İmanın İçine Sızan Şirk: İmanın İçindeki Tehlike

İman, yalnızca Allah’a inanmak değil; aynı zamanda insanın kendi tanrılık iddialarına teslim olmamayı seçmektir.

Abone Ol

Bir kimse Allah’ın yegâne otoritesini unutarak başkalarını kendi idealleri veya yorumlarıyla yargıladığında, farkında olmadan ilahi yetkiye ortak olur ve şirk denen en tehlikeli imtihanı hayatına davet eder. Laiklik, hayati bir koruma mekanizmasıdır; Allah’ın ahirette soracağı soruları, insanların birbirine yetkiliymiş gibi ceza vermesinin önüne geçer. Allah, cennet ve cehennemi ödül ve ceza olarak belirledikten sonra, dünya hayatında bu cezaları uygulamak, dini baskılarla özgürlüğü kısıtlamak, bireyleri münafıklığın tehlikeli sularına sürükler; oysa münafıklık, açık inkârdan bile daha tehlikelidir. Gerçek iman zorlamayla değil, özgür irade ile gerçekleşir; tevhid bilinci, insanı hem Allah’a hem de kendi tanrılık iddialarına karşı koruyan temel ilkedir.

Kur’ân’ın insanın inanç dünyasına dair ortaya koyduğu en çarpıcı tespitlerden biri, iman ile şirk arasındaki sınırın çoğu zaman sanıldığı kadar açık olmadığıdır. Nitekim Kur’ân bu gerçeği şu sarsıcı ifadeyle dile getirir: “وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُم بِاللَّهِ إِلَّا وَهُم مُّشْرِكُونَ”“Onların çoğu Allah’a iman etmezler; etseler bile mutlaka şirk karıştırırlar.” (Yûsuf 12/106). Bu ayet, insanın yalnızca inkâr ile değil, aynı zamanda imanın içine sızan gizli otorite iddialarıyla da imtihan edildiğini ortaya koyar. Zira tevhid yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmekten ibaret değildir; aynı zamanda hüküm koyma ve mutlak otorite yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul etmektir. İnsan bu sınırı kaybettiğinde, iman iddiası devam etse bile farkında olmadan ilahi yetkiye ortak olma eğilimine sürüklenebilir.

İnsanlık tarihindeki birçok teolojik ve siyasal krizin temelinde aslında Allah’ın kula soracağı sorular ile kulun kula soracağı soruların birbirine karıştırılması yatmaktadır. İnsanların kendi yorumlarını, ideolojik tercihlerini veya dini anlayışlarını ilahi hüküm gibi sunmaları, çoğu zaman fark edilmeyen bir otorite sapmasına dönüşmektedir. Oysa Kur’ân’ıntevhid öğretisi, insanın Allah adına konuşma iddiasını kesin biçimde sınırlar. Çünkü insanın kendi yorumunu mutlaklaştırarak onu ilahi hüküm gibi sunması, farkında olsun veya olmasın ilahi yetkiye ortak olma iddiasını, yani şirki doğurur. Bu nedenle Kur’ân’ıntevhid öğretisi yalnızca putları reddetmekle sınırlı değildir; aynı zamanda insanın kendisini mutlak hakikatin temsilcisi olarak görme eğilimini de reddeder.

İslam hukuk düşüncesi de bu sınır bilincini kavramsal bir çerçeveye oturtmuştur. İnsanın sırf insan olması sebebiyle sahip olduğu haklar “وُجُوبُ الأَهْلِيَّةِ / vücûb ehliyeti” kavramıyla ifade edilir. Bu kavram, insanın doğuştan sahip olduğu hakların herhangi bir otoritenin lütfu değil, fıtrî ve devredilemez haklar olduğunu kabul eder. Buna karşılık bu hakların kullanılabilme kapasitesi ise “أَهْلِيَّةُ الأَدَاءِ / edâ ehliyeti” olarak adlandırılır. Edâ ehliyeti insanın akıl, irade ve sorumluluk kapasitesiyle bağlantılıdır ve iradî veya gayr-i iradî arızalar sebebiyle sınırlanabilir. Ancak tarih boyunca birçok toplum bu iki alan arasındaki ayrımı sağlıklı biçimde kuramamış; doğuştan gelen hakları dahi otoritenin tasarrufuna bırakmıştır. İşte tam da bu noktada ortaya çıkan şey yalnızca siyasal bir kriz değil, aynı zamanda tevhid bilincinin zedelenmesidir.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu iman anlayışı ise insanın dünya hayatındaki varlığını özgür bir imtihan alanı olarak görür. Nitekim Kur’ân’da“لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ” — “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ilkesi açıkça ortaya konulmuş, iman ile inkâr arasındaki tercih insanın özgür iradesine bırakılmıştır. Aynı şekilde “فَمَن شَاءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاءَ فَلْيَكْفُرْ” — “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ayeti, insanın imanının ancak özgür bir tercihle anlam kazanacağını ifade eder. Çünkü iman zorlamayla ortaya çıktığında hakikat olmaktan çıkar, çoğu zaman korku veya münafıklık üretir.

