İslam Düşüncesinin Temelleri: Din, Şeriat ve İçtihat

İslâm düşünce tarihinde ve günümüz tartışmalarında din, şeriat, İslâm ve içtihat kavramlarına yüklenen anlamlar etrafında süregelen bir kavramsal mücadele dikkat çekmektedir.

Abone Ol

Vahiy, tarihe önce hukuk maddeleri değil, insanın inanç dünyasını inşa eden bir bilinç indirmiştir. Zira iman olmadan ibadet, ibadet olmadan ahlak; ahlak olmadan hukuk ve adalet mümkün değildir. Kur’ân’ın nüzul süreci, bu ontolojik önceliği açık biçimde ortaya koyar. İslâm düşüncesinde dinin merkezinde şekiller değil, tevhid bilinci; normların merkezinde ise insanın maslahatı yer alır. Bu nedenle din–şeriat–içtihat ayrımının doğru yapılması, teorik bir tartışma değil, Müslüman toplumların bugünü ve geleceği açısından kurucu bir zorunluluktur.

İslâm düşünce tarihinde ve günümüz tartışmalarında din, şeriat, İslâm ve içtihat kavramlarına yüklenen anlamlar etrafında süregelen bir kavramsal mücadele dikkat çekmektedir. Bu mücadele, çoğu zaman ilmî bir ihtilaf sınırında kalmamış; kavramların aynılaştırılması veya mutlak biçimde ayrıştırılması üzerinden fikrî bir çatışmaya ve toplumsal bir iftiraka dönüşmüştür. Oysa sorun, bu kavramlardan hangisinin “doğru” tanımlandığı meselesinden ziyade, kavramların usûl dışı ve metodolojisiz biçimde ele alınmasında yatmaktadır. Din, şeriat ve içtihat arasındaki ilişkiyi doğru kuramayan her yaklaşım, ister istemez İslâm’ın bütüncül yapısını parçalayan sonuçlar üretmektedir.

Bu noktada yapılan en temel hata, karar merciinin bireysel akıl olarak konumlandırılmasıdır. Hâlbuki İslâm düşünce geleneğinde, özellikle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yöntemi çerçevesinde, doğruya ulaşmanın yolu tekil zihinlerden değil; ortak akıl, şûrâ, icmâ ve kurumsal istişare mekanizmalarından geçmektedir. Bireysel yorumun mutlaklaştırılması, farkında olunmadan Allah adına veya Peygamber adına konuşma iddiasını beraberinde getirmekte; bu durum ise metodolojik açıdan örtük bir şirk riskini doğurmaktadır. Zira vahyin muradını tek başına temsil ettiğini varsayan her tutum, ilâhî otoriteyi şahsîleştiren bir epistemolojik sapmadır.

Din, şeriat ve İslâm kavramlarını aynı anlamda kullanan klasik yaklaşımı daha güvenli ve konforlu bulanlarla, bu kavramların farklı ontolojik ve işlevsel alanlara işaret ettiğini savunanlar arasındaki gerilim, zamanla yapıcı bir ihtilaf olmaktan çıkmıştır. Bu gerilim, kavramların doğru bağlamda ayrıştırılmaması sebebiyle, ilmî üretim yerine karşılıklı dışlama üretmiş; ihtilaf, usûlî sınırlarını aşarak iftiraka dönüşmüştür. Oysa tarihsel tecrübe göstermektedir ki, Peygamber sonrası dönemde doğruyu aramanın en isabetli yolu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in temsil ettiği kolektif akıl geleneği olmuştur.

Kur’ân’ın “وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ” (Onların işleri aralarında şûrâ iledir) ilkesi, yalnızca ahlakî bir tavsiye değil; anayasal nitelikte bir üst normdur. Ancak bu ilkenin hayata geçirilmesi, şûrânın soyut bir değer olarak yüceltilmesiyle değil; ortak bir usûl, metodoloji ve karar mekanizması ile mümkündür. Günümüzde yaşanan derin ayrışmaların temel sebeplerinden biri, şûrâ ve istişare ilkesinin teorik olarak kabul edilmesine rağmen, bu ilkenin nasıl işletileceğine dair yöntem birliğinin sağlanamamış olmasıdır.Bütün bu problemlerin temelinde, naslara ilkesel, usûlî ve metodolojik bir yaklaşımdan uzak biçimde yaklaşılması yatmaktadır. Parçacı okumalar, reaksiyoner tutumlar ve bağlamdan kopuk yorumlar, din–şeriat–içtihat ilişkisinin sağlıklı biçimde kurulmasını engellemektedir. Oysa Peygamberî yöntem açıktır: Önce ilke, sonra inşa; önce iman, sonra amel; önce usûl, sonra hüküm. Hakiki yenilenme, yeni hükümler icat etmekle değil; ilkeleri yeniden merkeze almak ve onları sahih yöntemle buluşturmakla mümkündür.Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir kavram savaşı değil; usûl merkezli bir bilinç yenilenmesidir. Böyle bir yenilenme, din ile şeriatı, sabit ile değişkeni, vahiy ile içtihadı yerli yerinoturtarak; ihtilafı zenginliğe, ayrışmayı müşterek akla dönüştürebilecek yegâne sahih imkândır.

