KANSIZ KUŞATMA ÇAĞINDA İNSAN
Bugün toplumlar top ve tüfekle değil; ekonomiyle, kültürle, haz ve hız rejimleriyle, medya diliyle, tüketim alışkanlıklarıyla ve sahte aidiyetlerle kuşatılmaktadır. Bu yeni savaş, bedenleri değil; zihinleri, değerleri ve vicdanı hedef almaktadır. Asıl yıkım şehirlerde değil, insanın anlam dünyasında gerçekleşmektedir. Ahlâkın ticarileştiği, siyasetin ilkesizleştiği, bilginin hikmetten koptuğu, bilimin insansızlaştığı ve ibadetin ruhunu kaybettiği bir zeminde, çürüme artık istisna değil; yapısal bir hâl almıştır.
Bu çağda bireysel ve toplumsal çözülme, tekil ahlâk zaaflarının değil; merkezini kaybetmiş bir hayat tasavvurunun ürünüdür. Haz ve hızın kutsallaştırıldığı, emeksiz zenginliğin meşrulaştırıldığı, insanın tüketilebilir bir nesneye dönüştürüldüğü bu dünyada, putlar artık taştan değildir; zihinseldir, ideolojiktir ve çoğu zaman görünmezdir. Tarih, bilgi, siyaset, menfaat ve kimlik; hakikatin yerine ikame edildiğinde modern putçuluğun araçlarına dönüşmektedir. Tevhid, açık bir inkârla değil; parçalı sadakatler ve sahte merkezler yoluyla aşındırılmaktadır. İnsan, neye kulluk ettiğinin farkında olmadan yönlendirilmekte; kutsal sandığı şeyler tarafından kuşatılmaktadır.
Bu nedenle bugün yaşadığımız kriz, yalnızca ahlâkî bir bozulma ya da kültürel bir yozlaşma değildir; bu kriz, insanın neyi merkeze alacağını kaybetmesi krizidir. İbadetin ahlâktan, ahlâkın adaletten, adaletin ise tevhid fikrinden koparıldığı bir dünyada, toplumların direnç üretmesi mümkün değildir. Kansız kuşatma, tam da bu kopuşun üzerine inşa edilmektedir. İnsan, insanın yurdu olmaktan çıkmış; hızın, hazların ve menfaatin kurdu hâline getirilmiştir. Bu yazı, modern çağın bu sessiz savaşını; çürümenin yapısal kaynaklarını ve putçuluğun yeni biçimlerini teşhis etmeyi, ardından tevhid merkezli bir yeniden insanlaşma imkânını tartışmayı amaçlamaktadır.
1. Savaşın Biçim Değiştirmesi: Top ve Tüfekten Zihne Yönelen Kuşatma
İnsanlık tarih boyunca savaşlarla yüzleşmiştir; ancak her çağ, savaşın yöntemini kendi zihniyetine göre yeniden üretmiştir. Bugün karşı karşıya olduğumuz savaş, klasik anlamda top ve tüfekle yürütülen bir savaş değildir. Cepheler görünmez, askerler sivil, silahlar sessizdir. Bu çağda savaş, bedenleri değil; zihinleri, algıları ve değer dünyasını hedef almaktadır. Dolayısıyla modern savaş, askerî olmaktan ziyade kültürel, ekonomik ve psikolojik bir kuşatma biçimi almıştır.
Artık toplumları kuşatmak için fiziki işgale ihtiyaç duyulmamaktadır. Ekonomi bağımlılıkları, medya dili, film ve diziler, spor endüstrisi, moda, müzik ve gıda kültürü; modern çağın kansız kuşatma silahları hâline gelmiştir. Bu araçlar, insanın neyi seveceğini, neye öfkeleneceğini, neyi arzulayacağını ve hatta neyi “normal” kabul edeceğini belirlemektedir. Böylece birey, farkında olmadan kendi değerlerinden uzaklaşmakta; başkasının ürettiği anlam dünyasında yaşamaya başlamaktadır.
