Korkuyla İtaat Mi, Sevgiyle Kulluk Mu?

İnsan, Allah’a korkarak mı yaklaşır, yoksa severek mi yönelir? Bu soru yalnızca bireysel bir dindarlık meselesi değil; aynı zamanda bir toplum tasavvurunun temelidir.

Abone Ol

Kur'an-ı Kerim, insan ruhunu tek kanatla uçurmamış; cennet ile müjdeyi, cehennem ile uyarıyı birlikte zikrederek dengeli bir bilinç inşa etmiştir. Korku, sınırı öğretir; sevgi ise o sınırın anlamını derinleştirir. Ancak tarih boyunca din algısı kimi zaman korku merkezli bir disipline, kimi zaman da sevgi merkezli bir irfan diline yaslanmıştır.

Salt korkuya dayalı bir din dili, davranışı üretir; fakat karakteri her zaman inşa edemez. Çünkü korku, dış denetimi güçlendirirken iç denetimi zayıf bırakabilir. Gözetim varken ibadet eden, yaptırım varken suçtan kaçınan bir toplum modeli ortaya çıkar. Bu durum, sosyolojik olarak şekilsel dindarlığın artmasına; fakat samimiyetin zayıflamasına yol açabilir. Korkunun kantarı kaçtığında, dindarlık bir vicdan meselesi olmaktan çıkar, bir güvenlik meselesine dönüşür.

Buna karşılık sevgi merkezli kulluk anlayışı, ibadeti bir yük değil bir yakınlık hâline getirir. Anadolu irfan geleneğinde Yunus Emre’nin ifadesini bulan sevgi dili, Allah’a itaati gönüllü bir sadakat olarak yorumlar. Sevgi, ibadeti kimliğin parçası hâline getirir; korku ise çoğu zaman zorunluluk bilinci üretir. Psikolojik açıdan içsel motivasyonun kalıcı olduğu bilinir: Sevgiyle kılınan namaz, korkuyla eda edilen namazdan daha derin bir ahlâk üretir. Çünkü sevgi, davranışı dış baskıdan bağımsızlaştırır ve bireyin iç dünyasında kökleştirir.

Elbette korku tümüyle dışlanamaz; zira korku sınırı koruyan bir bilinçtir. Ancak merkeze korkunun yerleştirildiği bir toplumda münafıklık riski artar; merkeze sevginin yerleştirildiği bir toplumda ise samimiyet güçlenir. En sahih denge, korkunun uyarıcı bir çerçeve, sevginin ise kurucu bir ilke olmasıdır. Zira din, korkuyla hizaya gelen kalabalıklar değil; sevgiyle bilinçlenen ve adaleti içselleştiren şahsiyetler inşa etmeyi hedefler.