Oruç, bu ayın merkezî ibadeti olarak Müslüman kimliğinin en görünür şiarlarından biridir. Kur’ân’ın açık beyanıyla “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ” — “Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı” (Bakara 2/183) hitabı, orucu bireysel bir tercih değil; imanla kayıtlı bir sorumluluk olarak konumlandırır. Bu yönüyle oruç, yalnızca aç kalma pratiği değil; nefsi terbiye eden, iradeyi disipline eden ve kul bilincini derinleştiren azimet merkezli bir ibadettir. Sahura kalkmak, iftarı beklemek, gün boyu nefsini tutmak; Müslümanın Ramazan’daki varoluş hâlidir ve bu hâl, ibadete gösterilen saygının somut tezahürüdür. Bu sebeple Ramazan’da oruç tutmak, Müslüman için bir gelenek değil; imanın kamusal görünürlüğüdür (Şâtıbî, el-Muvâfakât, c. II, s. 7–9).
Bununla birlikte İslâm, ibadetleri insan fıtratını zorlayan katı yükümlülüklere dönüştürmemiş; azimet–ruhsat dengesini hukukî ve ahlâkî bir ilke olarak tesis etmiştir. Oruç ibadetinde hasta, yolcu, yaşlı, hamile ve emziren kadınlar ile özel hâlleri bulunan kadınlar için tanınan ruhsatlar, ibadetin değerini düşüren istisnalar değil; dinin insan merkezli adalet anlayışının tezahürleridir. Fıkıh literatüründe bu durum, “الْمَشَقَّةُ تَجْلِبُ التَّيْسِيرَ” — “Meşakkat kolaylığı getirir” kaidesiyle temellendirilmiştir (İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, c. III, s. 14–16). Ancak ruhsat alanı, keyfîlik üretmek için değil; emanet bilinciyle kullanılmak üzere tanınmıştır. Bu nedenle Ramazan ayında asıl olan, oruca saygının korunması; tutabilenlerin orucu hafife almaması, tutamayanların ise ruhsatı vicdan–iman ekseninde değerlendirmesidir. Zira İslâm’da ibadet, yalnızca fiil değil; niyet, edep ve sorumluluk bütünlüğüdür. Ramazan, Müslümanlara her yıl yeniden şunu hatırlatır: İbadetin özü şekil değil; adaletle kayıtlı kulluktur.
Hayızlı kadının oruç tutup tutmama meselesinde keskin, dışlayıcı ve mutlaklaştırıcı söylemler kullanılması, ilmî bir kazanım üretmekten ziyade Müslümanlar arasında ayrışma ve güvensizlik doğurmaktadır. Oysa bu mesele, nasların sübut ve delaleti bakımından zannî alanda yer alan, içtihada açık bir konudur. Nasları anlamada farklı içtihatların bulunması ne bir sapma ne de bir zaaf göstergesidir; bilakis İslâm hukuk düşüncesinin tabiî bir sonucudur. Bu çerçevede, hayızlı kadının oruç tutabileceği veya namaz kılabileceği yönünde içtihatta bulunan ilim insanlarının ötekileştirilmesi, ilmî bir refleks değil; ciddi bir usûl hatasıdır. Klasik dönemden itibaren hâkim olan “hayız ve nifasın oruç ve namaz ibadetini kaldırdığı, orucun kaza edileceği, namazın ise kaza edilmeyeceği” anlayışı tarihsel bir içtihat birikimini ifade eder; ancak bu birikimin, zannî alandaki icmaların sanki sübut ve delaleti kat‘î nasslar gibi algılanmasına yol açacak biçimde mutlaklaştırılması metodolojik sorunlar doğurmaktadır.