Bu yeni savaş biçimi, en tehlikeli gücünü fark edilmemesinden alır. İnsanlar işgal edildiğini düşünmez; çünkü tank görmez, bomba sesi duymaz. Oysa işgal, artık zihindedir. Dil işgal edilmişse düşünce; düşünce işgal edilmişse davranış; davranış işgal edilmişse toplum teslim alınmıştır. Bu nedenle modern çağda savaş, cephede değil; evlerin salonlarında, telefon ekranlarında ve zihinlerin derinliklerinde yürütülmektedir.
Bu kuşatmanın en yıkıcı sonucu, toplumların ahlâkî reflekslerini kaybetmesidir. İnsanlar haksızlığa alışmakta, adaletsizliği normalleştirmekte, zulmü ise “kaçınılmaz” görmeye başlamaktadır. Böyle bir ortamda savaş, artık silahla değil; değerlerin aşındırılmasıyla kazanılmaktadır. Toplum, direnme iradesini kaybettiğinde; savaş fiilen bitmiş sayılır.
İslâm düşüncesi açısından bu durum, yalnız siyasî veya askerî bir mesele değildir; tevhid, adalet ve insan onuru meselesidir. Zira savaşın hedefi insanın bedeni değil, fıtratıdır. Fıtratı bozulan bir toplum, kendini savunamaz hâle gelir. Bu sebeple modern çağın savaşlarını anlamak, silah envanteriyle değil; ahlâk, kültür ve bilinç analizleriyle mümkündür.Bugün asıl soru şudur:Toplumlar neden bu kadar kolay kuşatılabilmektedir? Bu sorunun cevabı, dış güçlerden önce içerideki çözülmede aranmalıdır. Çünkü iç direnç sağlam değilse, dış kuşatma kaçınılmazdır.
2. Bireysel ve Toplumsal Çürümenin Yapısal Kaynakları
Toplumsal çürüme, ani bir çöküşün değil; uzun süreli bir değer erozyonunun sonucudur. Bu erozyon, belirli alanlarda yoğunlaşır ve zamanla bireyin ahlâkını, toplumun vicdanını ve kurumların meşruiyetini aşındırır. Bugün bireysel ve toplumsal çürümenin temelinde, ahlâk ile hayat arasındaki bağın kopması yatmaktadır. Bu kopuş, yalnızca bireysel günahlar üzerinden değil; yapısal alanlar üzerinden gerçekleşmektedir.
İlk ve en belirgin alan ahlâksız ticarettir. Ticaret, klasik İslâm düşüncesinde yalnızca kazanç üretme faaliyeti değil; güven, emanet ve bereket alanı olarak görülmüştür. Kur’ân’ın “ölçü ve tartı” hassasiyeti bu ahlâkî çerçeveyi açıkça ortaya koyar:“وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ” — “Ölçü ve tartıda hile yapanlara yazıklar olsun” (el-Muṭaffifīn 83/1).Bu ayet, ticaret ahlâkının bozulmasının yalnız ekonomik değil, ahlâkî ve toplumsal bir yıkım doğurduğunu gösterir. Bugün kazanç, emekten ve ahlâktan koparıldığında; güven kaybolmakta, toplum içten içe çözülmektedir.
İkinci alan ilkesiz siyasettir. Siyaset, toplumun ortak iyisini gözetmesi gereken bir sorumluluk alanıyken; çıkar, güç ve manipülasyonun merkezi hâline gelmiştir. İlke kaybolduğunda siyaset, adalet üretmez; yalnızca iktidar üretir. Kur’ân, yönetim alanında adaleti vazgeçilmez bir ilke olarak belirler:“إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ” —“Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder” (en-Nisâ 4/58).Bu ilke terk edildiğinde siyaset, toplumu birleştiren değil; parçalayan bir güç hâline gelir.
