Tevhid, yalnızca “Allah birdir” demek değildir; tevhid, hayatın bölünmez olduğuna iman etmektir. Bu iman, ahireti dünyadan, ibadeti adaletten, kardeşliği paylaşımdan ayırmaz. İki şehadet, bu bütünlüğün kapısını açar: Ahirete bakan yönüyle “أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ” varlığın nihai hakikatini kurar; dünyaya bakan yönüyle “وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ” bu hakikatin hayatta nasıl yaşanacağını öğretir. Vahiy, imanı kalpte saklamak için değil; toplumu kurmak için indirilmiştir.
Kur’ân’ın kardeşliği kimlikten değil imandan tesis etmesi bu yüzdendir: “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ”. Müminleri kardeş ilan etmek, tevhidi bir kan bağı romantizminden çıkarıp din kardeşliği temelinde vahiy kaynaklı bir birlikte yaşam projesine dönüştürmektir. Medine’de inşa edilen düzen, bu projenin sahaya inmiş hâlidir: iman, ahlâka; ahlâk, hukuka; hukuk ise tehlikede iştirak ve nîmette taksimat ilkesiyle toplumsal adalete dönüşür. Bu bilinç, şehadetin sosyal ufkunu genişleten normatif bir dildir:“أَشْهَدُ أَنَّ الْمُشَارَكَةَ فِي الْخَطَرِ” (Tehlikede ortaklaşmaya şehadet ederim)“وَأَشْهَدُ أَنَّ الْمُقَاسَمَةَ فِي النِّعْمَةِ” (Nîmette paylaşmaya şehadet ederim) Tevhid, dillerde değil; omuz omuza verilen hayatta tamamlanır. Paylaşılmayan nimet tevhidi eksiltir; ortaklaşılmayan tehlike kardeşliği bozar. Medine’nin dersi budur.
1. Tehlikede İştirak, Nîmette Taksimat: Vahyin Sosyal Adalet İlkesi
Tevhid, yalnızca metafizik bir tasdik değil; adalet üreten bir hayat nizamıdır. “Allah birdir” çağrısı, insanın yalnızca inanç dünyasını değil, dünyayla kurduğu ilişkiyi de bölünmez kılar. Bu nedenle tevhid, bireyin iç dünyasında saklanan bir iman cümlesi olarak kalamaz; toplumu ayakta tutan kurucu bir adalet ilkesine dönüşmek zorundadır. Vahyin Medine’de inşa ettiği düzen, bu zorunluluğu açık bir formülle hayata geçirmiştir: tehlikede iştirak, nîmette taksimat. Bu formül, iman ile sosyal düzen arasındaki mesafenin kapatıldığı noktadır.
Kur’ân’ın “وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَىٰ” buyruğu, dayanışmayı bireysel erdem alanından çıkarıp toplumsal yükümlülük alanına taşır. Burada emredilen şey yalnızca yardım etmek değil; riskte ortaklaşmak, yükte birlikte durmak ve nimeti dolaşıma sokmaktır. Çünkü tehlikeyi paylaşmayan bir toplum, nimeti adil biçimde paylaşamaz. Riskin özelleştirildiği, nimetin tekelleştirildiği yerde adalet doğmaz; yalnızca güç birikir. Vahyin sosyal adalet anlayışı, tam da bu nedenle, risk ve nimet arasında ayrılmaz bir ahlâkî bağ kurar (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).
Tehlikede iştirak, imanın samimiyet testidir; nîmette taksimat ise bu samimiyetin toplumsal ölçüsüdür. Medine’de iman edenler, tehlike karşısında yalnız kalmamış; nîmet karşısında da yalnız bırakmamıştır. Bu, tesadüfî bir ahlâk değil; vahyin bilinçli bir toplumsal inşa tercihidir. Tevhid burada, “herkes kendi canının derdine düşsün” diyen bir bireycilik üretmez; “hep birlikte ayakta kalalım” diyen bir kardeşlik hukuku üretir.
