini yitirir. Bu noktada problem gençlerin dine düşmanlığı değil; dinin ahlâk ve hukuk üretme kapasitesinin temsil düzeyinde ortadan kalkmış görünmesidir.

4. “Yapanın Yanına Kâr Kalıyor” Tecrübesi ve Tanrı Algısının Dönüşümü

Toplumsal hayatta haksızlığın cezasız, iyiliğin karşılıksız kalması; gücün hakka üstün gelmesi, gençlerde güçlü bir adalet tecrübesi üretmektedir. Bu tecrübe, zamanla şu düşünceye evrilmektedir: “Bu kadar haksızlık varsa ve hiçbir bedel ödenmiyorsa, Tanrı bu hayata karışmıyor olmalı.” Böylece deizm, felsefî bir tercihten ziyade, adaletsizlik tecrübesinin ürettiği bir inanç formu hâline gelmektedir.Adalet tecrübesi kaybolduğunda, vahiy anlamsızlaşmakta; ibadet gereksizleşmekte; ilahî hukuk tarihsel bir mirasa indirgenmektedir. Bu aşamadan sonra deizm, nihilizme açılan kaçınılmaz bir kapı hâline gelmektedir.

5. Deizm Gençlerin Hatası Değil, Toplumun Aynasıdır

Bu noktada gençleri suçlamak, meseleyi kökünden yanlış okumaktır. Deizme yönelen gençlerin büyük bir kısmı ahlâksızlığı savunmamakta; bilakis ahlâkın ve adaletin bu dünyada karşılık bulmasını talep etmektedir. Onları deizme iten şey, dinin bu karşılığı üretemediği algısıdır.Deizm, İslâm’ın temel ilkelerinin ihlâl edilmesinden doğan toplumsal bir sonuçtur. Din güçlüye sınır çizemediğinde, zengine sorumluluk yükleyemediğinde, ibadeti adaletle buluşturamadığında gençler dini hayattan çekmektedir. Bu nedenle deizm bireysel bir sapma değil; toplumsal ve kurumsal bir başarısızlığın aynasıdır.

6. Din Ticareti ve Kutsalın Metalaşması

Bu krizi derinleştiren bir diğer unsur, dinin bazı çevreler tarafından kimlik, iktidar ve ekonomik çıkar üretme aracına dönüştürülmesidir. Din tüccarlığı üzerinden itibar devşiren; halkın manevî duygularını sömüren; hac ve umre gibi mukaddes ibadetleri yüksek meblağlı ticari organizasyonlara dönüştüren anlayışlar, dinin ruhunu tahrip etmektedir.Keşke bu enerji, gençlerin evlenmesine, iş bulmasına, borçtan kurtulmasına ve hayata tutunmasına harcansaydı; bu dine çok daha sahih bir hizmet olurdu. Çünkü İslâm, yalnızca kutsal mekânlara ulaşmayı değil; insanı hayata tutundurmayı hedefleyen bir dindir.

7. Çözüm: Toplumsal Birliktelik, Ortak Sorumluluk ve Yaşanan İman

Deizmin tek ilacı, “tehlikede iştirak, nimette taksim” ilkesine dayalı toplumsal birliktelik projesidir. Bu projenin şehadeti, sözle değil; hayatın bütününe hâkim kılınan imanla verilir. Kapitalist bir toplumda, bin yıl yetecek serveti biriktirip hâlâ daha fazlasını arayan; kazancını kutsayıp sorumluluğunu unutan; abdest alıp camiye giden ama adaletsizlik karşısında susan bir dindarlık biçimi, gençler için ikna edici değildir.Camiler yeniden dayanışma merkezlerine dönüşmeli; ibadet adaletle, zenginlik sorumlulukla, güç hak ile buluşmalıdır. İman ancak yaşandığında ikna edicidir; yaşanmayan iman, genç zihinlerde er ya da geç anlamsızlaşır.

