Özgürlük Ve Bireycilik: İnsanın Amaç Olarak Konumu

Özgürlük, İslâm’ın tali bir unsuru değil; kurucu ilkesidir. Bu ilkenin ihlali, yalnızca bireye değil; dinin maksadına yönelmiş bir haksızlıktır.

Özgürlük nedir? Bireycilik nedir? Bu iki kavram, modern tartışmalarda çoğu zaman İslâm’la karşıtlık içinde ele alınmakta; İslâm’ın bireyi bastıran, özgürlüğü sınırlayan bir yapı sunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bu iddia, Kur’ân’ın insan tasavvurunu ve İslâm düşüncesinin tarihsel birikimini göz ardı etmektedir. Zira İslâm’da insan bir araç değil; bizzat amaç olarak yaratılmıştır. Kur’ân, insanı edilgen bir varlık olarak değil; irade sahibi, sorumlu ve muhatap bir özne olarak konumlandırır: “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ – Andolsun ki Âdemoğlunu onurlu kıldık” (İsrâ 17/70). Allah’ın insanı merkeze koyması, onu kendisine kul kılmasıyla çelişmez. Aksine bu kulluk, insanın başka insanlara, yapılara ve ideolojilere kul olmasını reddeden bir özgürlük beyanıdır. Bu sebeple özgürlük ve birey olma hâli, insanın omuzlarına yüklenen iki büyük emanettir: “emanet – أمانة” (Ahzâb 33/72).

1. İnsanın Amaç Oluşu Ve Özgürlük Emaneti

İnsan, sorumluluk aldığı için yeryüzünde amaç konumuna yükseltilmiştir. İslâm, kaderci bir teslimiyet öğretisi değil; iradeyi, tercihi ve ahlâkî yükümlülüğü esas alan bir sorumluluk dinidir. Cennet ve cehennem fikri de bu özgürlük zemininde anlam kazanır. Eğer insan özgür değilse, sorumluluk anlamsızlaşır; sorumluluk yoksa adalet çöker. Bu sebeple özgürlüğün inkârı yalnızca toplumsal bir problem değil; doğrudan teolojik bir sapmadır. Kur’ân’ın insanı sürekli düşünmeye, akletmeye ve tercihte bulunmaya çağırması boşuna değildir: “akletmek – تعقّل” (Bakara 2/44; Yunus 10/100). Özgürlüğün olmadığı yerde iman bilinçli bir tercihe değil, zorunlu bir alışkanlığa dönüşür. Bu ise açık bir “zulüm – ظلم” hâlidir.

2. Bireyin Bastırılması Ve Cemaatçi Boşluk

İslâm’ın birey merkezli yapısının ihmal edilmesi, toplumsal hayatta ciddi boşluklar üretmiştir. Bu boşluklar çoğu zaman cemaatçi, kabileci ve ideolojik yapılar tarafından doldurulmuştur. “Hüküm ancak Allah’ındır” söylemi, bireyin iradesini ve kamusal düzeni dışlayan bir slogana indirgenmiş; din, ahlâk üretmek yerine tahakküm üretir hâle gelmiştir. Bu zihniyet, devleti reddederek tevhidi de zedelemiştir. Oysa devlet, adaletin kurumsallaşmış hâlidir. Devleti inkâr eden bir din yorumu, kamusal alanı keyfî yapılara teslim eder. Tarih boyunca süren mücadele, kâmil (adil, hakça ve laik) devlet tasavvuru ile nâkıs ideolojik devlet hayalleri arasındaki mücadeledir. Birini kutsayıp diğerini şeytanlaştırmak, hakikati parçalamaktır.

3. Özgürlük İslâm’ın Aslî İlkesidir

Özgürlük, İslâm’ın tali bir unsuru değil; kurucu ilkesidir. Bu ilkenin ihlali, yalnızca bireye değil; dinin maksadına yönelmiş bir haksızlıktır. Özgürlüğü yok sayan bir din anlayışı, sevgi düzenini bozar, fıtratı yaralar ve insanı korku üzerinden yönetilen bir nesneye dönüştürür. Peygamberî yöntem, zorlamayı değil iknayı; korkutmayı değil bilinçlendirmeyi esas alır. “rahmet – رحمة” ve “hikmet – حكمة” merkezli bu yaklaşım, iman ile özgürlüğü karşı karşıya getirmez; bilakis birbirinin şartı olarak görür (Enbiyâ 21/107). Özgürlük olmadan ne ahlâk sahih olur ne de iman anlamını bulur.

4. İçtihat, Şûra Ve Ortak Akıl

İslâm düşünce geleneği, ihtilafı bir tehdit değil; bir imkân alanı olarak görmüştür. “Müçtehit hata edebilir, isabet de edebilir” ilkesi, hukuk tarihinde “İçtihat içtihadı nakz etmez” kaidesiyle ifade edilmiştir (Mecelle md.16). Bu ilke, dinin donmasını değil; hayatla birlikte akmasını hedefler. Kur’ân’ın akla, tecrübeye, örfe ve istişareye yaptığı vurgu, içtihadın özgür bir zeminde işlemesini zorunlu kılar: “şûra – شورى” (Şûrâ 42/38). Şûranın terk edilip otoritenin mutlaklaştırılması, bireyin devre dışı bırakılmasıyla sonuçlanmıştır. Oysa içtihat, kitap ile hayat arasında kurulan canlı bir köprüdür.

Sonuç: İslâm, bireyi yok sayan değil; bireyi sorumlulukla yücelten bir dindir. Özgürlük, imanın düşmanı değil; onun anlam şartıdır. Cemaatleri kutsallaştıran, bireyi ezen ve devleti düşmanlaştıran her okuma; ne Kur’ân’a ne de İslâm’ın tarihsel tecrübesine uygundur. Bugün ihtiyaç duyulan şey, “adalet – عدالة”, “özgürlük – حرية” ve “sorumluluk – مسؤولية” ekseninde yeniden düşünmektir. İnsan özgürse ahlâklıdır; ahlâklıysa sorumludur; sorumluysa kuldur. İslâm’ın hedeflediği insan modeli tam olarak budur.