Bu ilkenin ihmal edildiği her tarihsel dönemde, tevhid daralmış; iman bireyselleşmiş; adalet ise retoriğe dönüşmüştür. Çünkü tevhid, paylaşımdan koparıldığında metafiziğe hapsedilir. Medine tecrübesi bize şunu öğretir: Paylaşım üretmeyen iman, toplumu kurmaz; riskte ortaklaşmayan toplum da adaleti taşıyamaz. Tehlikede iştirak ve nîmette taksimat, bu yüzden tevhidin süsü değil; iskeletidir.
2. Ensar Kardeşliği: Tevhid Projesinin İlk Fiilî ve Kurumsal Tezahürü
Ensar kardeşliği, tarihte nadir görülen bir merhamet hikâyesi değil; tevhidin sosyal hukuka indiği ilk fiilî ve kurumsal uygulamadır. Hz. Peygamber (sav), Muhacirlerle Ensar’ı kardeş kıldığında, duygusal bir yakınlık tesis etmedi; hukukî ve iktisadî sonuçlar doğuran bağlayıcı bir düzen kurdu. Bu düzen, imanı kalpte tutup hayata dokundurmayan bir dindarlığı reddediyor; imanı, paylaşım ve ortak sorumlulukla sınayan bir kardeşlik hukuku inşa ediyordu.
Kur’ân’ın Ensar’ı överken kullandığı “وَيُؤْثِرُونَ عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ” ifadesi, bu pratiğin ahlâkî zemininin ötesinde normatif bağlayıcılığını da açıklar (el-Haşr 59/9). Buradaki “îsâr”, gönüllü bir lütuf değildir; kardeşliğin gereğidir. Paylaşım sadaka değil, borçtur; merhamet jesti değil, iman yükümlülüğüdür. Ensar’ın mallarını Muhacirlerle bölüşmesi, mülkiyetin kutsallığını kırarak emanet bilincini toplumsal ölçekte tesis etmiştir.
Ensar kardeşliği, tevhidin tasavvufî derinliğini hukukî bağlayıcılıkla buluşturur. Tasavvufun “ben”i eritip “biz”i inşa eden ahlâkı, Medine’de soyut bir hâl değil; işleyen bir sosyal düzen olarak görünür hâle gelmiştir. Bu yönüyle kardeşlik, romantik bir dayanışma değil; riskte ortaklaşmayı ve nimeti dolaşıma sokmayı zorunlu kılan bir sözleşmedir. Medine Vesikası’yla birlikte düşünüldüğünde, Ensar–Muhacir kardeşliği birlikte yaşam hukukunun çekirdeğini oluşturur. Burada iman, statü üretmez; sorumluluk üretir. “Müminler kardeştir” hükmü, kimliği değil yükümlülüğü esas alır. Kardeşlik, ilan edilen bir aidiyet değil; bedeli olan bir ahlâktır. Bu bedel, tehlikede yalnız bırakmamayı, nimette tekelleşmemeyi ve kardeşinin yükünü kendi yükü bilmeyi gerektirir. Ensar kardeşliği, imanın sosyal sınavıdır; bu sınavı geçen iman, toplumu kurar. Bu fiilî ve kurumsal tecrübenin ihmal edildiği her dönemde, tevhid bireyselleşmiş; kardeşlik söyleme indirgenmiş; adalet ise temenniye dönüşmüştür. Ensar kardeşliği bu yüzden nostalji değildir; ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda, iman dillerde çoğalır; hayatta zayıflar. Tevhid, ancak böyle bir ölçüyle—paylaşımı norm, ortaklaşmayı kural kılan bir düzenle—ayakta kalır.
3. Mülkiyetin Emanete Dönüşümü: Medine’de İktisadî Ahlâkın İnşası
Medine tecrübesi, mülkiyeti mutlak bir hak olmaktan çıkarıp emanet temelli bir sorumluluğa dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, iktisadî bir düzenleme değil; tevhidin toplumsal hayata müdahalesidir. Hz. Peygamber’in (sav) “fazlası olanın paylaşması” çağrısı, sahabenin zihninde köklü bir hükme evrilmiştir: “Bize yetenin fazlası bizim değildir.” Bu cümle, İslâm iktisat ahlâkının çekirdeğini verir; serveti kutsallaştıran değil, dolaşıma sokan bir adalet anlayışını tesis eder.