8. DEİZMİN PANZEHİRİ

Deizmin gençler arasında yayılmasının temelinde felsefî bir arayıştan çok, yaşanan hayat ile söylenen din arasındaki derin kopuş yatmaktadır. Bugün deizm, Tanrı’yı reddetmekten ziyade, “Allah vardır; fakat bu hayata müdahil değildir” kanaatine sığınan bir zihinsel savunma hattı olarak tezahür etmektedir. Bu hattın oluşmasında belirleyici olan husus, dinin hakikat iddiasının zayıflığı değil; bu hakikatin toplumsal hayatta adalet, sorumluluk ve paylaşım üretememesidir. Zira iman, İslâm düşüncesinde salt zihinsel bir tasdik (التصديق القلبي) değil; hayata şahitlik eden kurucu bir ilkedir.

İslâm’ın sunduğu iman tasavvuru, yalnızca bireysel kurtuluşu hedeflemez; aksine “tehlikede iştirak, nimette taksim” esasına dayalı bir birlikte yaşama nizamı kurar. Bu nizamın itikadî temeli kelime-i şehadettir:«أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ».Ancak bu şehadet, İslâm’da yalnızca dilde kalan bir ikrar değildir. Şehadetin ikinci ve ihmal edilen boyutu, toplumsal hayatta tevhid olarak görünür hâle gelmesidir. Bu da imanın fiilî şehadeti anlamına gelir.Bu bağlamda iman, yalnızca “inandım” demek değil; tehlikede ortak olmayı ve nimette paylaşmayı kabul etmektir. Bunu şu şekilde ifade etmek mümkündür:
«أُؤْمِنُ أَنَّ الْمُشَارَكَةَ فِي الْخَطَرِ شَهَادَةٌ، وَأُؤْمِنُ أَنَّ الْمُقَاسَمَةَ فِي النِّعْمَةِ شَهَادَةٌ».Yani iman ederim ki tehlikede ortaklık bir şehadettir; iman ederim ki nimette paylaşım bir şehadettir. İşte bu, kelime-i şehadetin sosyal hayattaki tefsiridir.

Bu fiilî şehadet hayattan çekildiğinde, iman yalnızca bireysel bir inanç alanına sıkışmakta; ibadet şekle indirgenmekte; şekle indirgenen ibadet ise İslâm’ın ruhunu buharlaştırmaktadır. Böyle bir zeminde gençlerin zihninde şu kanaatin oluşması kaçınılmazdır: “Bu kadar haksızlık varken Allah bu hayata karışmıyor olmalı.”Dolayısıyla deizm, Allah’ın inkârı değil; Allah’ın hayatta temsil edilememesinin epistemik sonucudur.Oysa Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu toplumsal düzen, imanın nasıl şehadete dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Ensar’ın muhacir kardeşlerine hitaben söyledikleri şu söz, deizmin bugün dahi geçerli olan panzehiridir:«فَهِمْنَا أَنَّ مَا فَضَلَ عَنِ الْحَاجَةِ لَيْسَ لَنَا»“Bize yetenin dışındakinin aslında bize ait olmadığını anladık.”Bu idrak, servetin kutsallaştırılmadığı; kardeşliğin kanla değil imanla kurulduğu; mülkiyetin sorumlulukla kayıtlandığı bir tevhid toplumu inşa etmiştir.

