İbadeti Ahlâka, Ahlâkı Adalete Bağlamak

İslâm’ın kurucu teklifi, ibadeti bireysel bir tatmin alanı olmaktan çıkarıp toplumsal sorumluluk üreten bir disiplin hâline getirmektir.

Abone Ol

İBADET VAR, ADALET YOK

Şekilden Mahiyete Dindarlık Krizi
Dindarlığın yalnızca ibadetler üzerinden okunması, dinin maksadını daraltan ve nasları şekil merkezli, eksik ve miyop bir bakışla değerlendirdiğimizi gösteren ciddi bir zihinsel kırılmadır; namaz kılınmakta, oruç tutulmakte, Kur’ân okunmakta, fakat bu ibadetlerin hangi ahlâkı inşa ettiği, hangi adaleti ayağa kaldırdığı ve hangi zulmü engellediği sorusu büyük ölçüde cevapsız bırakılmaktadır. Şekil korunmuş, mahiyet ihmal edilmiş; ritüel özün yerine geçirilmiş, ibadet ahlâkın alternatifi sanılmıştır. Oysa ibadet, dinin tamamı değil; ancak ahlâk ve adaletle anlam kazanan bir parçasıdır. Bu nedenle “kimsenin namazı ve orucu sizi aldatmasın” uyarısı basit bir nasihat değil, bir medeniyet ikazıdır: İbadet ahlâk üretmiyorsa, ahlâk adalete dönüşmüyorsa; dindarlık insanı arındırmaz, yalnızca kendi vicdanına yabancılaştırır. Şekil vardır ama ruh yoktur; lafız vardır ama mana yoktur. İbadet, insanı haksızlıktan alıkoymuyor; aksine çoğu zaman haksızlığa karşı sessizliğin kalkanı hâline geliyorsa, burada din yaşanmıyor, yalnızca tekrar ediliyordur. İslâm düşüncesi, ibadeti hiçbir zaman başlı başına bir amaç olarak sunmamış; onu insanı, toplumu ve düzeni dönüştüren ahlâkî bir disiplin olarak konumlandırmıştır. İbadetin değeri, icra edilmesinde değil; ürettiği ahlâk ve adalette ortaya çıkar. Bu bağ koparıldığında din, hayatı inşa eden bir rehber olmaktan çıkar, bireysel bir rahatlama alanına indirgenir; bugün karşı karşıya olduğumuz kriz dinden uzaklaşma krizi değil, dini şekle indirgeme krizidir ve insanlığın ihtiyacı daha fazla ritüel değil, ibadeti ahlâka, ahlâkı adalete bağlayan sahih bir din tasavvurudur.
1. Ritüele Hapsedilen Dindarlık: Maksattan Kopan Nas Okuması
Dindarlığın ibadet pratiklerine indirgenmesi, yalnızca modern hayatın hızından ya da bireysel tercihlerden kaynaklanan bir daralma değildir; bu durum, daha derinde usûlî bir kopuşa işaret eder. Nasların, kendi iç bütünlüğü ve hedeflediği maksat dikkate alınmadan yalnızca zahirî şekilleri üzerinden okunması, dinin ahlâk ve adalet inşa eden yönünü zayıflatmakta; ibadeti, insanı dönüştüren bir disiplin olmaktan çıkarıp tekrar edilen bir forma indirgemektedir. Oysa İslâm düşüncesinde nas, hiçbir zaman salt biçimsel hükümler bütünü olarak ele alınmamış; bilakis insanı, toplumu ve düzeni inşa eden yönlendirici bir ilke olarak anlaşılmıştır.
Kur’ân’ın ibadetlere yüklediği anlam, açık biçimde ahlâkî netice merkezlidir. Namaz hakkında gelen ilahî beyan bu hakikati kesin bir ölçüye bağlar: “إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ” — “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (el-Ankebût 29/45). Bu ayet, namazın değerini yalnızca kılınıp kılınmamasında değil; insanı hangi davranışlardan uzaklaştırdığı noktasında tanımlar. Eğer bir ibadet, kişiyi zulümden, haksızlıktan ve ahlâkî çürümeden alıkoymuyorsa, ortada ibadetin sureti bulunabilir; fakat hakikati tahakkuk etmemiştir.