Kur’ân’ın “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ” buyruğu, mülkiyetin toplumda tekelleşmesini ahlâkî ve hukukî bir sorun olarak tanımlar (el-Haşr 59/7). Mülkiyet korunur; fakat kutsallaştırılmaz. Kutsallaştırılan mülkiyet paylaşımı günah, yoksulluğu kader sayar; oysa Medine’de mülkiyet, kardeşliği güçlendiren bir araçtır. Burada servet, “benim”den “bizim”e doğru ahlâkî bir yolculuğa çıkar.
Emanet bilinci, mülkiyeti hukuktan önce ahlâka bağlar. Emanet, tasarrufu serbest bırakır; fakat sorumluluğu bağlayıcı kılar. Bu yüzden Medine’de paylaşım, gönüllü bir erdem olarak kalmaz; toplumsal norm hâline gelir. Şâtıbî’nin maksadlar teorisi, bu normun hedefini açıklar: hükmün doğruluğu, lafzın sertliğinde değil; sonuçların adaletinde aranır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305). Mülkiyetin dolaşımı adalet üretmiyorsa, hüküm maksadına ulaşmamıştır.
Medine iktisadı, yoksulluğu yönetmez; yoksulluğu üretmeyen bir düzen kurar. Riskte ortaklaşma, nimette taksimatla tamamlandığında, servet biriktirme hırsı değil; dayanışma bilinci beslenir. Bu bilinç, tasavvufun “ben”i eritip “biz”i kuran ahlâkını, işleyen bir iktisadî mimariye dönüştürür. Böylece iman, kalpte kalan bir tasdik olmaktan çıkar; pazarda, tarlada ve evde görünür hâle gelir. Sonuç şudur: Mülkiyet emanetleştiğinde, paylaşım doğal; paylaşım doğal olduğunda, kardeşlik sürdürülebilir olur. Medine’nin dersi nettir: Servet dolaşmıyorsa, tevhid daralır; emanet unutulursa, adalet susar. Tevhid, mülkiyeti kutsallaştırarak değil; emanete çevirerek toplumu ayakta tutar.
4. Medine Tecrübesi ve Birlikte Yaşam Hukuku: Kardeşliğin Normatif Çerçevesi
Medine tecrübesi, kardeşliği duygusal bir yakınlıktan çıkarıp normatif bir hukuk ilkesine dönüştürmüştür. Hz. Peygamber’in (sav) inşa ettiği düzen, farklı kabileleri, inançları ve menfaatleri ortak sorumlulukta birleştiren bir birlikte yaşam hukuku üretmiştir. Medine Vesikası, bu bakımdan yalnız tarihî bir belge değil; tevhidin sosyal düzene tercüme edilmiş anayasasıdır. Burada kardeşlik, “aynı olmak” değil; birlikte yaşamak anlamına gelir.
Kur’ân’ın kardeşliği imanla kayıtlaması—“إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ”—hukukun dayanağını kimlikten değil yükümlülükten kurar. Kardeşlik, ilan edilen bir aidiyet değil; taşınan bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, riskte ortaklaşmayı, nimette paylaşmayı ve ihtilafta adaleti zorunlu kılar. Medine’de kurulan düzen, ihtilafı bastırmaz; usûl içinde yönetir. Zira birlikte yaşam, farklılıkları silerek değil, ortak ilkelere bağlayarak mümkündür.
Medine hukuku, çoğulculuğu toleransla değil, sorumlulukla güvence altına alır. Bu nedenle Vesika, hakları tanımlar; fakat hakları görevlerle dengeler. Kabileler ve gruplar, güvenlikte ortak, barışta müşterek, saldırı karşısında birlikte durmakla yükümlüdür. Böylece “tehlikede iştirak”, hukukun diliyle bağlanır; “nimette taksimat” ise iktisadî ve sosyal ilişkilerin doğal sonucu hâline gelir. Bu çerçevede kardeşlik, duygusal bir bağ değil; işleyen bir hukuk normudur.
