İslâm Hukuku Neden Hâlâ Canlı? Usûl Aklı, İllet ve Adalet Anlayışı

İslâm hukukunun evrenselliğini tarihsel olaylar değil; illet, maksat ve adalet merkezli usûl aklı belirler. Bu yaklaşım, fıkhı bugün de canlı ve uygulanabilir kılar.

Abone Ol

NASLARIN ANLAŞILMASINDA USÛLÜN ODAK NOKTASI

İslâm hukukunda yaşanan birçok tartışmanın temelinde, hükmün husûsîliği ile taallukun umûmîliği arasındaki usûlî dengenin doğru kavranamaması yatmaktadır. Bu denge, nasların tarihsel bağlamını inkâr etmeden hukukun sürekliliğini ve adalet üretme kapasitesini koruyan merkezî usûl ilkesini ifade eder. İslâm hukukunda yaşanan pek çok metodolojik kriz, nasların tarihsel bağlamda nâzil olması yahut hadislerin belirli vakıalar üzerine vürûd etmesi gerçeğinden değil; bu olgunun nasların anlaşılmasındaki usûlî konumunun doğru tespit edilememesinden kaynaklanmaktadır. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz temel sorun, hükmün husûsîliğini ya hukuku tarihe hapsetmenin gerekçesi hâline getiren ya da taallukun umûmîliğini yanlış okuyarak her olaya aynı hükmü aynen tatbik etmeye yönelen iki uç yaklaşımın usûl bilincini aşındırmasıdır. Oysa klasik usûl-i fıkıh, bu iki uç arasında son derece hassas bir denge kurmuş ve bu dengeyi tek bir ilke etrafında inşa etmiştir: “حُصُوصُ الحُكْمِ لَا يَمْنَعُ عُمُومَ التَّعَلُّقِ” — Hükmün husûsî olması, taallukunun umûmî olmasına engel değildir.
Bu ilke, yalnızca teknik bir genelleme formülü değil; nasların anlaşılmasında odak noktası niteliği taşıyan kurucu bir usûl kaidesidir. Esbâb-ı nüzûl, hadislerin vürûd sebepleri, illet–sebep ayrımı, kıyasın sınırları ve makāsıdü’ş-şerîa teorisi bu ilkenin etrafında anlam kazanır. Bu odak doğru kavranmadığında, nas ya tarihsel bir belgeye indirgenir ya da bağlamdan koparılarak adaletsiz bir genellemenin aracı hâline gelir. Dolayısıyla burada mesele, belirli bir tartışma başlığı değil; usûlün bizzat kendisidir.
İslâm hukukunda hükmün vaz‘ edildiği alan ile hükmün tatbik edildiği alan bilinçli biçimde birbirinden ayrılmıştır. Bir hükmün belirli bir olay, soru yahut tarihsel bağlam üzerine vaz‘ edilmiş olması, onun husûsîliğini ifade eder. Ancak bu husûsîlik, hükmün normatif etkisini tüketen bir sınır değildir. Husûsîlik, hükmün doğduğu bağlamı açıklar; taallukun umûmîliği ise hükmün hangi fiillere, hangi şartlar altında ve hangi hukukî ölçütlerle uygulanacağını belirler. Klasik usûl geleneği, hukuku tarihe hapsetmemek için bu ayrımı temel bir metodolojik ilke hâline getirmiştir.
Bu yaklaşım, esbâb-ı nüzûl bahsinde açıkça görülür. Kur’ân âyetlerinin belirli olaylar üzerine nâzil olması, hükmün ilk tatbik sahasını gösterir; fakat bağlayıcılığını sona erdirmez. Usûl literatüründe bu denge şu kaideyle ifadesini bulur: “العِبْرَةُ بِعُمُومِ اللَّفْظِ لَا بِخُصُوصِ السَّبَبِ” — İtibar sebebin husûsîliğine değil, lafzın umûmîliğinedir (Serahsî, Usûl, I, 32; Âmidî, el-İhkâm, II, 343). Bu kaide, nasların anlaşılmasında bağlamın açıklayıcı, fakat sınırlayıcı olmadığını gösteren temel usûl garantisidir.
