Kutsallara Kurşun Sıkan Lanetlenmiş Millet

Zalimler, güçlü olmayı adalet ve hukuk sözleriyle kamufle eder; ancak tarih, hukuksuz güçlerin geçici olduğunu, er ya da geç hesabın görüleceğini gösterir.

Dünya, insanın adil bir şekilde yaşayabileceği imkânlarla dolu olmasına rağmen hâlâ hukuk tanımayan, ideolojik veya dinî kılıflarla masumları katletmeye devam eden güçlerle doludur; bugün artık nefsin değil, aklın ve vicdanın olgunlaşma zamanıdır. İnsanlık tarihi, Yusuf ile Bünyamin’in, Habil ile Kabil’in örneklerinde olduğu gibi hak ile batıl, adalet ile zulüm arasında kesintisiz bir sahnedir ve insan olma mücadelesi hâlâ sürmektedir: Sevgiye dayalı bir toplum mu inşa edeceğiz, yoksa korku ve tahakküm temelli bir köle toplumu mu? Özgür bir imtihan mı yaşayacağız, yoksa zulme ve güç sarhoşluğuna mı teslim olacağız? Fravun’un gücüne güvenen, Karun’un zenginliğine yaslanan, peygamberlerini boğazlayan, Hz. Musa’ya kurşun sıkan, Hz. İsa’yı çarmığa geren, çocuklara ve masumlara Ramazan saygısı göstermeyen, Allah yolunda gitmeye çalışan kullara isyan eden ve inancı ideolojiye dönüştürerek başkalarını sömüren bu zavallı yaratıklar, dünyayı yaşanamaz hâle getirmiştir; görünüşte dindar ama gerçekte insanlıktan çıkmış, Hz. Musa ve Hz. İsa düşmanlarıdır ve Allah bu şeytanları huzurundan kovacaktır.
Yusuf’u kardeşleri kuyuya attı; o Rabbine sığındı ve “Ey gaip olmayan şahit! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlup olmayan galip! Bana bir kurtuluş kapısı aç, Rabbim” diye dua etti. Bir kervan onu kuyudan kurtardı; Mısır’da hüküm sürdü, kıtlık döneminde tedbir aldı, adaletle erzak dağıttı. Yusuf’un kıssası, zulüm ve kıskançlıkla yapılan haksızlıkların er ya da geç yerini bulacağını gösterir. Bugün de benzer ayrışmalar, iktidar ve hırs kavgalarıyla devam etmektedir; tarih tekerrür eder.
Bugün, İran’da oruçlu insanların üzerine bomba yağdırılıyor. Ramazan gibi kutsal bir ayda masumların katledilmesi, yalnızca fizikî bir yıkım değil; insan olmanın, inancın ve adaletin ruhuna yapılan sistematik bir saldırıdır. Allah’a isyan eden, kutsalları hiçe sayan bu topluluk, binlerce masum çocuğu katletmeye hazır, tarih boyunca peygamberlere isyan etmiş lanetlenmiş bir zihniyetin çağdaş tezahürüdür. İnsanlığın vicdanı, adaleti ve imanî sorumluluğu bu eylemler karşısında yaralıdır.
Müslüman Türk milleti, birlik ve beraberliğini koruyarak yeryüzünde zulme çanak tutan şeytani güçlerin panzerihir olmalıdır. Tevhid ve adaletin tesisi için verilen mücadele, insanlığın varoluş mücadelesidir. İnsanlığın ayaklar altına alındığı çağda, Hz. Musa’ya kurşun sıkan lanetli zihniyet hâlâ masumların üzerine bombalar yağdırarak tarihin vicdanına meydan okumaktadır. Batı ve küresel güçler, hak, adalet, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları ağızlarından düşürmez görünürken, gerçekte insanlığını yitirmiş, peygamberlerine ihanet etmiş ve şeytanın askerliğini üstlenmiş bir topluluk gibi hareket etmektedir; bu sözde yüksek idealler, zulmü meşrulaştıran bir maske hâline gelmiştir.
Zalimler, güçlü olmayı adalet ve hukuk sözleriyle kamufle eder; ancak tarih, hukuksuz güçlerin geçici olduğunu, er ya da geç hesabın görüleceğini gösterir. Savaşlar biçim değiştirse de hâlâ devam etmekte, mazlumlar çoğalmaktadır. Kurtuluşun tek yolu, mazlum ve mağdur toplumların bir araya gelmesi ve tevhidi hâkim kılmasıdır. Tevhit, doğuştan verilen hakların haykırışıdır; birlikte yaşam, adalet ve paylaşım ilkesini hayata geçirmektir.
Tevhit, sadece bir inanç değil; kadın ile erkek, zengin ile fakir, efendi ile köle, işçi ile işveren, devlet ile vatandaş arasındaki dengeyi sağlayan evrensel bir ilkedir. Zihinsel işgalin maddi işgale dönüşmesi kaçınılmazdır; kavramlarla başlayan savaş, maddi boyutta daha büyük yaralar açar. Bugünkü savaşlar bile ahlâkını yitirmiş, devletler arası sömürü ve çıkar savaşına dönüşmüştür. Hukukun dejenere olduğu, gücün hâkim kılındığı bir dünyada, güçlü bir tevhidî sese ihtiyaç vardır.
İslam, kendi değerlerine dayanarak örnek bir gelecek inşa etme vizyonu sunar. Tarihte ve günümüzde ötekileştirme, Doğu-Batı ayrımı veya ırkçılık, İslam’ın evrensel tevhit ilkesine aykırıdır. İnsanlığın ortak mirası olan dini ve kültürel değerler, birlikte yaşam formülleri ile korunabilir: “Tehlikede iştirak, nimette taksimat” ilkesi, adalet ve barışın tesisinde tek çıkış yoludur. Yeni anayasa ve hukuk düzenleri, bu evrensel ilkeyi esas almalı; nakıs devletten kâmil devlete geçişi sağlayacak adımlar atılmalıdır. İyilikte yarışan toplumların inşası, farklı görüşlerin bir arada yaşaması ve evrensel hukuk sisteminin tesisi insanlık adına gerçek bir kurtuluş olacaktır.
Tarih, insanlığı dinlesin: Ramazan’da secde eden insanların üzerine bomba yağdırılıyorsa, insanlık artık yoktur; vicdanın, adaletin ve imanî sorumluluğun sesi kesilmiş demektir. İnsanlık, kendi kutsal değerlerini yeniden hatırlayana kadar, zulüm ve kan dökme pratiği tarihin karanlık mirasını sürdürmeye devam edecektir. İnsan olmanın yolu, sevgi, adalet ve tevhitin hâkimiyetinde yeniden uyanmakla mümkündür.