Üçüncü alan niteliksiz eğitimdir. Eğitim, insan inşa etmesi gerekirken; yalnızca meslek edindirme ve rekabet üretme aracına indirgenmiştir. Bilgi artmış, fakat hikmet azalmıştır. Kur’ân’da bilginin değeri, ahlâk ve sorumlulukla birlikte düşünülür: “إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ” — “Kulları içinde Allah’tan hakkıyla korkanlar, âlimlerdir” (Fāṭır 35/28).
Bilgi, hikmet ve ahlâkla birleşmediğinde; insanı yüceltmez, kibre ve tahakküme dönüştürür.
Dördüncü alan emeksiz zenginliktir. Zenginliğin emekten kopması, adalet duygusunu köreltir ve toplumsal güveni yok eder. Kur’ân, kazancın meşruiyetini emekle ilişkilendirir: “لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ” — “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (en-Necm 53/39). Rant ve spekülasyonun normalleştiği bir toplumda, emek değersizleşir; bu da sosyal barışı bozar.
Beşinci alan insansız bilimdir. Bilim, insanı merkeze almaktan çıktığında; teknik başarıyı kutsayan, fakat etik ve merhameti dışlayan bir yapıya dönüşür. Kur’ân, bilgiyi sorumlulukla birlikte ele alır: “وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ” — “Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme” (el-İsrāʾ 17/36).Bilgi, insanı korumadığında; bilimin ilerlemesi, insanlığın gerilemesine hizmet eder.
Altıncı alan ise vicdansız haz kültürüdür. 21. yüzyıl, açık biçimde haz ve hız çağı hâline gelmiştir. Beden, ruhun önüne geçmiş; tüketim mutluluk sanılmıştır. Kur’ân bu dengesizliği uyarıcı bir dille ele alır: “أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ” — “Çokluk yarışı sizi oyaladı” (et-Tekāthur 102/1). Haz ve hızın sınırsızlaştırıldığı bir dünyada, insan yalnızlaşmakta; toplum ise vicdanını kaybetmektedir. Son olarak, tüm bu alanları birbirine bağlayan ortak bir zemin vardır: şekilsel (ruhsuz) dindarlık. İbadet sürmekte; fakat adalet ve merhamet üretilmemektedir. Bu durum, dindarlığı dönüştürücü bir güç olmaktan çıkarıp meşruiyet kalkanına dönüştürmektedir. Böyle bir ortamda çürüme istisna değil; kaçınılmaz sonuç hâline gelir. Bu tablo, bize şunu göstermektedir: Toplumsal çürüme tek bir sebebin değil; ahlâk, ilke ve sorumluluk kaybının ortak ürünüdür. Ve bu kayıp, dış saldırılardan önce iç çözülmeyle başlamaktadır.
3. Haz ve Hız Kültürü: Modern İnsanın Ruhsal Yoksullaşması
Modern çağın ayırt edici karakteri, hayatın haz ve hız ekseninde yeniden örgütlenmesidir. Zaman kısalmış, sabır değersizleşmiş, derinlik ise “verimsiz” sayılmaya başlanmıştır. Bu yeni düzen, insanı yavaşlatan her şeyi yük; hızlandıran her şeyi erdem olarak sunar. Oysa hızın kutsandığı yerde tefekkür, hazların sınırsızlaştığı yerde hikmet geri çekilir. Sonuç, maddî imkânların arttığı; fakat ruhsal kapasitenin daraldığı bir insan tipidir.
