Hakkın adil paylaşımı nedir? İktisadi adalet nedir?

Tevhit inancı sosyal hayattaki bu iktisadi sömürü düzenine karşı, tevhit bayrağı altında toplanarak tarafların haklarının adil bölüştürülmesi, bu bağlamda emek ve sermaye dengesinin kurulması için verilen mücadelenin adıdır.

İNSANLIĞIN KURTULUŞU TEVHİDDİR.

Naslarda bu konu, anayasal üst norm niteliğinde, haksız kazanç batıldır ilkesi bulunmaktadır. Bu ilke genel geçer, anayasal üst norm niteliğindedir. Naslar, bu genel ilkeleri insanlığa önerdiği gibi iktisadî hayatımızda da temel ilkeler önermiştir.  Bu temel ilkeler de genellikle riba, garar ve gabn  olarak bilinmektedir. Bu genel ve temel ilkelerin pratiğe yansıtılmasında sıkıntı yaşadığımız anlaşılmaktadır. Bugün temel problem, bu iktisadi adaleti nasıl sağlayacağız? İktisaden rotamızı nasıl belirleyeceğiz?

Naslardan çıkarılan ilkelerin temel esasının da üretim olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda hak etmenin rüknü de üretimden geçmektedir. Üretmeden elde edilen gelire meşru bakılmamıştır. Zira iktisadi hayatta, hak ettiğin senindir. Hak etmediğin senin değildir. Hak etmediğin gelir, hak etmediğin makam, hak etmediğin ücret de senin değildir. Bunlar da bir tür ribadır bilesiniz.

Riba yetmiş küsürdür. Bunlardan birini bankalardaki haksız kazançlara vermiş olsak bile, atmış dokuzu para ve sermaye piyasalarımızda halen devam etmektedir. İşte tevhit inancı ile bu piyasalardaki alıcı ve satıcı arasında, adil bir terazinin kurulması hedeflenmiştir. Tevhit inancı sosyal hayattaki bu iktisadi sömürü düzenine karşı, tevhit bayrağı altında toplanarak tarafların haklarının adil bölüştürülmesi, bu bağlamda emek ve sermaye dengesinin kurulması için verilen mücadelenin adıdır.

ALIN TERİ

Üretim faktör gelirlerinden emeğe gelince;  Peygamber (sav), “Hiç kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir” buyurmuştur.  Demek ki en temel sermayemiz, emeğimizdir. Üretimimizin temel kaynağı da bu fizikî ve zihnî sermayemiz olan, emektir.  Bunun için emeğin karşılığı, kutsaldır. Desene alın teri kutsaldır. Bu kutsal olan alın terinin, haksız bir sebeple sömürülmesi, iğrenç bir gelir elde etmek demektir. Haksız bir şekilde alın terinin elde edilmesi, cehenneme ateşini beraberinde götüren insan gibidir.  Emek kutsal olduğundan, emeğin doğurganlığına ve türlerine de selam olsun. Emek bir ana gibidir. Öyle ki emeğin doğurganlığı da temeldir. Adeta emek insansa, sermaye insanoğlu gibidir. Hayatta anaya ve emeğe saygı, insan olma niteliğidir. Cennet, bu iki ananın ayakları altındadır bilesiniz. Yine de bilesiniz ki bugün sosyal hayatımızdaki emek sömürüsü, gerçek ve kamu düzenine savaş ilan edilen bir riba olduğunu da bilesiniz.

Sermayeye gelince, sermaye, emekten doğmuş, kristalize olmuş, büyümüş ve kümeleşmiş bir emek gibidir. Emek, adeta bir fon getirisi gibidir. Bu fonunuz ya rantından kira; ya da müteşebbisinden kârla nemalanır. Üretim faktör gelirleri, klasik söylem olarak da bugün hâlâ devam ettirilmektedir. Bugün emek ile sermaye dengesini sosyal ve iktisadi hayatımızdaki tevhidi ilkeye nasıl ayarlamalıyız? Klasik söylemle terazinin bir köşesine emek, bir köşesine ücret, bir köşesine sermaye, bir köşesine fâiz, bir köşesine doğal kaynaklar (akar), bir köşesine rant, bir köşesine müteşebbis/ girişimci bir köşesine de kâr koyulmuştur.