Usûl-i fıkıh geleneği bu durumu “maksadın iptali” olarak değerlendirir. İmam Şâtıbî’nin ifadesiyle, nasların zahirine tutunup maksadını ihmal eden bir okuma, şeriatin ruhunu devre dışı bırakır. Zira şeriatın vazediliş amacı, şekli çoğaltmak değil; insanı ve toplumu korumak, adaleti ayakta tutmaktır. Bu koruma gerçekleşmediğinde, şeklen sahih görünen uygulamalar bile maksat bakımından işlevsiz hâle gelir. Ritüel merkezli dindarlık, ibadeti ahlâkın yerine ikame eden tehlikeli bir yanılsama üretir. Bu yanılsama, bireyin vicdanını kısa vadede rahatlatırken, toplumsal sorumluluğu askıya alır. İbadetlerini yerine getiren kişi, kendisini ahlâkî sorgulamanın dışında görmeye başlar; adalet, emanet ve kul hakkı gibi ağır yükümlülükler tali hatta görünmez hâle gelir. Böylece din, adalet üreten bir normatif sistem olmaktan çıkar; bireysel meşruiyet sağlayan bir kalkan işlevi görür.
Oysa Kur’ân, ibadet ile adalet arasında kopmaz bir bağ kurar: “إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ” — “Şüphesiz Allah adaleti ve ihsanı emreder” (en-Nahl 16/90). Bu emir, ibadet–ahlâk ayrımının Kur’ânî zeminde karşılığı olmadığını açıkça ortaya koyar. Ritüel ahlâkla birleşmediğinde dini hafifletmez; aksine onu anlamsızlaştırır. Böyle bir dindarlık, insanı Allah’a yaklaştırmaz; onu kendi sorumluluğundan uzaklaştırır.Bu sebeple mesele, ibadetlerin varlığı değil; ibadetlerin tek ölçü hâline getirilmesidir. İslâm’ın teklif ettiği dindarlık, şekli değil maksadı merkeze alan; ibadeti ahlâka, ahlâkı adalete bağlayan bütüncül bir hayat tasavvurudur. Bu bütünlük kaybolduğunda din daralır; daralan din ise insanı ve toplumu dönüştürme kudretini yitirir. Bugün yaşanan kriz, dinden uzaklaşma krizi değil; dinin maksadından koparılması krizidir.
2. “Kimsenin Namazı ve Orucu Sizi Aldatmasın”: Ahlâk Merkezli Bir Din Ölçütü
“Kimsenin namazı ve orucu sizi aldatmasın” uyarısı, bireysel bir ahlâk nasihati değil; dindarlığın ölçütünü kökten yeniden tanımlayan bir ilkesel ikazdır. Bu ifade, dinî görünürlüğü esas alan yüzeysel değerlendirmelerin ne denli yanıltıcı olabileceğini hatırlatır. Zira ibadet, dinî hayatın vazgeçilmez bir unsuru olmakla birlikte, tek başına yeterli bir kriter değildir. Asıl belirleyici olan, ibadetin insanı hangi ahlâkî kıvama taşıdığı ve toplumsal hayatta ne tür bir adalet bilinci ürettiğidir. İbadetler artarken adalet duygusu zayıflıyorsa, görünürde dindarlık çoğalmakta; fakat dinî sorumluluk bilinci gerilemektedir.
Kur’ân, bu ölçüyü açıkça ortaya koyar ve imanı kamusal bir yükümlülükle birlikte düşünür: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلّٰهِ” — “Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan kimseler olun” (en-Nisâ 4/135). Bu ayet, imanı yalnızca bireysel bir inanç alanı olarak değil, adaleti ayakta tutma sorumluluğu olarak tanımlar. İbadet, bu sorumluluğu beslemediği ölçüde, iman iddiası ahlâkî karşılığını yitirir. Böyle bir durumda ibadet, insanı dönüştüren bir disiplin olmaktan çıkar; meşruiyet üreten bir kabuğa dönüşür.
Resûlullah’ın (s.a.v.) ibadetin maksadını boşa düşüren şekilciliğe yönelik uyarıları da bu noktada son derece nettir: “رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ” — “Nice oruç tutan vardır ki, orucundan kendisine kalan yalnızca açlıktır; nice namaz kılan vardır ki, namazından kendisine kalan yalnızca uykusuzluktur” (İbn Mâce, Ṣıyâm, 21). Bu hadis, ibadetin şeklen yerine getirilmesinin kurtarıcı olmadığını; ibadetin maksadına ulaşıp ulaşmadığının esas olduğunu gösterir. Aç kalınmış, ayakta durulmuş olabilir; fakat ibadet insanı haksızlıktan alıkoymamışsa, ahlâkî bir dönüşüm gerçekleşmemiştir.