Deizmin panzehiri, teorik savunular değil; vahyin birlikte yaşama projesini yeniden hayata hâkim kılmaktır. Şehadet, yalnızca kelimelerle değil; adaletle, paylaşmayla ve ortak kader bilinciyle verildiğinde iman yeniden ikna edici bir güç hâline gelir. Böyle bir iman, gençleri deizme itmez; aksine İslâm’a fevc fevc yönelten bir hayat tecrübesi üretir.Kapitalist zihniyetin hâkim olduğu bir toplumda, bin yıl yetecek serveti biriktirip hâlâ daha fazlasını arayan; kazancını kutsayıp sorumluluğunu unutan; haksızlık karşısında susup ibadeti yalnızca bireysel bir ritüele indirgeyen bir dindarlık biçimi, gençler için ikna edici değildir. Abdest alıp camiye giden fakat rüşvet, faiz, haksız kazanç, sömürü, torpil ve adaletsizlik karşısında hiçbir yükümlülük hissetmeyen bir din pratiği, imanı hayatı dönüştüren bir güç olmaktan çıkarır. Gençler de haklı olarak şu soruyu sorar: “Bu iman, sahibini bile değiştirmiyorsa, beni neden bağlasın?” İşte deizm, bu soruya verilen acı bir cevaptır.

Ne var ki sorun yalnızca bireysel zaaflarda değil; dinî çevrelerin bir kısmının dini, kimlik ve iktidar üretme aracı hâline getirmesinde de yatmaktadır. Din tüccarlığı üzerinden meşruiyet devşiren, halkın manevî duygularını sömüren; hac ve umre gibi mukaddes ibadetleri yüksek meblağlı ticari organizasyonlara dönüştüren bir anlayış, dinin ruhunu zedelemektedir. Keşke bu çabanın bir kısmı, gençlerin evlenmesine, iş bulmasına, borçtan kurtulmasına ve hayata tutunmasına harcansaydı; bu, dine çok daha büyük bir hizmet olurdu. Çünkü İslâm, yalnızca kutsal mekânlara ulaşmayı değil; insanı hayata tutundurmayı hedefler.Bu şartlar altında deizmi yalnızca bir inanç sapması olarak görmek yanıltıcıdır. Deizm, büyük ölçüde İslâm’ın temel ilkelerinin hayatta karşılık bulamamasından doğan bir sonuçtur. İman, adaletle; ibadet, sorumlulukla; zenginlik, paylaşmayla; güç, hak ile buluşmadığında, gençlerin zihninde Tanrı bu dünyadan çekilmiş gibi görünür. Oysa çözüm, Tanrı’yı hayattan uzaklaştırmak değil; dini yeniden hayatın merkezine yerleştirmektir. Deizmin tek ilacı, iman–ahlâk–hukuk–dayanışma bütünlüğünü yeniden kurmak; toplumsal birlikteliği yeniden inşa etmektir. Çünkü iman, ancak yaşandığında kalplere hâkim olur; yaşanmayan iman ise, genç zihinlerde er ya da geç anlamsızlaşır.

SONUÇ: Deizm, gençler nezdinde bir inanç isyanı veya metafizik başkaldırıdan ziyade, anlam, adalet ve tutarlılık talebinin karşılıksız kalmasının ürettiği epistemik bir ara duraktır. Bu yönüyle deizm, dinin hakikat iddiasına değil; bu hakikatin toplumsal, ahlâkî ve hukukî düzlemde temsiline yöneltilmiş örtük bir itirazdır. İman, adalet üretmediğinde; ibadet, ahlâkî sorumluluğa dönüşmediğinde; din, sosyal ve iktisadî hayatta haksızlığı sınırlayan kurucu bir normatif güç olarak görünmediğinde, genç zihinlerde bağlayıcılığını yitirmektedir. Bu bağlamda gençlerin deizme yönelişi, bireysel iman zayıflığının değil; dinin hayata müdahale kapasitesinin temsil düzeyinde aşınmasının sosyolojik ve zihinsel sonucudur. Dolayısıyla çözüm, gençleri suçlamak veya onları daha sert söylemlerle kuşatmak değil; dini, yeniden adaletle, hukukla ve hayatın somut problemleriyle irtibatlandıracak bir normatif bütünlüğü inşa etmektir. Zira din, soyut doğrular bütünü olarak değil; hayatı dönüştürdüğü ölçüde inandırıcıdır ve hayatı dönüştürmeyen bir din tasavvuru, kaçınılmaz olarak bağlayıcılığını yitirir.