1. İnancın Önceliği ve Tevhidin Kurucu Rolü

Kur’ân-ı Kerîm, hukukî düzenlemelerden önce iman çağrısıyla nazil olmaya başlamıştır. Vahyin erken dönem hitaplarında tekrar edilen “يَا أَيُّهَا النَّاسُ” (Ey insanlar) ifadesi, tevhidin yalnızca belirli bir topluluğa değil, bütün insanlığa yönelen evrensel bir ilke olduğunu göstermektedir. Tevhid, imanın özü olduğu kadar, insanın toplumla ve hukukla kurduğu ilişkinin de merkezidir (Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 1, s. 164–166).Din, en yalın biçimiyle Allah’a iman ve bu imanın gereği olan ibadet bütünlüğüdür. İnanç, teorik bir kabul değil; ibadet ise bu kabulün hayat içinde somutlaşmış hâlidir. Bu nedenle ibadetler, inancın “ete kemiğe bürünmüş” biçimleri olarak, kul ile yaratıcı arasında süreklilik arz eden bir bağ kurar.

2. İbadetlerin Mahiyeti ve Taabbudî Alan

İbadetler, zahirî bakımdan basit formlar gibi görünse de, ilâhî iradenin ürünü olmaları sebebiyle aşkın bir anlam ve derinliğe sahiptir. İslâm hukuk literatüründe bu alan, taabbudî/tevkifî alan olarak tanımlanır. Bu alanda belirleyici olan aklî gerekçeler değil, doğrudan ilâhî hitaptır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).Din alanı sabittir; bu alanda güncelleme ve değişim düşünülemez. Zira bu alan, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi tanzim eder. İbadetlerin hikmeti tam olarak kavranamasa dahi, bağlayıcılığı buradan doğar.

3. Kur’ân’da Hukukî Düzenlemelerin Tedricîliği

Kur’ân, iman ve ibadet bilinci yerleşmeden hukukî normlar vazetmemiştir. Toplumsal olgunluğa ulaşan muhataplara sınırlı sayıda hukukî düzenleme getirmiştir. Bu düzenlemelerin önemli bir kısmı, mevcut örf ve teamüllerin ıslah edilerek devam ettirilmesi şeklinde olmuştur.Şâri‘, fertlerin hukukunu tanzim ederken toplumun tarihsel gerçekliğini, örfünü ve yaşayış biçimini dikkate almıştır. İslâm’a aykırı olmadığı sürece önceki dinlerden kalan uygulamalar ve câhiliye örfleri yürürlükte bırakılmış; hukuk, koparıcı değil dönüştürücü bir işlev görmüştür (Serahsî, el-Mebsûṭ, c. 10, s. 144–146).

4. Din ve Şeriat Ayrımı: Sabit Alan ile Değişken Alan

Bu noktada din ile şeriat arasındaki ayrım hayati önem taşır. Din, vahye dayalı, sabit ve değişmez ilkeler bütünüdür. Şeriat ise insanın toplum içinde huzurlu bir hayat sürdürebilmesi için, zamana ve şartlara göre yorumlanan ve geliştirilen hukuk alanıdır. Kur’ân ve sünnette yer alan her hükmün din alanına ait olduğu varsayımı, tarihsel bağlamda üretilmiş içtihatların dinle özdeşleştirilmesine yol açmaktadır. Bu özdeşleştirme, dini yaşanabilir olmaktan çıkararak külfet alanına dönüştürür.

5. İçtihadın Mahiyeti ve Skolastikleşme Tehlikesi

İçtihat, vahiyden hareketle insan aklının ürettiği zaman ve şart bağlı çözümlerdir. Bu çözümleri dinin değişmez sabiteleri gibi görmek, şeriat alanını skolastik bir düşünce sistemine dönüştürür. Oysa toplum, bilim, teknoloji, iktisat ve çalışma hayatı sürekli değişmektedir. İçtihatların mutlaklaştırılması, din algısını zorlaştırmakta; hatta insanları dinden uzaklaştıran bir etki üretmektedir. Hâlbuki Şâri‘nin temel amacı, her daim kulunun maslahatını gözetmektir (Şâtıbî, el-Muvakāt, c. 2, s. 8–12).

6. Tecdid, Maslahat ve Kurumsal Sorumluluk

Sosyal ve iktisadî hayatta ortaya çıkan yeni problemlere çözüm üretilemediği takdirde, klasik hukuk normları işlevsiz hâle gelir. Bu durum, tecdidi ve hukuki güncellemeyi zorunlu kılar. Tecdid, dini değil; şeriatı ve içtihadı kapsar.Bu süreçte kararlar bireysel kanaatlerle değil; şûrâ ve icmâ çerçevesinde, uzman heyetlerin ortak aklıyla alınmalıdır. Aksi hâlde ihtilaflar iftiraka dönüşür; başka düşman aramaya gerek kalmaz. Sonuç: Din ile şeriat, sabit ile değişken alanın iki farklı yüzüdür. Bu ayrım doğru yapılmadığı sürece, Müslüman toplumların çağdaş dünyayla sağlıklı bir ilişki kurması mümkün değildir. Kendini yenilemeyen hukuk sistemleri, tarihin değişmez yasası gereği yenilmeye mahkûmdur. Tecdid, bir tehdit değil; İslâm’ın iç dinamizmidir. En doğrusunu Allah bilir.