Kur’ân, orucun gayesini belirtirken bu ölçüyü daha da berraklaştırır: “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” — “Umulur ki takvâ sahibi olursunuz” (el-Bakara 2/183). Takvâ, fıkıh ve ahlâk geleneğinde yalnız bireysel hassasiyet değil; kul hakkı bilinci, adalet sorumluluğu ve emanet ahlâkı olarak anlaşılmıştır. Bu bağ koparıldığında oruç, ibadet olmaktan çıkar; biyolojik bir açlığa indirgenir. İbadeti ahlâkın yerine ikame eden bu anlayış, dindarlığı eleştiriden muaf bir alan hâline getirir ve bireyi kendi eylemleriyle yüzleşmekten alıkoyar.
Kur’ân, dinin inkârını dahi ahlâk üzerinden teşhis eder: “أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ” — “Dini yalanlayanı gördün mü?” (el-Mâʿûn 107/1). Ardından yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmamak gibi toplumsal ahlâk ihlallerini sayar. Bu pasaj, ibadet–adalet kopuşunun Kur’ân nazarında dinî bir çelişki olduğunu açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla söz konusu uyarı, ibadetleri küçümseyen bir yaklaşım değil; ibadeti doğru yerine yerleştiren bir ölçüdür.
Namaz ve oruç, insanı adalete yaklaştırmıyorsa; dindarlık toplumu inşa etmez. Aksine, zulmü görünmez kılan bir meşruiyet kalkanına dönüşür. İslâm’ın teklif ettiği dindarlık, ibadeti savunurken ahlâktan vazgeçmeyen; ritüeli yaşarken kul hakkını merkeze alan bir sorumluluk dindarlığıdır. Bu ölçü kaybolduğunda, din görünürde güçlenir; fakat hakikatte etkisini yitirir.
3. Şekil Var, Mahiyet Yok: İbadetin Maksadından Kopuşu
Şekil ile mahiyet arasındaki ayrım, İslâm düşüncesinde tali bir tartışma alanı değil; dinî anlamın merkezinde yer alan kurucu bir ilkedir. İbadetin zahirî şartlarının yerine getirilmesi, klasik fıkıh literatüründe hiçbir zaman tek başına yeterli görülmemiş; asıl belirleyici unsur olarak ibadetin hangi maksada hizmet ettiği esas alınmıştır. Bu sebeple şekil, mahiyetle birleşmediğinde ibadet, hukuken sahih görünse bile ahlâken işlevsiz hâle gelir. Bugün yaşanan dindarlık krizi, ibadetlerin terk edilmesinden ziyade, ibadetin inşa etmesi gereken ahlâk ve adaletin hayattan çekilmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Kur’ân, ibadetlerin meşruiyetini onların dönüştürücü etkisi üzerinden tanımlar. Namaz hakkında gelen ilahî beyan bu yaklaşımın en açık ifadesidir: “إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ” — “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (el-Ankebût 29/45). Bu ayette dikkat çekici olan husus, namazın emredilmesinden çok sonucunun vurgulanmasıdır. Namaz, insanı kötülükten alıkoymuyorsa, ortada namazın sureti bulunsa bile hakikati tahakkuk etmemiştir. Usûl-i fıkıh açısından bu durum, ibadetin illetinin ve hikmetinin askıya alınması anlamına gelir.
Oruç için de aynı ilke geçerlidir. Kur’ân, orucun hedefini açıkça belirler: “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” — “Umulur ki takvâ sahibi olursunuz” (el-Bakara 2/183). Takvâ, fıkıh ve ahlâk geleneğinde yalnız bireysel bir hassasiyet değil; kul hakkı bilinci, adalet sorumluluğu ve emanet ahlâkı olarak anlaşılmıştır. Aç kalmak mümkündür; ancak nefs sınırlandırılmamış, haksızlık karşısında duyarlılık gelişmemişse, oruç biyolojik bir açlığa indirgenmiş olur. Bu sebeple Resûlullah (s.a.v.), ibadetin şeklen icrasının kurtarıcı olmadığını açıkça ifade etmiştir: “رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ” — “Nice oruç tutan vardır ki, orucundan kendisine kalan yalnızca açlıktır” (İbn Mâce, Ṣıyâm, 21).