Ne var ki umûmî taalluk, olayların aynılığı anlamına gelmez. Sosyolojik gerçeklik açıktır: Hiçbir olay, geçmişte yaşanan bir vakıanın birebir tekrarı değildir. Benzerlik vardır; ancak aynılık yoktur. İşte bu noktada İslâm usûl hukukunun inceliği ortaya çıkar. Hükmün taşınması, olayların zahirî benzerliğine değil; illet birliğine dayanır. Bu sebeple usûl-i fıkıh, sebep (سبب) ile illet (علة) arasında keskin bir ayrım yapar. Sebep, hükmün vaz‘ edilmesine vesile olan tarihsel vakıadır; illet ise hükmün varlık sebebi olan hukukî vasıftır. Hükmün devamı, sebebin tekrarıyla değil; illetin varlığıyla mümkündür. Bu ilke klasik literatürde şu şekilde formüle edilmiştir: “الحُكْمُ يَدُورُ مَعَ عِلَّتِهِ وُجُودًا وَعَدَمًا” — Hüküm, illetiyle var olur ve yok olur (Âmidî, el-İhkâm, III, 131).
Bu çerçeve, kıyas bahsinde daha da hassas bir görünüm kazanır. Usûl-i fıkıh, her benzer görünen olayı otomatik biçimde emsal kabul eden bir mantığı reddeder. Bu reddiyenin ifadesi olan temel ilke şudur: “مَا وَقَعَ عَلَى خِلَافِ الْقِيَاسِ لَا يُقَاسُ عَلَيْهِ” — Kıyasa aykırı olarak vâki olan bir şey, başkası için kıyas dayanağı olamaz. Bu ilke, istisnaî şartlarda verilmiş bir hükmün genelleştirilmesini engelleyerek adaletin korunmasını amaçlar. Zira istisnayı kural hâline getiren her yaklaşım, hukukî dengeyi bozar.
Makāsıdü’ş-şerîa teorisi ise bu dengeyi hem derinleştirir hem de güvence altına alır. Şâtıbî’nin ifadesiyle: “الشَّرِيعَةُ مَوْضُوعَةٌ لِمَصَالِحِ الْعِبَادِ” — Şeriat, kulların maslahatları için vaz‘ edilmiştir (el-Muvâfakât, II, 8). Bu maslahatlar, tekil bir zamana veya belirli bir vakıaya mahsus değildir. İbn Âşûr’un ifadesiyle: “مَقَاصِدُ الشَّرِيعَةِ عَامَّةٌ لَا تَخْتَصُّ بِزَمَانٍ دُونَ زَمَانٍ” — Şeriatın maksatları geneldir; belirli bir zamana özgü değildir (Makāsıdü’ş-Şerîa, s. 63). Ancak bu genellik, her olaya aynı hükmü aynen uygulamak anlamına gelmez; her olayda aynı adalet ölçüsünü işletmek anlamına gelir.
Bugün nasların anlaşılmasında yaşanan pek çok sorun, bu usûlî odak noktasının ihmal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hükmün husûsîliği yanlış okunmakta, taallukun umûmîliği ya reddedilmekte ya da mekanik bir genellemenin aracı hâline getirilmektedir. Oysa usûl-i fıkhın temel amacı, hükmü kolaylaştırmak değil; adaleti güvence altına almaktır. Usûl kaybolduğunda, hukuk şeklen işler görünür; fakat adalet üretmez.
Sonuç olarak “حُصُوصُ الحُكْمِ لَا يَمْنَعُ عُمُومَ التَّعَلُّقِ” ilkesi, İslâm hukukunda tali bir teknik ayrıntı değil; nasların anlaşılmasında merkezî odak noktasıdır. Bu ilke doğru anlaşılmadığında, hukuk ya tarihe hapsedilir ya da bağlamından koparılarak adaletsiz bir genellemenin aracı hâline gelir. İslâm hukukunu bugün hâlâ canlı, uygulanabilir ve evrensel kılan şey; geçmişte yaşanmış olaylar değil, bu olaylar üzerinden illet, gerekçe ve maksat temelinde adil hüküm üretebilen usûl aklıdır. Gazete sayfalarında bugün asıl hatırlatılması gereken de tam olarak budur.