Kur’ân, bu savrulmayı erken bir uyarıyla kayda geçirir: “أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ” — “Çokluk yarışı sizi oyaladı” (et-Tekāthur 102/1). Ayette geçen “elhâkum”, insanın asıl maksadından koparılarak oyalanmasını ifade eder. Haz ve hız kültürü tam da bu oyalamayı üretir: İnsan meşguldür, fakat meşguliyeti anlam üretmez. Çokluk artar, fakat nitelik azalır; temas çoğalır, fakat bağ kurma zayıflar. Bu bağlamda modern haz rejimi, bedeni merkeze alırken ruhu tali hâle getirir. Bedenin talepleri sürekli kışkırtılır; ruhun ihtiyaçları ise ertelenir. Kur’ân, bu dengesizliği “ölçü” kavramıyla sınırlar: “وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا” — “Yiyin için, fakat israf etmeyin” (el-A‘râf 7/31). İhtiyacın hazza, hazın israfa dönüştüğü yerde ölçü kaybolur; ölçünün kaybolduğu yerde ise ruhsal yoksullaşma başlar.
Hız kültürü yalnız tüketimi değil, ilişkileri de dönüştürür. Aile, akrabalık ve komşuluk bağları “zaman alıcı” görüldüğü için zayıflar; yüz yüze temas yerini ekranlara bırakır. İnsanlar yan yana ama yalnız yaşar. Kur’ân’ın insanı “ünsiyet”le tanımlayan dili bu kopuşa işaret eder: “يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ… لِتَعَارَفُوا” — “Ey insanlar! Sizi… birbirinizi tanıyasınız diye yarattık” (el-Ḥucurât 49/13). Tanışmanın yerini teşhir, tanımanın yerini tüketim aldığında; toplum adalar hâline gelir.
Haz ve hızın birleştiği bu düzlemde yalnızlık, bireysel bir duygu olmaktan çıkar; toplumsal bir salgına dönüşür. Yalnızlık, ruhun yoksullaşmasıdır; yoksullaşan ruh ise hayattan tat alamaz. Kur’ân’ın uyarısı bu noktada keskindir: “فَلَا تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ” — “Mallarına ve evlatlarına imrenme” (et-Tevbe 9/55). Çünkü bolluk, tek başına iyilik göstergesi değildir; hatta ölçüsüz bolluk, ruhu daha da yoksullaştırabilir.
Bu kültürün en görünür sonucu, umudun aşınmasıdır. Hız, insanı durup anlamaya izin vermediği için acıyı da öğretmen olmaktan çıkarır. Oysa klasik irfan geleneği acıyı, dönüşümün eşiği saymıştır. Kur’ân, umudu diri tutmayı varoluşsal bir ilke olarak koyar: “لَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ” — “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” (Yûsuf 12/87). Umut kaybolduğunda insan, yaşayan bir beden ama ölü bir ruh hâline gelir.
Haz ve hız kültürünün ürettiği bu ruhsal yoksullaşma, tesadüf değildir; ölçüsüzlüğün doğal sonucudur. Çare, daha fazla hızlanmak değil; yavaşlamayı öğrenmek, daha çok haz almak değil; ölçüyü geri çağırmaktır. Kalple düşünmek, merhameti merkeze almak ve insanı yeniden insan yapan bağları onarmak… Zira ruhu ihmal eden hiçbir ilerleme, insanı mutlu kılmaz.
4. Modern Putçuluk: Taşsız, Tapınaksız ve Sessiz İlahlar
Modern çağın putları, geçmişteki gibi taştan yapılmış, tapınaklara yerleştirilmiş ve açıkça kutsanan varlıklar değildir. Bugünün putçuluğu sessizdir; taşsız, tapınaksız ve çoğu zaman fark edilmeden hayatın merkezine yerleşir. Bu putlar, insanın değer verdiği alanları işgal eder; yönelişini, sadakatini ve anlam üretimini kendilerine bağlar. Böylece tevhid, açık bir inkârla değil; yerini dolduran ikamelerle aşındırılır.
Kur’ân’ın putçuluğa yönelik eleştirisi, yalnızca tarihsel bir olguyu değil; zihinsel bir eğilimi hedef alır. “أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ” — “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (el-Câsiye 45/23) ayeti, putun her çağda değişen biçimini ifşa eder. Burada put, insanın yöneldiği, kararlarını belirleyen ve uğruna fedakârlık yaptığı merkezdir. Modern çağda bu merkez, çoğu zaman haz, güç, ideoloji, bilgi ya da menfaat olarak karşımıza çıkar.
