MİKROPLAR, ÇELİKLER, TÜFEKLER VE ÖTESİ
Bir zamanlar insanoğlu mikroplarla savaştı; hayatta kalmak, ortak aklı, bilimi ve tedbiri zorunlu kıldı. Bir zamanlar çelikle savaştı; üretim arttı, güç maddileşti, fakat emek yabancılaştı. Bir zamanlar tüfeklerle savaştı; barut, sınırları çizdi, egemenliği şiddetle tanımladı. Bugün ise insanlık, bu tarihsel aşamaların ötesine geçmiş; savaşın cepheden zihne, silahdan değere, topraktan anlam dünyasına taşındığı yeni ve daha karmaşık bir evreye girmiştir. Artık savaşlar top ve tüfekle değil; ekonomiyle, kültürle, medya diliyle, haz ve hız rejimleriyle yürütülmekte; toplumlar fark edilmeden kansız biçimde kuşatılmaktadır.
Bu yeni çağda asıl hedef bedenler değil, bilinçtir; şehirler değil, vicdanlardır. Modern putçuluk, taş ve tapınakla değil; bilgi, ideoloji, menfaat ve kimlik üzerinden inşa edilmekte; tevhid, açık bir inkârla değil, parçalı sadakatler ve sahte merkezler yoluyla aşındırılmaktadır. Haz ve hızın kutsallaştırıldığı, emeksiz zenginliğin meşrulaştırıldığı, bilginin hikmetten, bilimin insandan, ibadetin ahlâk ve adaletten koparıldığı bu zeminde bireysel ve toplumsal çürüme artık istisna değil, yapısal bir hâl almıştır. Bu makale, mikroplardan çeliğe, tüfekten zihne evrilen tarihsel mücadeleleri bir kronoloji olarak değil; insanlığın merkez kaybı üzerinden okumayı, modern çağın kansız kuşatma araçlarını teşhis etmeyi ve nihayet şu soruyla yüzleşmeyi amaçlamaktadır: İnsanlık bugün gerçekten neyle savaşıyor—ve bu savaşta hangi araçla seyahat ettiğinin farkında mı?
1. Mikrop Çağı: Hayatta Kalma Bilinci ve Ortak Akıl
İnsanlığın ilk büyük tarihsel sınavı, doğrudan doğruya hayatta kalma ile ilgiliydi. Mikrop çağında savaş, insanla doğa arasındaydı; düşman görünmezdi, cephe belirsizdi ve zafer bireysel güçle değil, ortak akılla kazanılıyordu. Salgınlar, insan bedeninin kırılganlığını açığa çıkarırken aynı zamanda bilgiye, tedbire ve dayanışmaya mecbur bıraktı. Bu dönemde bilimin anlamı kibir değil; tevazu idi. İnsan, doğayı yenemeyeceğini, ancak onu anlayarak yaşayabileceğini öğrendi. Hayatta kalma bilinci, ahlâkî bir zorunluluk üretti: başkasının sağlığı, kendi sağlığının şartıydı.
Bu çağın belirleyici niteliği, kolektif sorumluluk fikrinin doğuşudur. Salgınla mücadele, bireyin keyfine bırakılamazdı; toplumsal uyum, ortak kurallar ve güven gerektirirdi. Böylece insanlık, ilk kez açık biçimde şunu tecrübe etti: Hayat, yalnız başına sürdürülemez. Bu tecrübe, tarihin ilerleyen safhalarında unutulacak; fakat her kriz anında yeniden hatırlatılacaktı. Mikrop çağı, insana sadece tıbbî değil, ahlâkî bir ders verdi: Bireysel özgürlük, başkasının hayatını tehdit ettiğinde meşruiyetini kaybeder.
Ne var ki insanlık, bu dersi kalıcı bir ilkeye dönüştürmekte zorlandı. Mikrop çağının ürettiği ortak akıl ve dayanışma, sonraki dönemlerde güç, üretim ve hâkimiyet arzusunun gölgesinde geri çekildi. Hayatta kalma bilinci yerini üstün gelme bilincine bıraktı. İşte bu noktada tarih, yeni bir evreye geçti: Doğayla savaşın yerini, insanın insanla ve sonunda kendi ürettiği güçle savaşı aldı.
