Kimyası Bozulmuş Toplumda Söz Ve Vaatlerin Sigortalanması Zorunludur

Söz ve vaatlerin zamanında yerine getirilmemesi, karşılıksız çek ve haksız kazanç (faiz hükmünde) değerlendirilerek sigorta teminatı altına alınmalı ve hukukî sorumluluğa bağlanmalıdır.

Halka verilen söz ile fiilî gerçeklik, bireyin hakikate değil bağımlılığa ve zihinsel tutsaklığa yönelmesi sebebiyle ürettiği “bir bildiği vardır” gibi muğlak ve sorumluluğu ortadan kaldıran gerekçelerle geçiştirilemez. Teminatsız bırakılan her söz, yalnızca güveni değil; hakkın özünü de zedeleyen, toplumsal düzen içinde faiz benzeri bir sömürü ve güven erozyonu üretir. Bu sebeple söz ve vaatlerin hukukî bir himaye ve sigorta mekanizmasıyla teminat altına alınması, çağın değişen toplumsal yapısı ve derinleşen güven krizi nedeniyle zorunlu hâle gelmiştir. Sorumluluğun sigortalanması, bilgi çağında yalnızca bir kavram değil; toplumsal güveni ayakta tutan temel hukukî ve ahlâkî zorunluluktur.

Kimyası bozulan insan, doğruyu söylese dahi yarın menfaat karşısında yön değiştirebilecek sigortasız ve frensiz bir varlığa dönüşür. Çünkü insanı güvenilir kılan yalnızca söz değil; o sözün arkasında bulunan ilke, ahlâk ve imanî sorumluluk bilincidir. İlkesini kaybeden birey, zamanla hakikati savunmaktan çıkar, çıkarını savunmaya başlar; bu ise toplumsal güvenin en derin kırılmasını üretir. Bu noktada en büyük yanılgı, doğru sözlere aldanarak şahıslara bağlanmak ve bu bağın zamanla muhakemeyi felç eden bir bağımlılığa dönüşmesidir. Böylece birey hakikati ölçmek yerine bağlı olduğu yapıyı savunur; yanlışları görse dahi “bir bildiği vardır” diyerek hakikatin üzerini örter.

Modern çağın temel krizi, hakikatin yetimleşmesi ve modern putçuluğun kurumsallaşmasıdır. İdeolojiler, liderler, menfaat ağları ve bilgi bile çoğu zaman mutlaklaştırılarak hakikatin önüne geçirilmiştir. Bu sebeple “hak” söylemlerinin kısa sürede zıddına dönüşebilmesi sıradanlaşmış; ilkesizlik siyasî, iktisadî ve sosyal hayatın görünmez normu hâline gelmiştir. Oysa teminat altına alınmayan her doğru, istismara açık bir propaganda aracına dönüşür. Bu nedenle topluma verilen söz ve vaatlerin sigorta teminatına bağlanması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Halk önünde verilen beyanların sonradan inkâr edilememesi ve “bir bildiği vardır” gerekçesiyle sorumluluğun ertelenmemesi, toplumsal güvenin asgari şartıdır. Aksi hâlde söz, hakikati temsil eden bir beyan olmaktan çıkar; kitleleri yönlendiren geçici bir aldatma aracına dönüşür.

Bugün insanlık, tarihin en yoğun bilgi üretim dönemini yaşamasına rağmen aynı zamanda en derin güven krizlerinden biriyle karşı karşıyadır. Çünkü sorun bilgi eksikliği değil, karakter çözülmesi ve ilkesel erozyondur. İnsanlar hakikati üretmekten ziyade hakikat görüntüsü üretmekte, doğruluk bir içerik olmaktan çıkıp bir algı yönetimine dönüşmektedir. Bu durum, güvenilir insan sayısını azaltırken söylem enflasyonunu artırmaktadır. İlkesiz birey ise bugün doğruyu savunsa bile yarın çıkar karşısında yön değiştirebilecek bir risk alanıdır. Bu sebeple ahlâkî denetimini kaybetmiş bireyin sosyal ve siyasal etkisi, fren sistemi bozulmuş bir aracın trafikte oluşturduğu tehlike ile eşdeğerdir.