İKTİSADİ ADALET         

Bu durumda iktisadi adalet nasıl sağlanacaktır? Bu terazi her iki taraf için nasıl adil tutulacaktır? Bütün problem burada yatmaktadır. Ayrıca üretim faktör gelirlerinin kaynak açısından tekraren değerlendirilmesi de kaçınılmaz gözükmektedir. Sadece sermayenin getirisi olan faizin mahkûm edilmesi ne kadar da doğrudur bilemiyorum. Enflasyon ve deflasyon ortamında bu terazinin nasıl denk tutulacağı iktisatçıları epey yoracağa benzemektedir.

Ortak akıl nedir? Ehlisünnet yolu nedir? Ortak akıl nedir? Ehlisünnet yolu nedir?

Diğer üretim faktör gelirlerinden elde edilen haksız kazançların durumu göz ardı edilmemelidir. Sadece sermayenin bankalardaki getirisi, faiz olarak mahkûm edilirken; diğer üretim faktörlerinden elde edilen haksız kazançlar konusunda da sınıfta kaldığımızı ifade etmek isterim. Örneğin emek, müteşebbis ve kira / rant gelirleri konuları, kaynak açısından getirileri de yeniden incelenmelidir. Sadece sermayenin getirisine faiz denilip diğer üretim faktör gelirleri hakkında sesimiz çıkmadığı sürece geleneğin tekrarlanmasının fanatizmini mi yoksa duygusallığını mı yaşıyoruz onu da bilemiyorum.

KAR VE ZARAR

Tarihten günümüze, sosyal ve iktisadi hukuk alanında, tevhidi bir dengenin kurulması için bazı ilkeler belirlenmiştir. Kadim bu ilkelerimizle tevhidi bir terazi ve denge kurulmaya çalışılmıştır. Bu ilkeler de şunlardır: “Kâr, riskin karşılığıdır.” “Zarar, sermayeye, kâr ortakların anlaşmasına göredir.” “Zararı garantilenemeyen gelirin, kârı da helâl değildir.” Bu üç rivayet ve ilke ile iktisadi hayatımızın temel rotası çizilmiş, tevhidi bir terazinin kurulmasına çalışılmıştır. Aksi takdirde terazi de tek taraflı tavan yapabilir. Bu da taraflardan birinin haksız kazanç elde etmesidir ki bu tür kazançlar da bir tür riba sayılmaktadır.  

Bugün dünyada sosyal ve iktisadi düzenler, adeta ribâ vurgununa dönüştürülmüştür. Sosyal hukuk düzenine iktisadi harp ilân edilmiştir. Alın teri gasp edilmiştir.  Bireylerin mağduriyetlerinden ve mazlumiyetlerinden istifade edilmiştir. Bunun için halklar fakir bırakılarak emekleri daha da sömürülmektedir. Köleliğe gerisin geri dönülmüştür. Fakir halkın emek sömürüsü halen devam etmektedir. Adeta sen çalış ben yiyeyim diyerek köle düzeni kurulmuştur. Kamu ve özel hayata virüs sokulmuştur. Desene sosyal ve iktisadi alandaki fakirlikle savaşımızı ancak tevhit mücadelesiyle kazanabiliriz bilesiniz.

Binaenaleyh bugün de dün olduğu gibi dünyada para, ahirette iman sözü pirim yapmıştır. Öyle ki para konusunda iktisatçılar hep konuşup dururlar. Para nedir? Para mal mıdır? Para tedavül aracı mıdır? Para sembol müdür? Desene yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkmıştır. Para konusunda ittifak edilen bir tanım yapılamadığı sürece her kafadan bir ses çıkacağa benziyor. Bugün  anaları esir düşmüş milletler gibiyiz. Saygılarımla. Prof. Dr. Hadi Sağlam