Bu noktada Ehlisünnet ve’l-cemaat yöntemi, bireysel kanaatlerin değil; ortak aklın ve müterek içtihadın esas alınmasını gerekli kılar. Peygamber’den sonra doğruyu aramanın en isabetli yolu, alanında uzman heyetlerin, ilmî ve usûlî yöntemlerle verdikleri kolektif kararlardır. Bugün için bu sorumluluğu üstlenen kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’dur ve kurulun aldığı kararlar, birlik ve ibadetlerde müştereklik açısından esas alınmalıdır. Yeni içtihatlara ihtiyaç duyuluyorsa, bu da bireysel çıkışlarla değil; yeniden yapılandırılmış, disiplinlerarası ve ehil bir uzmanlar heyeti eliyle gerçekleştirilmelidir. Aksi hâlde her kafadan bir sesin çıktığı, ibadet birliğinin zedelendiği ve tevhidin toplumsal beklentisinin karşılanamadığı bir tablo ortaya çıkar. Aşırı muhafazakârlık ve geleneği kutsallaştırma nasıl bir problemse, geleneği toptan değersizleştirme de o kadar problemlidir. Din, bir rekabet alanı değil; insanı kuşatan bir rahmet düzenidir. Bu topluma düşen görev, dini taraftar mantığıyla değil; hikmet, ilim ve merhametle temsil etmektir.
1. ORUÇ İBADETİNİN AHLÂKÎ VE ONTOLOJİK MAHİYETİ: AZİMET–RUHSAT DENGESİ
Oruç, İslâm ibadet sisteminde yalnızca bedenle icra edilen bir yükümlülük değil; insanın ontolojik konumunu hatırlatan kurucu bir ibadettir. Kur’ân’ın “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” — “Umulur ki takvâya erersiniz” (Bakara 2/183) ifadesi, orucun nihai gayesinin açlık değil; ahlâkî bilinç olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu yönüyle oruç, insanın hevasını sınırlayan, iradesini terbiye eden ve kulluk bilincini derinleştiren azimet merkezli bir ibadettir. Ramazan ayında sahura kalkmak, iftarı beklemek ve gün boyu nefsini tutmak; Müslümanın bu ontolojik konumunu fiilî olarak ilan etmesidir.
Ne var ki İslâm, bu azimeti mutlak ve katı bir yükümlülüğe dönüştürmemiş; ruhsatı azimetin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak kabul etmiştir. Fıkıh usûlünde ruhsat, ibadetin değerini düşüren bir istisna değil; insan fıtratını ve hayatın gerçekliğini dikkate alan adalet merkezli bir kolaylaştırmadır. Bu sebeple hasta, yolcu, yaşlı, hamile ve emziren kadınlar ile özel hâlleri bulunan kadınlar için tanınan ruhsatlar, ibadetin ruhuna aykırı değil; bilakis onun insan merkezli yapısının bir tezahürüdür (Şâtıbî, el-Muvâfakât, c. II, s. 8–10). Asıl olan, azimeti hafife almamak; ruhsatı ise keyfî bir kaçış alanına dönüştürmemektir.
2. RUHSATIN HUKUKÎ NİTELİĞİ: KOLAYLAŞTIRMA MI, KEYFÎLEŞTİRME Mİ?
Ruhsat kavramı, çoğu zaman yanlış anlaşılmakta ve ibadetin bağlayıcılığını zayıflatan bir serbestlik alanı gibi sunulmaktadır. Oysa klasik fıkıh literatüründe ruhsat, meşakkat karşısında hükmün geçici olarak hafifletilmesi anlamına gelir; hükmün ortadan kaldırılması değildir. “الْمَشَقَّةُ تَجْلِبُ التَّيْسِيرَ” kaidesi, bu ilkenin usûlî ifadesidir (İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, c. III, s. 14–16). Dolayısıyla ruhsat, ibadetin ciddiyetini aşındıran bir kolaycılık değil; adaletin gerektirdiği ölçülü bir esnekliktir.
Bu noktada belirleyici olan, ruhsatın kim tarafından ve nasıl takdir edileceği meselesidir. Fıkıh, ruhsat alanını büyük ölçüde kişinin kendi durumunu bilmesine ve vicdanına bırakmıştır. Zira hastalık, güç yetirememe ve eza gibi hâller nesnel olduğu kadar öznel boyutlar da taşır. Bu nedenle ruhsatı kullanıp kullanmama kararı, nihai olarak kul ile Allah arasındaki iman–vicdan ilişkisine dayanır. Ruhsatı mutlaklaştırarak azimeti değersizleştirmek ne kadar yanlışsa, ruhsatı yok sayarak insanı zorlamak da o kadar problematiktir.