Tasavvuf geleneği, bu kopuşu çok daha derin bir dille ele alır. İmam Gazâlî, ibadeti yalnız zahirî şartlarıyla yerine getirip bâtınını ihmal edenleri şu ifadeyle tasvir eder: “كَمْ مِنْ عِبَادَةٍ صُورَتُهَا قَائِمَةٌ وَحَقِيقَتُهَا مَعْدُومَةٌ” — “Nice ibadet vardır ki, sureti ayaktadır ama hakikati yoktur” (İḥyâʾ ʿUlûmi’d-Dîn). Bu tespit, günümüz dindarlığını tarif eden anahtar bir cümle gibidir: Suret ayaktadır; fakat hakikat yoktur. İbadet, ahlâkın yerine ikame edilmiş; ahlâk ise adaletin alternatifi sanılmıştır. Bu ikame, dinin en tehlikeli iç çarpıtmasını üretir.
Kur’ân, bu tür bir yanılsamayı kesin biçimde reddeder. el-Mâʿûn sûresi, dinin inkârını ibadet eksikliğiyle değil; ahlâk ve adalet eksikliğiyle tanımlar: “أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ” — “Dini yalanlayanı gördün mü?” (el-Mâʿûn 107/1). Devamında yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmamak gibi toplumsal ahlâk ihlallerinin sayılması, ibadet–adalet kopuşunun Kur’ân nazarında dinî bir çelişki olduğunu açıkça ortaya koyar. İbadet yapılmakta; fakat adalet üretilmemektedir. İşte kriz tam olarak burada derinleşmektedir.
Bu sebeple şekil ile yetinen bir dindarlık, dinin kendisini korumaz; aksine onu etkisizleştirir. İbadet ahlâk üretmediğinde, ahlâk adalete dönüşmediğinde, din hayattan çekilmiş olur. Bugün yaşanan kriz, ibadet eksikliği değil; ibadetin maksadından koparılması krizidir. İslâm’ın teklif ettiği dindarlık, şekli değil maksadı merkeze alan; ibadeti ahlâka, ahlâkı adalete bağlayan bütüncül bir din tasavvurudur.
4. Yanlış Tedavi Benzetmesi: Şeklen Uyum, Hakikatte İhlal
Şekil ile mahiyet arasındaki kopuşun en açıklayıcı örneklerinden biri, yanlış tedavi benzetmesidir. Burada sorun, reçetenin yanlış olması değil; reçetenin maksadına uygun biçimde uygulanmamasıdır. Tıpta doğru teşhis ve doğru ilaç, ancak doğru uygulandığında şifa üretir; aksi hâlde tedavi, hastalığı gizleyebilir fakat iyileştirmez. Dinî hayatta da ibadetlerin yalnızca lafzî ve şekilsel yönleriyle icra edilmesi, görünürde bir itaat izlenimi verse de, hakikatte ahlâkî ve toplumsal dönüşümü engeller.
Usûl-i fıkıh açısından bu durum, vasıta ile maksat arasındaki ilişkinin bozulması anlamına gelir. İbadet, başlı başına nihai amaç değil; ahlâk ve adalet inşasına götüren bir vasıtadır. Bu ilke, usûl literatüründe açıkça formüle edilmiştir: “الوسائل لها أحكام المقاصد” — “Vasıtalar, maksadın hükmünü alır.” Buna göre vasıta, maksadı doğurmuyorsa, şeklen doğru görünse bile hüküm bakımından boşa düşmüş sayılır. İbadetin ahlâk üretmemesi, işte bu boşa düşüşün dinî karşılığıdır.
Resûlullah’ın (s.a.v.) ibadet–ahlâk ilişkisine dair uyarıları, bu yanlışlığı erken dönemde teşhis etmiştir: “رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ، وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ” — “Nice oruç tutan vardır ki, orucundan kendisine kalan yalnızca açlıktır; nice namaz kılan vardır ki, namazından kendisine kalan yalnızca uykusuzluktur” (İbn Mâce, Ṣıyâm, 21). Bu hadis, ibadetin sıhhatini değil; neticesini esas alır. Açlık ve uykusuzluk vardır; fakat adalet, merhamet ve kul hakkı hassasiyeti yoksa, ibadet maksadına ulaşmamıştır.