İlk modern put, tarihsel bilgi putçuluğudur. Tarih, ibret almak için okunması gerekirken; mutlaklaştırıldığında bugünü belirleyen bir dogmaya dönüşür. Geçmişin belirli yorumları kutsanır, eleştiri dışı bırakılır ve bugünün ahlâkî muhasebesi bu kalıplara hapsedilir. Oysa Kur’ân, tarihi anlatırken onu mutlaklaştırmaz; ibretle sınırlar: “لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ” — “Onların kıssalarında ibret vardır” (Yûsuf 12/111). İbret yerine kutsama geldiğinde tarih, hakikati açan bir anahtar değil; hakikati örten bir perde olur.
İkinci modern put, siyasal putçuluktur. Siyaset, adalet üretmesi gereken bir alan olmaktan çıkıp ideolojinin kutsandığı bir tapınağa dönüştüğünde, ahlâk geri çekilir. Kur’ân, gücün ilahlaştırılmasına karşı net bir uyarıda bulunur: “تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا” — “Yeryüzünde büyüklük taslamayanlar ve bozgunculuk istemeyenler için ahiret yurdunu hazırlarız” (el-Kasas 28/83). Güç kutsallaştığında siyaset, toplumu birleştiren değil; ayrıştıran bir put hâline gelir.
Üçüncü modern put, bilimsel bilgi putçuluğudur. Bilgi, hikmetten ve etik sorumluluktan koparıldığında, insanı yücelten değil; insanı araçsallaştıran bir güce dönüşür. Kur’ân, bilginin sınırlarını hatırlatır: “وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا” — “Size verilen ilim pek azdır” (el-İsrâ 17/85). Bu sınır unutulduğunda bilgi, kendisini sorgulayan bir araç olmaktan çıkar; kendisine tapılan bir amaç hâline gelir.
Dördüncü modern put, menfaat putçuluğudur. İlişkiler çıkar üzerinden kurulduğunda, insan değer olmaktan çıkar; tüketilebilir bir nesneye dönüşür. Kur’ân bu zihniyeti “ölçüsüzlük” olarak teşhis eder: “كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ” — “Hayır! Siz peşin olanı seviyorsunuz” (el-Kıyâme 75/20). Kısa vadeli kazançlar, uzun vadeli ahlâkı yuttuğunda; toplumun vicdanı susar.
Beşinci modern put ise aşiret ve kabile putçuluğudur. Kimlik, hakikatin önüne geçtiğinde; aidiyet, adaletin yerine ikame edilir. Kur’ân, bu tür bir üstünlük iddiasını açıkça reddeder: “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ” — “Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır” (el-Ḥucurât 49/13). Kimlik kutsallaştığında, tevhid zedelenir; toplum parçalı sadakatler içinde çözülür.
Modern putçuluğun en tehlikeli yönü, açık inkâr üretmemesidir. İnsan, kendisini dindar zanneder; fakat yönelişi başka merkezlere bağlanmıştır. Tevhid, dilden düşmez; fakat hayatta ikamesi çoğalır. Kur’ân bu durumu şu ifadeyle teşhir eder: “وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ” — “Onların çoğu Allah’a iman eder; fakat ortak koşarlar” (Yûsuf 12/106). Şirk, bu çağda açık bir reddiye değil; parçalı sadakatler biçiminde tezahür eder.
Bu nedenle modern putçulukla mücadele, heykel kırmakla değil; merkezleri sorgulamakla mümkündür. İnsan neyi merkeze alıyor, neye zamanını, emeğini ve sadakatini veriyor? Bu sorular sorulmadan tevhid yeniden inşa edilemez. Tevhid, yalnızca bir inanç cümlesi değil; hayatı tek merkezden okuma iradesidir.