Birlikte yaşamın sürdürülebilirliği, usûlün bağlayıcılığına bağlıdır. Medine, keyfîliği değil; kurala dayalı ortaklığı esas alır. İhtilaf çıktığında ölçü, güç değil; adalettir. Bu adalet, tek bir grubun lehine değil; kamusal maslahata yöneliktir. Şâtıbî’nin maksadlar çerçevesi, bu yönelimi teyit eder: hükmün değeri, lafzî sertliğinde değil; toplumsal sonuçlarının adaletinde aranır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305). Sonuç olarak Medine tecrübesi, kardeşliğin normatif çerçevesini çizmiştir: Haklar görevlerle, özgürlükler sorumluluklarla, farklılıklar ortak ilkelerle dengelenir. Tevhid, bu dengede hayat bulur. Denge bozulduğunda kardeşlik söyleme; söylem bozulduğunda barış temenniye dönüşür. Medine’nin çağlar üstü dersi budur: Birlikte yaşam, ancak hukukla taşınır; hukuk ise tevhidin sosyal yüzüdür.
5. Tevhidin Sosyal Boyutunun İhmali ve Tarihsel Makas Değişimi
Medine’de kurulan vahiy merkezli sosyal adalet projesi, Peygamber’in (sav) vefatından sonra giderek ihmal edilmiş; tevhid, büyük ölçüde bireyin ahiretiyle sınırlı bir inanç alanına çekilmiştir. Bu geri çekilme, tesadüfî bir zayıflama değil; tarihsel bir makas değişimidir. Tevhidin adalet, paylaşım ve ortak sorumluluk üreten yüzü geri plana itilmiş; iman, sosyal hayattan ayrıştırılarak bireysel vicdana hapsedilmiştir. Tehlikede iştirak unutulmuş, nîmette taksimat söyleme dönüşmüştür.
Bu makas değişimiyle birlikte mülkiyet yeniden kutsallaştırılmış, servetin dolaşımı yavaşlamış, kardeşlik hukuku zayıflamıştır. Oysa Kur’ân’ın hedefi açıktır: “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ”—servet, yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmesin (el-Haşr 59/7). Servetin tekelleştiği yerde tevhid daralır; riskin özelleştiği yerde kardeşlik çözülür. Tarihsel süreçte yaşanan pek çok iktisadî ve sosyal kriz, bu ilkenin ihmalinin doğal sonucudur.
Tevhidin sosyal boyutunun zayıflaması, dindarlığı artırmamış; aksine dindarlığı parçalamıştır. İman, paylaşım üretmeyince ahlâk zayıflamış; ahlâk zayıflayınca hukuk sertleşmiştir. Sertleşen hukuk ise adalet üretmek yerine düzeni korumayı öncelemiştir. Böylece tevhid, hayatı inşa eden bir ilke olmaktan çıkarak, hayata eşlik etmeyen bir inanç hâline gelmiştir. Şâtıbî’nin uyarısı burada yol göstericidir: Şer‘î hükümlerin değeri, lafzî muhafazada değil; maksatların tahakkukundadır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).
Bugün İslâm dünyasında yaşanan kardeşlik krizi, tevhidin sosyal yüzünün ihmal edilmesinin en görünür sonucudur. Kimlikler güçlenmiş, yükümlülükler zayıflamıştır. Müslümanlık söylemi büyümüş; müminlik ahlâkı daralmıştır. Oysa Kur’ân kardeşliği kimlikle değil imanla kurar: “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ”. Bu ayetin ihmal edildiği yerde, kardeşlik slogan olur; sloganın olduğu yerde ise paylaşım kaybolur. Son tahlilde Medine’nin çağlar üstü dersi nettir: Tevhid, yalnızca inanılan bir hakikat değil; yaşanan bir düzendir. Tehlikede iştirak etmeyen iman eksik, nîmette taksimat üretmeyen şehadet yarımdır. Tevhid ruhu, ancak müminler arasında—imanını ahlâka, ahlâkını hukuka, hukuku da birlikte yaşama iradesine dönüştürenler arasında—inşa edilir. Medine’yi unutan toplumlar, kardeşliği hatırlayamaz; kardeşliği kaybedenler ise adaleti taşıyamaz.