Kur’ân da bu tür bir dinî yanılsamaya sert bir uyarıyla karşılık verir: “فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ ٱلَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ” — “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarının hakikatinden gafildirler” (el-Mâʿûn 107/4–5). Burada eleştirilen, namazın varlığı değil; namaz bilincinin kaybıdır. Şekil vardır, fakat mahiyet yoktur; ibadet icra edilmekte, fakat ibadet insanı kötülükten alıkoymamaktadır.
Tasavvuf geleneği, bu durumu kalbin tedavi edilmemesi olarak yorumlar. İmam Gazâlî, kalp huzurundan yoksun ibadeti şu sözle tanımlar: “العِبَادَةُ بِلَا حُضُورِ قَلْبٍ تَعَبٌ بِلَا أَجْرٍ” — “Kalp huzuru olmadan yapılan ibadet, sevapsız bir yorgunluktur.” Kalp, ibadetle meşgul; fakat zulüm karşısında hâlâ hissizse, tedavi uygulanmış fakat hastalık yerinde duruyor demektir.
Bu nedenle yanlış tedavi benzetmesi, günümüz dindarlık krizinin özünü açığa çıkarır: Reçete doğrudur; uygulama yanlıştır. Din, insanı ve toplumu iyileştirmek için indirilmiştir; ancak din şekle indirgenip özünden koparıldığında şifa üretmez. İbadet ahlâk üretmediğinde, ahlâk adalete dönüşmediğinde, dindarlık insanı dönüştürmez; onu aldatır. Aldanmış bir dindarlık ise, toplum için en tehlikeli dindarlık biçimidir.
5. Lafız Merkezli Dindarlık: Manadan Kopan Kur’ân Okumaları
Kur’ân’la kurulan ilişkinin lafız merkezli bir dindarlığa indirgenmesi, çağımızın en yaygın fakat en derin dinî kırılmalarından biridir. Okuma artmış, ses çoğalmış, merasimler ve programlar yaygınlaşmış; ancak anlama, tefekkür ve hayata taşıma zayıflamıştır. Bu durum, Kur’ân’ı yüceltiyor gibi görünürken onun inşa edici ve dönüştürücü gücünü askıya alan bir paradoks üretir. Oysa Kur’ân, okunmak için değil; yaşanmak üzere indirilmiştir. Lafız, manaya açılan bir kapıdır; kapının kendisi değildir. Kapıda oyalanıp içeri girmeyen bir okuma, ibadet üretir; fakat hidayet ve sorumluluk üretmez.
Kur’ân bu tehlikeyi bizzat kendi diliyle gündeme getirir: “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ” — “Hâlâ Kur’ân üzerinde derinlemesine düşünmüyorlar mı?” (en-Nisâ 4/82). Buradaki “تدبّر / tedebbür”, yalnızca kelimeleri anlamayı değil; sonuç üretmeyi, ahlâkî ve hukukî bir yöneliş geliştirmeyi ifade eder. Tedebbürden kopuk bir tilâvet, metni kutsallaştırır; fakat insanı muhatap kılmaz. Böyle bir okuma, kalbi harekete geçirmez; yalnızca alışkanlık ve geçici bir huzur hissi üretir.
İslâm geleneğinde Kur’ân, “okunan metin”den önce yaşanan ilkedir. Hz. Âişe’nin Resûlullah’ın (s.a.v.) ahlâkını tarif ederken söylediği “كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ” — “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” (Müslim, Ṣalâtü’l-Müsâfirîn, 139) sözü, Kur’ân–hayat ilişkisinin zirvesini temsil eder. Bu ifade, Kur’ân’ın gerçek tefsirinin davranışta ortaya çıktığını gösterir. Kur’ân, ezberlenen ayetler toplamı değil; adalet, merhamet ve sorumluluk olarak hayata yansıyan bir ilke sistemidir.