2. Çelik Çağı: Üretimin Kutsallaşması ve Emeğin Yabancılaşması
Mikrop çağında insan, hayatta kalmanın ortak akıl ve dayanışma gerektirdiğini öğrenmişti; ancak tarih ilerledikçe bu ders, gücü artırma arzusunun gölgesinde geri çekildi. Çelik çağıyla birlikte insan, doğayı dönüştürme kapasitesini keşfetti; üretim arttı, şehirler büyüdü, teknoloji hayatın merkezine yerleşti. Çelik, bu dönemde yalnızca bir maden değil; iktidarın maddîleşmiş sembolü hâline geldi. Güç, kaslardan makinelere; maharetten hıza geçti. İnsan, ürettiği araçlar sayesinde doğaya hükmeder gibi görünürken, aynı araçların ritmine uyum sağlamak zorunda kalan bir varlığa dönüştü.
Bu çağın en belirgin kırılması, üretimin kutsallaştırılmasıdır. Üretmek, geçim sağlamanın ötesinde bir erdem gibi sunuldu; daha çok üretmek, daha çok ilerlemekle özdeşleştirildi. Oysa bu ilerleme, emeğin anlamını daralttı. Emek, insanın kendini gerçekleştirdiği bir faaliyet olmaktan çıkıp, ölçülen, bölünen ve yabancılaşılan bir sürece dönüştü. İnsan, ürettiği şeyle kurduğu bağı kaybettiğinde, üretim artar; fakat anlam azalır. Çelik çağının paradoksu tam da burada ortaya çıkar: Refah büyürken, insanın iç dünyası küçülür.
Bu dönüşüm, yalnız ekonomik değil; ahlâkî bir kırılmadır. Üretimin hızlanması, hayatın ritmini de hızlandırdı; sabır, kanaat ve ölçü gibi erdemler geri çekildi. İnsan, zamanla yalnızca üreten değil, ürettiği kadar değerli sayılan bir varlığa indirgenmeye başladı. Böyle bir zeminde emek, onurunu; insan, merkezini kaybetti. Üretim ilişkileri güçlendikçe, insan ilişkileri zayıfladı; makine verimliliği arttıkça, insanî temas azaldı.
Çelik çağının bir başka sonucu, gücün yoğunlaşmasıdır. Makineye ve sermayeye sahip olanlar, üretimin ve dolayısıyla hayatın yönünü belirler hâle geldi. Bu durum, adalet fikrini zedeledi; emek ile kazanç arasındaki bağ gevşedi. İnsan, artık doğayla değil; ürettiği sistemlerle mücadele eder hâle geldi. Çelik, insanı özgürleştirmek yerine, onu kendi kurduğu düzenin parçası yaptı.
Bu çağda tarih, önemli bir eşiği geçti: Doğaya karşı kazanılan güç, insanın kendi doğasıyla çatışmasına yol açtı. Üretim merkezli hayat tasavvuru, insanı bir araç gibi kullanmaya başladı. Böylece tarih, bir sonraki evreye doğru ilerledi; artık mesele üretmek değil, üretimle hükmetmekti. Bu hükmetme arzusunun adı ise baruttu.
3. Tüfek Çağı: Egemenliğin Şiddetle Kurulması
Çelik çağında üretim ve güç maddîleşmiş, makine insan hayatının ritmini belirler hâle gelmişti; tüfek çağı ise bu gücün şiddet yoluyla siyasallaştığı evreyi temsil eder. Barutun icadıyla birlikte savaş, yalnızca bir çatışma biçimi olmaktan çıkmış; egemenliğin dili hâline gelmiştir. Tüfek, bu çağda sıradan bir silah değil; sınırları çizen, devletleri kuran ve iktidarı meşrulaştıran bir araç olarak işlev görmüştür. Haritalar masa başında değil, cephede çizilmiş; siyaset, askerî üstünlükle anlam kazanmıştır.
Bu dönemin ayırt edici özelliği, düşmanın görünür olmasıdır. Cephe bellidir, karşı taraf tanımlıdır ve savaş, kanlı da olsa açıktır. Şiddet, doğrudan ve çıplaktır; kim vurduğunu, kim vurulduğunu bilir. Bu açıklık, savaşın yıkıcılığını azaltmaz; fakat onun sınırlarını belirler. Tüfek çağında savaş, insan bedenini hedef alır; ölüm somuttur, kayıp sayılabilir, yıkım gözle görülürdür. Bu nedenle savaş, ahlâkî olarak da tartışılabilir bir zeminde durur: Haklılık, savunma ve meşruiyet gibi kavramlar hâlâ anlamlıdır.