5. Şekilsel (Ruhsuz) Dindarlık: İbadetin Ahlâk ve Adaletten Koparılması
Şekilsel dindarlık, modern çağda dinin en yaygın fakat en az fark edilen aşınma biçimidir. Bu aşınma, ibadetin terk edilmesiyle değil; ibadetin maksadından koparılmasıyla gerçekleşir. Namaz kılınır, oruç tutulur, Kur’ân okunur; fakat bu ibadetlerin insanı hangi ahlâkî kıvama taşıdığı ve hangi adaleti ürettiği sorusu giderek anlamsızlaşır. İbadet, dönüştürücü bir disiplin olmaktan çıkar; vicdanı rahatlatan bir ritüele indirgenir. Böylece din, hayatı inşa eden bir ilke olmaktan uzaklaşıp meşruiyet sağlayan bir kabuk hâline gelir.
Kur’ân, ibadetin değerini biçimde değil, sonuçta temellendirir. Namaz için konulan ölçü açıktır: “إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ” — “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (el-Ankebût 29/45). Bu ayet, ibadetin sahihliğini yalnızca edâya değil; ahlâkî etkisine bağlar. Eğer namaz insanı zulümden, haksızlıktan ve kötülükten alıkoymuyorsa, ibadetin sureti mevcut olabilir; fakat hakikati gerçekleşmemiştir. Usûl-i fıkıh açısından bu durum, hükmün hikmetinin askıya alınması, yani maksadın iptali anlamına gelir.
Aynı ölçü oruç için de geçerlidir. Kur’ân orucun gayesini “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” — “Umulur ki takvâ sahibi olursunuz” (el-Bakara 2/183) ifadesiyle belirler. Takvâ, yalnız bireysel bir iç duyarlılık değil; kul hakkı bilinci, adalet sorumluluğu ve emanet ahlâkıdır. Aç kalmak mümkündür; ancak nefs sınırlandırılmamış, haksızlık karşısında duyarlılık gelişmemişse, oruç biyolojik bir açlığa indirgenmiş olur. Bu nedenle Resûlullah’ın (s.a.v.) uyarısı sarsıcıdır: “رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ” — “Nice oruç tutan vardır ki, orucundan kendisine kalan yalnızca açlıktır” (İbn Mâce, Ṣıyâm, 21).
Şekilsel dindarlığın toplumsal etkisi, bireysel yanılsamanın ötesine geçer. İbadetler, ahlâk ve adalet üretmediğinde; haksızlık karşısında sessizlik dindarlık kisvesi altında meşrulaşır. Kur’ân bu durumu sert bir dille teşhir eder: “فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ ٱلَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ” — “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarının hakikatinden gafildirler” (el-Mâʿûn 107/4–5). Burada eleştirilen namazın varlığı değil; namaz bilincinin kaybıdır. İbadet sürmekte, fakat ibadet ahlâkî bir direniş üretmemektedir.
Tasavvuf geleneği, bu kopuşu kalbin hastalığı olarak tanımlar. İmam Gazâlî, kalp huzurundan yoksun ibadeti “العِبَادَةُ بِلَا حُضُورِ قَلْبٍ تَعَبٌ بِلَا أَجْرٍ” — “Kalp huzuru olmadan yapılan ibadet, sevapsız bir yorgunluktur” sözleriyle tarif eder (İḥyâʾ ʿUlûmi’d-Dîn, I, 163). Kalp, ibadetle meşgul; fakat zulüm karşısında hâlâ hissizse, ibadet tedavi edici değil, örtücü bir işlev görür.
Kur’ân, dinin inkârını dahi ahlâk üzerinden teşhis eder: “أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ” — “Dini yalanlayanı gördün mü?” (el-Mâʿûn 107/1). Ardından yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmamak gibi toplumsal ahlâk ihlallerini sayar. Bu pasaj, ibadet–adalet kopuşunun Kur’ân nazarında dinî bir çelişki olduğunu açıkça ortaya koyar. Dindarlık, adalet üretmediğinde; ibadet, zulmü durdurmadığında; din hayattan çekilmiş sayılır.