Bugün ise Kur’ân çoğu zaman tören metnine indirgenmiştir. Cenazelerde, açılışlarda, programlarda okunur; fakat okunduğu yerde hayat değişmez. Saatlerce Kur’ân tilâveti yapılır; ancak ardından zulüm gerilemez, adalet güçlenmez, kul hakkı hassasiyeti artmaz. Bu durum, Kur’ân’ın değil; Kur’ân’la kurulan ilişkinin sorunlu olduğunu gösterir. Çünkü Kur’ân kendisini “هَٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ” — “Bu, insanlar için bir açıklamadır” (Âl-i İmrân 3/138) diye tanımlar. “Beyan”, yalnızca bilgilendirme değil; yol gösterme, yön tayin etme ve sorumluluk yükleme anlamı taşır. Mana hayata taşınmadığında, Kur’ân’ın bu beyan niteliği askıda kalır.
Lafız merkezli dindarlığın en görünür sonucu, manasız ezberdir. Binlerce hafız yetiştirilmektedir; fakat bu ezber, adalet ve ahlâk üretmediğinde dinî bir başarı olmaktan çıkar, kültürel bir göstergeye dönüşür. Ezber, anlamla birleşmediğinde insanı yüceltmez; aksine onu sorumluluktan azade kılar. Çünkü anlamadan okunan metin, insanı muhatap almaz; yalnızca meşgul eder.
Fıkıh ve tasavvuf geleneği bu noktada birleşir. Fakihler, nasların maksadını (مقاصد) merkeze alırken; mutasavvıflar, lafzın kalpte ne ürettiğini sorgulamışlardır. İmam Şâtıbî, lafza takılıp maksadı ihmal eden okumanın “şeriatin ruhunu iptal” anlamına geldiğini vurgular. Tasavvuf literatüründe ise bu durum, “ilim var, hâl yok” ifadesiyle özetlenmiştir. Çünkü bilgi, davranışa dönüşmediğinde emanet olmaktan çıkar, yük olur.
Kur’ân’ın “şifa” oluşu da bu bağlamda anlaşılmalıdır: “وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ” — “Kalplerde olana şifa” (Yûnus 10/57). Bu şifa, sesle değil; mana ile işler. Mana hayata taşınmadığında şifa gerçekleşmez; Kur’ân okunur, fakat kalp iyileşmez. Yüzleşme yoksa dönüşüm olmaz; dönüşüm yoksa din, insanı ve toplumu iyileştiremez. Sonuç olarak lafız merkezli dindarlık, Kur’ân’ı yüceltir gibi görünürken onu hayattan tecrit eder. Oysa Kur’ân’ın asıl yüceliği, hayata hükmettiği ölçüde ortaya çıkar. Kur’ân’ı ses olarak çoğaltmak mümkündür; fakat adalet olarak çoğaltmak asıl imtihandır. Bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, Kur’ân’ın okunmaması değil; Kur’ân’la yüzleşilmemesidir.
6. Değerler Dünyasında Çöküş: Dış Etkilerden Önce İç Yozlaşma
Günümüzde sıkça dile getirilen ahlâkî ve değerler krizini yalnızca modernleşme, sekülerleşme ya da dış kültürel etkilerle açıklamak, meseleyi yüzeysel bir nedensellik çerçevesine hapsetmektir. Oysa toplumların tarihsel tecrübeleri gösterir ki dış etki, ancak iç direnç zayıfladığında yıkıcı hâle gelir. Kur’ân’ın toplumsal değişime dair ortaya koyduğu ilke bu gerçeği açıkça ifade eder: “إِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ” — “Şüphesiz Allah, bir topluluk kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez” (er-Raʿd 13/11). Bu ayet, değerler dünyasındaki çöküşün kaynağını dış faktörlere değil; iç dönüşümün ihmaline bağlar.
İbadetlerin görünürde devam etmesine rağmen adalet duygusunun zayıflaması, emanet bilincinin aşınması ve kul hakkına karşı duyarsızlığın artması, dinin hayattan çekilmesinin değil; dinin yanlış yerden yaşanmasının sonucudur. Şekilci dindarlık, bu iç yozlaşmanın en etkili taşıyıcısıdır. Çünkü şekil, bireye “doğru yoldayım” hissi verirken, öz eleştiriyi ve ahlâkî muhasebeyi gereksiz kılar. Ritüeller yerine getirildiği sürece, haksızlıklarla yüzleşme ertelenir; ibadetler, ahlâkî sorumluluğun yerine ikame edilir. Böylece din, adalet üreten bir normatif sistem olmaktan çıkar; eleştiriden muaf bir aidiyet alanına dönüşür.