6. Müslümanlar Kardeş Değildir; Müminler Kardeştir: Tevhidin Ahlâkî Ölçüsü
Kur’ân, kardeşliği kimlik üzerinden değil iman üzerinden tesis eder. “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” hükmü, birlikte yaşamanın temelini aidiyette değil, sorumluluk üreten bir ahlâkta arar. Bu nedenle kardeşlik, ilan edilen bir statü değil; bedeli olan bir yükümlülüktür. Müslümanlık hukuki bir görünürlük sağlar; müminlik ise bu görünürlüğü paylaşım, fedakârlık ve adaletle sınar.
Her mümin Müslümandır; fakat her Müslüman, kardeşlik hukukunu taşıyan bir mümin olmayabilir. Çünkü kardeşlik, tehlikede ortaklaşmayı ve nimette bölüşmeyi zorunlu kılar. Ensar–Muhacir kardeşliği, bu ayrımın tarihteki en berrak pratiğidir: Ensar, paylaşımı “aynı dine mensubiyet” gerekçesiyle değil, “aynı imanı taşıma” bilinciyle gerçekleştirmiştir. İman, nimeti tekelleştirmeyi değil; emanet bilmeyi öğretir.
“Müslümanlar kardeştir” demek kardeşliği otomatikleştirir; “müminler kardeştir” demek kardeşliği ahlâka bağlar. Otomatik kardeşlik sorumluluk üretmez; ahlâk temelli kardeşlik ise tehlikede iştirak, nimette taksimat ilkesini ayakta tutar. Bugün yaşanan kriz, Müslümanlık kimliğinin büyüyüp müminlik ahlâkının daralmasının sonucudur. Medine’nin çağlar üstü dersi nettir: İman, paylaşılabildiği ölçüde sahicidir.
SONUÇ: TEVHİD YA YAŞANIR YA EKSİK KALIR
Tevhidin sosyal boyutu ihmal edildiğinde, iman bireyselleşir; kardeşlik söyleme, adalet temenniye dönüşür. Tarihsel makas değişimi tam da burada gerçekleşmiştir: tehlikede iştirak unutulmuş, nîmette taksimat zayıflamış; mülkiyet kutsallaştırılmış, emanet bilinci aşınmıştır. Oysa Kur’ân’ın hedefi açıktır: servetin dolaşımı adaletin şartıdır—“كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ”. Servet tekelleştiğinde tevhid daralır; risk özelleştiğinde kardeşlik çözülür. Bugün yaşanan kardeşlik krizi, Müslümanlık kimliğinin büyüyüp müminlik ahlâkının daralmasının sonucudur. Kur’ân’ın kardeşliği imanla kayıtlaması boşuna değildir. Müslüman olmak statü verir; mümin olmak sorumluluk yükler. Sorumluluk yoksa kardeşlik yoktur; paylaşım yoksa iman hayata karışmamıştır.
Medine tecrübesi, nostalji değildir; ölçüdür. Ölçü kaybolduğunda iman çoğalır, hayat yoksullaşır. Tevhid, ya birlikte yaşanır ya da eksik kalır. Bugün ihtiyaç duyulan yeni sloganlar değil; Medine’nin unuttuğumuz hukukunu yeniden hatırlamaktır. Çünkü iman, paylaşılabildiği ölçüde sahicidir; adalet, ortaklaşılabildiği ölçüde mümkündür. Tevhid ruhu, ancak müminler arasında—inancını ahlâka, ahlâkını hukuka, hukuku da birlikte yaşama iradesine dönüştürenler arasında—inşa edilir.