3. HAYIZ MESELESİNİN FIKHÎ ARKA PLANI: RİVAYET, UYGULAMA VE İÇTİHAT ALANI
Hayızlı kadının oruç tutup tutamayacağı meselesi, İslâm fıkıh tarihinde ibadet–ruhsat–içtihat üçgeninde ele alınmış klasik bir tartışma alanıdır. Klasik dönemde hâkim görüş, hayızlı kadının oruç tutamayacağı ve daha sonra kaza edeceği yönündedir. Bu görüş, Hz. Âişe’den rivayet edilen hadisler ve erken dönem uygulamaları esas alınarak temellendirilmiştir. Zamanla bu yaklaşım, yaygın kabul görmüş ve bazı çevrelerce icma iddiası ile desteklenmiştir.
Ne var ki bu alan, nasların sübut ve delaleti bakımından zannî bir alandır ve zannî alanlar, usûl gereği içtihada açıktır. Bu sebeple farklı yorumların varlığı, dinin bozulması değil; içtihadın tabiî sonucudur. Problem, farklı görüşlerin varlığında değil; bu görüşlerden birinin mutlak ve değişmez hakikat gibi sunulmasındadır. İçtihadî alanlarda kesinlik dili kullanmak, hem ilmî hem de ahlâkî bakımdan ciddi sorunlar doğurmaktadır.
4. USÛL PERSPEKTİFİNDEN TARTIŞMA: TEKLİF, ED–KAZ VE TAABBUDÎ ALAN PROBLEMİ
Meselenin sağlıklı biçimde tartışılabilmesi için, fıkıh usûlünün temel kavramlarına dönülmesi zorunludur. Hayız hâli, kadının vücûb ve edâ ehliyetini ortadan kaldırmakta mıdır, yoksa yalnızca geçici bir ruhsat mı doğurmaktadır? Bu durumda oruç, teklifi bir hüküm müdür, yoksa vaz‘î bir hüküm çerçevesinde mi değerlendirilmelidir? “Kaza” kavramının kullanımı, gerçekten bir eda eksikliğine mi işaret etmektedir, yoksa geleneksel bir dil alışkanlığının sonucu mudur? Bu sorular, meselenin sloganlarla değil; usûlî titizlikle ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Ayrıca ibadet alanlarının bütünüyle kıyasa kapalı olduğu yönündeki yaygın kabul, klasik dönemde dahi mutlak bir ilke olarak uygulanmamıştır. Taabbudî alanlarda illet aranmaz denilmekle birlikte, müçtehitlerin bu alanlarda dahi yorum ve değerlendirme yaptıkları bilinmektedir. Dolayısıyla mesele, “din değişiyor mu?” gibi duygusal reflekslerle değil; usûl–delil–amaç bütünlüğü içinde ele alınmalıdır.
5. İLİM, İHTİLAF VE ÜSLUP AHLÂKI: İÇTİHADIN RAHMET OLMASI MESELESİ
İslâm ilim geleneğinde ihtilaf, bir bölünme sebebi değil; rahmet alanı olarak görülmüştür. Ancak bu rahmet, ancak ilmî nezaket ve üslup ahlâkı korunduğunda anlamlıdır. Bugün bazı tartışmalarda görülen sert dil, dışlayıcı söylem ve “mutlak doğru” iddiası; ilmi zenginleştirmek yerine ümmet bilincini zedelemektedir. Tarih, Hz. Ömer ve Ebû Hanîfe gibi büyük isimlerin dahi farklı içtihatları sebebiyle eleştirildiğini göstermektedir. Bu örnekler, ihtilafın dinin tabiatında olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bu sebeple Ramazan gibi ibadet bilincinin zirveye çıktığı bir zaman diliminde, tartışma dilinin birleştirici, sakin ve öğretici olması elzemdir. Diyanet’in mevcut fetvası birlik açısından bağlayıcıdır; buna riayet ehl-i sünnet terbiyesinin gereğidir. Ancak bu durum, ilmî tartışmanın kapatılması anlamına gelmez. Yeter ki konuşulan söz, ilmi büyütsün; kalpleri yaralamasın. Zira oruç, yalnızca mideyi değil; dili ve üslubu da terbiye eden bir ibadettir.