Kur’ân ise imanı böyle bir aidiyetle sınırlamaz; onu adaletle sınanan bir sorumluluk olarak tanımlar: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلّٰهِ” — “Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan kimseler olun” (en-Nisâ 4/135). Bu çağrı, iman ile adalet arasındaki kopmaz bağı ortaya koyar. İbadet yoğunluğu artarken adalet hassasiyeti azalıyor, zulüm karşısında sessizlik yaygınlaşıyorsa; burada dış bir tehdide değil, içsel bir tutarsızlığa işaret etmek gerekir.
İslâm düşünce geleneği, dinin bu şekilde içten aşındırılmasına karşı erken dönemlerden itibaren uyarılarda bulunmuştur. İmam Mâlik’e nispet edilen meşhur söz, şekil–öz dengesinin bozulmasının dinin kendisine yönelik bir tahrif anlamına geldiğini vurgular: “مَنْ ابْتَدَعَ فِي الْإِسْلَامِ بِدْعَةً يَرَاهَا حَسَنَةً فَقَدْ زَعَمَ أَنَّ مُحَمَّدًا ﷺ خَانَ الرِّسَالَةَ” — “İslâm’da güzel gördüğü bir bid‘at ihdas eden kimse, Muhammed’in (s.a.v.) risaleti eksik tebliğ ettiğini iddia etmiş olur.” Bu ifade, dinin korunmasının şekli çoğaltmakla değil; özünü muhafaza etmekle mümkün olduğunu gösterir.
Tasavvuf geleneği ise bu iç çöküşü “kalbin ölümü” olarak tanımlar. Kalp, ibadetle meşgul; fakat zulüm karşısında hâlâ hissizse, o kalp hayatını yitirmiştir. Hasan-ı Basrî’nin şu sözü bu durumu veciz biçimde özetler: “مَا نَفَعَ الْقَلْبَ شَيْءٌ أَفْضَلَ مِنْ خَوْفِ اللّٰهِ” — “Kalbe Allah korkusundan daha faydalı bir şey yoktur.” Burada kastedilen korku, ritüel korkusu değil; adaletsizlik yapma ve kul hakkına girme korkusudur. Bu korku kaybolduğunda ibadetler insanı korumaz; yalnızca oyalandırır.
Dolayısıyla bugün yaşanan değerler krizini dışarıda aramak, asıl meseleyi perdelemekten başka bir sonuç doğurmaz. Kriz, dinin hayattan çekilmesi değil; dinin hayatı dönüştürme iddiasını kaybetmesidir. Şekil özü bastırdığında, ibadet ahlâk üretmediğinde, Kur’ân adalet inşa etmediğinde; değerler dünyası kaçınılmaz olarak çöker. Bu çöküşü durdurmanın yolu yeni savunma hatları kurmak değil; dindarlığın iç yapısını yeniden inşa etmektir.
7. Çözüm Yolu: İbadeti Ahlâka, Ahlâkı Adalete Bağlamak
Yaşanan krizin çözümü, ibadetlerin niceliğini artırmak ya da dinî görünürlüğü çoğaltmak değildir. Asıl çözüm, ibadetin maksadını iade etmek ve onu ahlâk ile adaletle yeniden irtibatlandırmaktır. İslâm’ın kurucu teklifi, ibadeti bireysel bir tatmin alanı olmaktan çıkarıp toplumsal sorumluluk üreten bir disiplin hâline getirmektir. Bu bağlam koparıldığında din, insanı dönüştürmez; yalnızca onu meşgul eder. Oysa ibadet, insanın vicdanını keskinleştirmeli; adalet duygusunu diri tutmalı; kul hakkı karşısında suskunluğu değil, sorumluluğu öğretmelidir.
Kur’ân, iyiliği ve dindarlığı ritüel merkezli tanımlamaz; yönelişin (kıble/şekil) tek başına yeterli olmadığını açıkça belirtir:“لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَىٰ حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَىٰ…” — “İyilik, yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz değildir; asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden ve sevdiği maldan yakınlara verendir…” (el-Bakara 2/177). Bu ayet, ibadeti ahlâkî ve sosyal sorumlulukla birlikte ele alır. İman ve ibadet, adalet ve infakla birleşmediğinde “birr” gerçekleşmez. Burada ibadet, ahlâkın yerine geçmez; ahlâkın kaynağı ve taşıyıcısı olur. Dinin diriltici gücü, tam da bu bütünlükte açığa çıkar.