Ne var ki tüfekle kurulan egemenlik, adalet fikrini gölgede bırakmıştır. Güç, hukukun önüne geçmiş; şiddet, düzen kurmanın aracı olarak normalleşmiştir. Ulus-devletlerin doğuşu, bir yandan siyasal düzen üretirken, diğer yandan insanı devletin nesnesi hâline getirmiştir. Birey, artık yalnızca bir vatandaş değil; gerektiğinde cepheye sürülebilecek bir unsur olarak görülmüştür. Bu çağda insan, üretimden sonra savaşın hammaddesine dönüşmüştür.
Tüfek çağının en derin kırılması, şiddetin rasyonelleştirilmesidir. Savaş, “kaçınılmaz”, “zorunlu” ya da “ulusal çıkar” gibi kavramlarla gerekçelendirilmiş; öldürmek, siyasî bir hesapla açıklanabilir hâle gelmiştir. Böylece şiddet, ahlâkî bir istisna olmaktan çıkarak, sistemin normal işleyişine eklemlenmiştir. İnsanlık, bu evrede gücün sınırını değil; gücün etkinliğini tartışır hâle gelmiştir.
Ancak tarih burada da durmamıştır. Tüfekle kurulan bu açık ve kanlı düzen, kendi sınırlarına ulaşmıştır. Yıkımın maliyeti artmış, savaşın bedeli yalnız cephede değil; toplumun tamamında hissedilmeye başlamıştır. Bu noktada insanlık, şiddeti daha az görünür, daha “akıllı” ve daha sessiz kılmanın yollarını aramıştır. Böylece savaş, cepheden geri çekilmiş; korku, propaganda ve algı üzerinden yürütülen yeni bir evreye geçilmiştir. Bu evre, tüfeğin yerini gölgelerin aldığı psikolojik ve zihinsel savaşlar çağıdır.
4. Kansız Kuşatma Çağı: Cepheden Zihne Taşınan Savaşlar
Tüfek çağında savaş, bedeni hedef alıyor; kayıp ve yıkım gözle görülebiliyordu. Kansız kuşatma çağında ise savaş, zihni ve anlam dünyasını hedef alır; kayıplar sessizdir, yıkım görünmezdir. Bu evrede cepheler haritalardan çekilmiş, gündelik hayatın içine yerleşmiştir. Silahlar susturulmuş; yerlerini ekonomi politikaları, medya dili, kültür endüstrisi, tüketim kalıpları ve haz–hız rejimleri almıştır. Artık işgal, tankla değil; algıyla yapılır.
Bu çağın ayırt edici özelliği, kuşatmanın rıza üreterek gerçekleşmesidir. İnsan, mağdur olduğunu düşünmez; aksine yönlendirildiğini “özgürlük” sanır. Seçimler, arzular ve tepkiler, önceden çerçevelenmiş bir anlam seti içinde şekillenir. Böylece birey, kendi kararlarını verdiğini zannederken, aslında başkalarının belirlediği bir gündem ve değer hiyerarşisi içinde hareket eder. Kansız kuşatma, tam da bu nedenle etkilidir: Direnişi doğurmadan teslimiyet üretir.
Bu savaşın başlıca araçları kültürdür. Film ve diziler, yalnız eğlence sunmaz; normal olanı tarif eder. Müzik, yalnız zevk üretmez; duygusal yönelimleri biçimlendirir. Spor, yalnız rekabet değildir; kimlik ve aidiyet inşa eder. Moda ve gıda, yalnız tüketim alanları değil; beden ve arzu siyasetinin sahalarıdır. Bu alanlar üzerinden yürüyen kuşatma, toplumu silahla değil; alışkanlıklarla dönüştürür.
Kansız kuşatma çağında ekonomi, savaşın merkezî dili hâline gelir. Borçlanma rejimleri, bağımlılık üretir; bağımlılık ise siyasî ve kültürel yönlendirmeyi kolaylaştırır. Ekonomik kırılganlık arttıkça, toplumların direnç kapasitesi düşer. İnsan, geçim kaygısıyla kuşatıldığında, ahlâkî ve fikrî savunma hatlarını zayıflatır. Böyle bir ortamda savaş, kurşun atmadan kazanılır; çünkü karşı taraf itiraz edecek mecali bulamaz.
Bu çağın en kritik sonucu, anlamın aşınmasıdır. Hakikat, yerini anlatıya; ilke, yerini imaja; ahlâk, yerini faydaya bırakır. İnsan, neyin doğru olduğunu değil; neyin işine yaradığını sorar. Böylece savaş, kazanılmış olur: Toplum, kendi değerlerini savunmayı bırakmış; uyum sağlamayı erdem saymaya başlamıştır. Kansız kuşatma, insanı öldürmez; fakat insan kalma imkânını daraltır.