Bu nedenle çözüm, ibadeti çoğaltmak değil; ibadetin maksadını iade etmektir. Şekil ile yetinen bir dindarlık, toplumu dönüştürmez; aksine çürümeyi hızlandırır. İslâm’ın teklif ettiği dindarlık, ibadeti ahlâka, ahlâkı adalete bağlayan bütüncül bir hayat nizamıdır. Bu bağ yeniden kurulmadıkça, ibadet artar; fakat hakikat büyümez.
6. Tevhid Merkezli Çıkış Yolu: Kalple Düşünmek ve Yeniden İnsan Olmak
Bu çağın çok katmanlı kuşatması karşısında gerçek çıkış yolu, yeni teknikler, daha hızlı çözümler ya da daha sofistike araçlar üretmek değildir. Asıl ihtiyaç, merkezin yeniden tayin edilmesidir. İslâm düşüncesinde bu merkez, tevhiddir; fakat tevhid yalnızca inanç bildirimi değil, hayatı tek ölçüye bağlama iradesidir. Parçalanmış alanları—ibadet, ahlâk, siyaset, ekonomi ve kültürü—aynı vicdan ve adalet terazisinde yeniden birleştirme çabasıdır.
Kur’ân, insanın varoluş merkezini açıkça belirler: “قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” — “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (el-Enʿâm 6/162). Bu ayet, ibadeti hayattan koparmayan; bilakis hayatın tamamını anlamlı bir bütün hâline getiren tevhid anlayışını ortaya koyar. İbadet, ahlâkı; ahlâk, adaleti; adalet ise toplumsal düzeni beslediği ölçüde tevhid hayata taşınmış olur.
Modern çağda ihtiyaç duyulan şey, yalnızca “akılcı” düşünmek değil; kalple düşünmeyi yeniden öğrenmektir. Kur’ân’ın eleştirisi bu noktada nettir: “أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا” — “Kur’ân üzerinde düşünmüyorlar mı, yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed 47/24). Kalp, burada duygusal bir alan değil; ahlâkî sezginin, merhametin ve sorumluluğun merkezidir. Kalp kilitlendiğinde bilgi artar; fakat hikmet azalır. Akıl işler; fakat vicdan susar.
Tevhid merkezli bir diriliş, hızın yerine yavaşlamayı, tüketimin yerine kanaati, hazların yerine ölçüyü koymayı gerektirir. Kur’ân bu dengeyi “itidal” kavramıyla ifade eder: “وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا” — “Sizi orta bir ümmet kıldık” (el-Bakara 2/143). Orta olmak, vasatlık değil; dengeyi koruma bilincidir. Dengenin kaybolduğu yerde ne birey mutlu olur ne toplum ayakta kalır.
Bu dirilişin toplumsal boyutu da açıktır: İnsan, insanın kurdu değil; yurdudur. Kur’ân’ın “tanışma ve kaynaşma” vurgusu, modern yalnızlık salgınına karşı güçlü bir panzehirdir: “لِتَعَارَفُوا” — “Birbirinizi tanıyasınız diye” (el-Ḥucurât 49/13). Tanışmanın yerini tüketim, kaynaşmanın yerini rekabet aldığında; toplum adalara bölünür. Tevhid, bu adaları yeniden ortak bir vicdanda buluşturma çağrısıdır. Sonuç olarak, modern çağın kansız kuşatmasına karşı verilecek mücadele, silahla değil; ahlâkla, merhametle ve adaletle mümkündür. Putlar yıkılmadan önce merkezler sorgulanmalı; merkezler sorgulanmadan önce ise kalpler yeniden diriltilmelidir. Tevhid, insanı yeniden insan yapan bu dirilişin adıdır. Çünkü tevhid, yalnızca “bir” demek değil; dağılmış olanı yeniden toplamak demektir.