Toplumsal çözülmenin bir diğer boyutu ise aidiyet bağımlılığıdır. İnsanlar artık hakikati merkez alarak değil, bağlı oldukları ideolojik, ekonomik veya sosyal yapılar üzerinden düşünmektedir. Bu durum, düşünceyi bağımsız bir akıl faaliyeti olmaktan çıkarıp aidiyet refleksine dönüştürmektedir. Sevgi bağımlılığa, bağlılık ise körlüğe evrilmekte; birey hakikati değil mensubiyetini korumayı öncelemektedir. Böylece modern putçuluk, taşın yerini alan ideolojik ve menfaat temelli kutsallaştırmalar üzerinden yeniden üretilmektedir. İnsan zihni hakikate değil, bağlı olduğu merkezin onayına teslim oldukça, toplumun ahlâkî kimyası bozulmakta, hak ile batıl arasındaki sınır silikleşmektedir.

Bu nedenle çağımızın en temel ihtiyacı, yalnızca doğru söz söyleyen aktörler değil; doğruyu menfaat karşısında da koruyabilen ilke merkezli şahsiyetlerdir. Tarih göstermektedir ki toplumları çökerten unsur cehaletten çok, ilkesizliğin normalleşmesidir. Dün adalet söyleyip bugün zulmü meşrulaştıran, dün özgürlük savunup bugün baskıyı üreten, dün ahlâk çağrısı yapıp bugün menfaat karşısında susan yapılar toplumsal güveni parçalamaktadır. Güvenin çöktüğü yerde hukuk zayıflar, hukukun zayıfladığı yerde vicdan susar, vicdanın sustuğu yerde ise insan hakikatini kaybeder.

Son tahlilde insanlığın yeniden inşası, putlardan arındırılmış bir zihinsel zemine bağlıdır. Menfaatin kutsallaştırıldığı, gücün ahlâkın önüne geçtiği ve şahısların ilkelerin yerine ikame edildiği toplumlarda doğrular istikrarsızlaşır. Oysa medeniyetin özü, güçlünün haklı olması değil; haklının ilke ile güçlü kılınmasıdır. Bunun yolu ise bireyi şahıslara değil ilkeye, ahlâka ve hukukun teminatına bağlayan bir düzenin inşasından geçer. Aksi hâlde insanlık, her defasında doğru sözlere aldanarak yeni hayal kırıklıkları üretecek; her hayal kırıklığıyla birlikte biraz daha güvenini, biraz daha vicdanını ve biraz daha hakikat bilincini kaybedecektir.

Bu sigortalanma mekanizması tesis edilmediği takdirde, aldanarak yaşamını tüketen ve yanılsamalar içinde hakikate ulaşamadan ömrünü tamamlayan insanların sayısı giderek artacaktır. Böyle bir toplumsal zeminde aldatanın kazandığı, aldananın kaybettiği; hakikatin değil manipülasyonun ödüllendirildiği bir düzen ortaya çıkar. Bu durumda toplum, aldatanın yanına kâr kaldığı bir yapıya dönüşür. Kim oltanın ucuna yem takarak kitleleri yönlendiriyorsa, sorumsuz bırakılan her söz ve vaat, karşılıksız bir çek gibi dolaşıma sokulmuş olur. Bu sebeple teminat altına alınmayan beyanlar, hukuki ve ahlâkî karşılığı olmayan birer risk alanına dönüşür; siyasî vaatler ise vadesi geldiğinde karşılığı ödenmeyen karşılıksız çek mahiyetine bürünür. Zamanında ödenmeyen her söz, yalnız bireysel güveni değil, bütün toplumsal düzenin kredi sistemini çökertecek bir erozyona sebep olur. Bu yüzden sözün itibarı korunmadığında, hakikat değil; gecikmiş vaatlerin sürekli ertelendiği bir güven iflası ortaya çıkar.