Sünnet, bu ilişkiyi daha da somutlaştırır. Resûlullah (s.a.v.), imanın kemalini ibadetlerin çokluğunda değil; ahlâkın niteliğinde arar: “أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا” — “Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkı en güzel olanıdır.” (Tirmizî, Îmân, 6).Bu ölçüt, dindarlığı sayısal değil; niteliksel bir zemine yerleştirir. Ahlâk ise bireysel bir meziyet değil; adaletle, emanetle ve kul hakkıyla sınanan kamusal bir sorumluluktur.
Usûl ve makāsıd geleneği de çözümü aynı yerde konumlandırır. İmam Şâtıbî, ibadetlerin insanı ve toplumu koruyan hedeflere yönelmediği durumda, şeklen sahih olsa bile maksadın boşa çıktığını vurgular. Bu nedenle ibadet, yalnız eda edilen bir görev değil; adalet üreten bir süreç olarak anlaşılmıştır. Vasıta, maksadı doğurmadığında hüküm tersine döner; şekil artar, fakat mahiyet büyümez.
Tasavvuf ise bu çözüm yolunu kalbin inşasıyla tamamlar. Cüneyd-i Bağdâdî’ye nispet edilen ilke bu bütünlüğü veciz biçimde ifade eder:“الطَّرِيقُ كُلُّهُ أَدَبٌ” — “Bu yolun tamamı edeptir.” Edep, ibadetin ahlâka; ahlâkın adalete dönüşmüş hâlidir. Kalp, ibadetle yumuşuyor; fakat adaletsizlik karşısında hâlâ sert kalıyorsa, ibadet maksadına ulaşmamıştır. Bu sebeple çözüm, dindarlığı daraltmak değil; genişletmektir. Namazı camiden çıkarıp hayata, orucu açlıktan çıkarıp merhamete, Kur’ân’ı mushafın sayfalarından çıkarıp adaletin merkezine taşımaktır. İbadet Allah’a yöneliştir; ahlâk insana yöneliştir; adalet ise toplumu ayakta tutan istikamettir. Bu üçü birleştiğinde din, yeniden diriltici olur.
8. Sonuç: Şekilden Öze Dönmeyen Dindarlık Şifa Olmaz
Bu makalenin ulaştığı temel sonuç açıktır: Şekilci dindarlık, şifa üretmez. İbadetler yapılmakta; ancak ibadetlerin inşa etmesi gereken ahlâk ve adalet hayata taşınmamaktadır. Bu durum, dinin kendisiyle değil; dinin yanlış yaşanmasıyla ilgilidir. Sorun, ibadet eksikliği değil; ibadetin tek ölçü hâline getirilmesidir.
Kur’ân ve Sünnet, iman–ibadet–ahlâk–adalet bütünlüğünü parçalanamaz bir yapı olarak sunar. Bu bağ koptuğunda din, hayatı inşa eden bir rehber olmaktan çıkar; bireysel bir teselli alanına sıkışır. Resûlullah’ın (s.a.v.) şu uyarısı, dindarlığın ölçüsünü son derece net biçimde ortaya koyar:“لَا إِيمَانَ لِمَنْ لَا أَمَانَةَ لَهُ، وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَهْدَ لَهُ” —“Emaneti olmayanın imanı yoktur; ahdi olmayanın dini yoktur.”(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, thk. Şuayb el-Arnaût – Âdil Mürşid, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2001, c. 3, s. 135; ayrıca bk. Heysemî, Mecmaʿu’z-Zevâid, c. 1, s. 98.) İbadet adalet üretmediğinde; Kur’ân ahlâk inşa etmediğinde; dindarlık, meşruiyet kalkanına dönüşür. Böyle bir dindarlık toplumu onarmaz; aksine çürümeyi hızlandırır. Bugün insanlığın ihtiyacı daha fazla tören, daha uzun tilâvet programları ya da daha görünür dindarlık biçimleri değildir. İhtiyaç duyulan şey, ibadeti ahlâka, ahlâkı adalete bağlayan sahih bir dönüşümdür. Din, özüyle yaşandığında diriltir; şekliyle yetinildiğinde uyuşturur. Şifa, kabukta değil; çekirdektedir. İnsan ve toplum, ancak bu çekirdeğe yeniden yöneldiğinde iyileşebilir.