Tarih burada bir eşiğe gelmiştir. Silahlar biçim değiştirmiş, cepheler görünmez olmuştur; fakat savaş sona ermemiştir. Aksine, daha yaygın ve daha derin bir hâl almıştır. Bu evrede asıl soru şudur: Kuşatılan şey yalnızca kültür mü, ekonomi mi, yoksa insanın kendisi mi? Bu soruya verilecek cevap, bir sonraki durağın kapısını aralar. Çünkü kansız kuşatmanın kalbinde, modern putçuluk yer almaktadır.
5. Modern Putçuluk: Taşsız, Tapınaksız ve Sessiz İlahlar
Modern çağın putları, tarihsel putçuluğun aksine taştan yontulmuş, tapınaklara yerleştirilmiş ve açıkça kutsanmış varlıklar değildir; bugünün putçuluğu sessiz, görünmez ve gündelik hayatın içine sızmış hâlde işler. Bu nedenle tehlikelidir. Zira modern put, insanın karşısına “ilah” olarak çıkmaz; merkez olarak yerleşir. İnsanın neye bağlandığını, ne uğruna fedakârlık yaptığını, neyi vazgeçilmez gördüğünü belirleyen her merkez, fiilen ilah işlevi görür. Kur’ân bu zihinsel eğilimi tarihsel bir sapma olarak değil, sürekli tekrar eden bir insanî zaaf olarak teşhis eder: “أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ” — “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (el-Câsiye 45/23). Buradaki ilahlaştırma, açık bir inkâr değil; yönelişin ve sadakatin yanlış merkezde toplanmasıdır.
Modern putçuluğun ilk biçimi bilginin kutsallaştırılmasıdır. Bilgi, hikmetten ve etik sorumluluktan koparıldığında, insanı aydınlatan bir araç olmaktan çıkar; kendisine itaat bekleyen bir otoriteye dönüşür. Kur’ân’ın bilgiye dair uyarısı bu nedenle sınırlayıcıdır: “وَمَا أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا” — “Size verilen ilim pek azdır” (el-İsrâ 17/85). Bu sınır bilinci kaybolduğunda bilgi, tevazu üretmez; kibir ve tahakküm üretir. Böylece bilim, insanı korumak yerine onu araçsallaştıran bir put hâline gelir.
İkinci biçim siyasal putçuluktur. Siyaset, adalet üretmesi gereken bir kamusal sorumluluk alanıyken; ideolojiyle birleştiğinde mutlak sadakat talep eden bir merkeze dönüşür. Bu durumda ilke, ahlâk ve vicdan geri çekilir; “amaç” her şeyi meşrulaştırır. Kur’ân, yeryüzünde büyüklük taslamayı ve bozgunculuğu aynı kökten görür: “تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا” — “Yeryüzünde üstünlük taslamayanlar ve bozgunculuk istemeyenler için ahiret yurdunu hazırlarız” (el-Kasas 28/83). Gücün kutsallaştığı yerde siyaset, toplumu birleştirmez; vicdanı susturur.
Üçüncü biçim menfaat putçuluğudur. Modern insan, ilişkileri giderek çıkar üzerinden kurar; insan, değer olmaktan çıkıp fayda nesnesine dönüşür. Kur’ân bu zihniyeti “aceleciliğin” ve “dünyaya yönelmenin” sonucu olarak niteler: “كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ” — “Hayır! Siz peşin olanı seviyorsunuz” (el-Kıyâme 75/20). Menfaat merkezli hayat tasavvurunda sadakat geçici, ahlâk pazarlıklıdır; put, insanın elinde tuttuğu değil, insanı elinde tutandır.
Dördüncü biçim kimlik ve kabile putçuluğudur. Kimlik, hakikatin önüne geçtiğinde; aidiyet, adaletin yerine ikame edilir. Bu durum, modern çağda etnik, ideolojik ve kültürel kimlikler üzerinden yeniden üretilmektedir. Kur’ân bu üstünlük iddiasını kesin biçimde reddeder: “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ” — “Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır” (el-Hucurât 49/13). Kimlik kutsallaştığında tevhid zedelenir; toplum parçalı sadakatler içinde çözülür.