Bu nedenle Kur’ân’ıntevhid öğretisi yalnızca metafizik bir inanç ilkesi değil, aynı zamanda insanın insan üzerinde ilahi otorite kurmasını engelleyen bir özgürlük öğretisidir. İnsanların birbirlerinin imanını yargılama, onları Allah adına sorgulama veya cezalandırma iddiası, aslında tevhidin ruhuyla bağdaşmayan bir otorite sapmasıdır.Kur’ân’ın uyarısı tam da burada anlam kazanır: İnsan yalnızca inkârla değil, iman ederken bile farkında olmadan ilahi yetkiyi paylaşma eğilimiyle imtihan edilmektedir. Gerçek tevhid ise yalnızca Allah’a inanmak değil, aynı zamanda hiç kimsenin Allah adına mutlak hüküm verme yetkisine sahip olmadığını kabul etmektir.

Laiklik çoğu zaman yüzeysel biçimde din karşıtlığı olarak yorumlansa da aslında meselenin özü çok daha derindir. Laikliğin temel ilkesi, aslında Allah’ın kula soracağı sorular ile kulun kula soracağı soruların birbirinden ayrılmasıdır. Başka bir ifadeyle laiklik, insanın Allah adına konuşma ve hüküm verme iddiasını reddetmesidir. Çünkü Allah adına kesin hüküm vermek, teolojik açıdan bakıldığında insanın kendisini ilahi otoritenin yerine koyması anlamına gelebilir ve bu durum tevhid bilinciyle bağdaşmaz. Nitekim Kur’ân insanın dünya hayatındaki varlığını özgür bir imtihan alanı olarak tanımlar ve bu imtihanın sonucunun cennet veya cehennem olduğunu açıkça ifade eder. Eğer cennet ve cehennem Allah tarafından hazırlanmışsa, insanın dünya hayatında başkalarını imanları üzerinden yargılaması ve onları adeta dünyevi bir cennet-cehennem düzeni kurarak cezalandırmaya kalkışması, farkında olmadan ilahi alanın sınırlarını ihlal etme riskini taşır. Bu nedenle laiklik, insanların imanını yargılayan bir otorite kurmak yerine, her bireyin inancını veya inançsızlığını özgürce yaşayabileceği bir düzeni korumayı amaçlar. Böyle bir yaklaşım yalnızca modern hukuk düşüncesi açısından değil, aynı zamanda İslam hukukunun geliştirdiği “وُجُوبُ الأَهْلِيَّةِ / vücûb ehliyeti” ve “أَهْلِيَّةُ الأَدَاءِ / edâ ehliyeti” ayrımı açısından da anlamlıdır. Zira insanın doğuştan sahip olduğu haklar ile bu hakları kullanabilme kapasitesi arasındaki ayrımı gözetmeyen toplumlar, çoğu zaman hem özgürlüğü hem de adaleti zedeleyen otoriter yapılara sürüklenmişlerdir. Bu nedenle doğru anlaşıldığında laiklik, dini hayattan dışlamak değil; hiç kimsenin Allah adına mutlak hüküm verme iddiasında bulunamayacağı bir adalet ve özgürlük düzenini korumak anlamına gelmektedir.

Laiklik çoğu zaman yanlış biçimde din karşıtlığı veya dini hayattan dışlama olarak yorumlanmaktadır. Oysa kavramın esas amacı dinle mücadele etmek değil, hiç kimsenin din adına mutlak otorite kurmasına izin vermemektir. Başka bir ifadeyle laiklik, inancı ortadan kaldırmayı değil; inanç alanını zorlamadan, baskıdan ve kutsallaştırılmış otorite iddialarından korumayı hedefler. Bu açıdan bakıldığında laiklik, dinin yerine geçen bir ideoloji değil; farklı inançların ve düşüncelerin özgürce var olabileceği bir hukuk düzeninin teminatıdır. Çünkü devletin görevi insanların imanını yargılamak değil, her bireyin inancını veya inançsızlığını özgürce yaşayabileceği adil bir toplumsal düzeni sağlamaktır. Bu çerçevede doğru anlaşıldığında laiklik, dinin özündeki özgürlük anlayışıyla çatışan değil; aksine insanın imanını zorlamaya dönüştüren otorite iddialarına karşı koruyan bir ilke olarak ortaya çıkmıştır. Dünya Kadınlar Günü’nde hatırlanmalıdır ki laiklik, yalnızca kadınların haklarda eşitliğini korumakla kalmaz; sorumluluklarda ise farkındalığı anlamaktan geçer ve bu bilinç, hak ile yükümlülüğün karıştırılmasını önleyen bir teminattır.