Modern putçuluğun en tehlikeli yönü, açık bir inkâr üretmemesidir. İnsan kendisini dindar, bilinçli ve özgür sanır; fakat yönelişi, sadakati ve korkuları başka merkezler tarafından belirlenir. Kur’ân bu durumu çarpıcı bir ifadeyle özetler: “وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ” — “Onların çoğu Allah’a iman eder; fakat ortak koşarlar” (Yûsuf 12/106). Şirk, bu çağda açık bir reddiye değil; hayatın merkezini parçalayan bir alışkanlık hâlidir.
Bu nedenle modern putçulukla mücadele, heykel kırmakla değil; merkezleri sorgulamakla mümkündür. İnsan neyi vazgeçilmez görüyor, ne uğruna susuyor, ne uğruna adaleti erteliyor? Bu sorular sorulmadan tevhid yeniden inşa edilemez. Tevhid, yalnızca bir inanç cümlesi değil; hayatı tek merkezden okuma ve düzenleme iradesidir. Bu irade kaybolduğunda, kansız kuşatma tamamlanmış sayılır.
6. Son Eşik: İnsanlık Şimdi Neyle Savaşıyor?
Mikroplarla hayatta kalmayı, çelikle üretmeyi, tüfekle hükmetmeyi öğrendik. Bu tarihsel evrelerin her biri, insanın karşısına farklı bir düşman çıkardı ve her düşman, insanlığa yeni bir ders bıraktı. Ne var ki bugün gelinen noktada düşman, dışarıda ve görünür değildir. İnsanlık artık başka toplumlarla, başka ordularla ya da başka güçlerle değil; kendi ürettiği anlam boşluğu, merkez kaybı ve vicdan erozyonuyla savaşmaktadır. Bu, tarihin en zor ve en sessiz savaşıdır.
Bugünün savaşında cephe, insanın iç dünyasıdır. Silahlar, alışkanlıklar hâline gelmiş; mermiler, arzulara; işgal, tercihlere dönüşmüştür. İnsan neyi seveceğini, neye öfkeleneceğini, neyi “normal” kabul edeceğini başkasının belirlediği bir düzende yaşamaktadır. Bu yüzden savaş, fark edilmeden kazanılmaktadır. Kur’ân’ın ifadesiyle asıl kayıp, dışta değil; kalpte gerçekleşir: “فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ” — “Asıl körlük gözlerde değil, göğüslerdeki kalplerdedir” (el-Ḥacc 22/46). Kalbin körleştiği yerde insan, işgal edildiğini fark etmez.
Bu eşikte insanlığın karşı karşıya olduğu temel soru şudur: Merkez neresi? Hayat neyin etrafında dönüyor? İbadet ahlâk üretmiyor, ahlâk adalet doğurmuyor, adalet ise hayatın düzenleyici ilkesi olmaktan çıkıyorsa; savaş fiilen kaybedilmiş demektir. Çünkü artık mesele, toprak kaybı değil; insan olma kaybıdır. Tarihte ilk kez insan, kendi ürettiği hızın, hazzın ve menfaat ağlarının esiri hâline gelmiştir.
Bu son eşik, aynı zamanda bir imkân eşiğidir. Zira krizler, yalnızca çöküş değil; yeniden yön tayini fırsatı da sunar. Modern çağın kansız kuşatmasına karşı verilecek cevap, yeni silahlar üretmek değil; merkezi yeniden kurmaktır. Tevhid, burada yalnızca inanç alanına ait bir kavram değil; hayatı parçalayan bütün sahte merkezleri reddeden bütüncül bir varoluş ilkesidir. Parçalanmış sadakatleri birleştiren, hızın yerine ölçüyü, hazzın yerine anlamı, menfaatin yerine merhameti koyan bir çağrıdır.
Bu nedenle insanlık, bugün bir yol ayrımındadır. Ya hızın, hazzın ve putlaştırılmış araçların sunduğu kolay uyuma teslim olacak; ya da kalple düşünmeyi, yavaşlamayı ve yeniden insan olmayı seçecektir. Savaşın kazananı, en güçlü olan değil; merkezini koruyabilen olacaktır. Çünkü tarihin öğrettiği en sade hakikat şudur: Silahlar değişir, çağlar değişir; fakat merkezini kaybeden insan, hangi çağda olursa olsun yenilir. Ve şimdi soru, bütün açıklığıyla önümüzde durmaktadır: İnsanlık bugün gerçekten neyle savaşıyor ve bu savaşta hangi araçla seyahat ettiğinin farkında mı?