İnsan kırılganlığı, risk ve eşitsizlik karşısında sosyal yardım, merhametin değil; adaletin zorunlu bir aracı, sosyal dayanışma ise bu adaletin kurumsal ve kalıcı formudur. Bu çalışma, sosyal yardım ve dayanışmayı tarihsel, ontolojik ve hukukî boyutlarıyla ele alarak, sosyal adaletin ancak aktif ve kurumsallaşmış dayanışma üzerinden tesis edilebileceğini savunmaktadır.
1. Sosyal Yardımın Tarihselliği ve Kurumsallaşma Zorunluluğu
Sosyal yardım, insanlık tarihinde arızi bir merhamet pratiği değil; toplumların kendilerini ayakta tutmak için geliştirdikleri kalıcı bir refleks olarak ortaya çıkmıştır. İlkel topluluklardan modern devletlere kadar uzanan çizgide, her toplum karşı karşıya kaldığı sosyal risklere karşı yardım ve dayanışma mekanizmaları üretmiş; bu mekanizmalar zamanla kurumsallaşarak kolektif hafızanın parçası hâline gelmiştir. Bugün “sosyal devlet” ya da “sosyal politika” olarak adlandırılan yapılar, aslında bu tarihsel birikimin modern hukuk diliyle yeniden formüle edilmiş hâlidir.
Ancak tarihsel tecrübe göstermiştir ki sosyal yardım, kurumsal bir çerçeveye kavuşmadığı sürece, adalet üretme kapasitesine sahip değildir. Yardımın kişisel vicdana, hayırseverliğe ya da dönemsel tercihlere bırakılması, eşitsizlikleri gidermek yerine derinleştirebilir. Bu nedenle sosyal yardımın normatif anlam kazanabilmesi, onun kurumsallaşması ve hukuka bağlanması ile mümkündür. Kurumsallaşma, yardımı keyfilikten çıkarır; adaletin sürekliliğini teminat altına alır.
2. Dayanışmanın Ontolojisi: Risk, Kırılganlık ve İnsan Varlığı
İnsan, ontolojik olarak kırılgan bir varlıktır. Biyolojik sınırlılıkları, iktisadî bağımlılıkları ve toplumsal ilişkiler ağı içinde yaşaması, onu sürekli risklerle karşı karşıya bırakır. Bu nedenle dayanışma, insan için ahlâkî bir faziletten önce varoluşsal bir zorunluluktur. İnsan, tek başına var olabilen değil; başkalarıyla birlikte var olabilen bir varlıktır.
Bu kırılganlık hali, dayanışmayı tali bir tercih olmaktan çıkarır ve toplumsal düzenin merkezine yerleştirir. Dayanışmanın yokluğu, yalnızca yoksulluğu değil; güvensizliği, dışlanmayı ve toplumsal çözülmeyi de beraberinde getirir. Bu bağlamda sosyal yardım ve dayanışma, insanın zayıflığını istismar eden değil; zayıflığı toplumsal bir sorumluluğa dönüştüren mekanizmalardır. Sosyal adaletin ontolojik zemini tam da burada ortaya çıkar.
3. İmar Sorumluluğu ve Aklın Kamusal İşlevi
İnsan aklı, yalnız bireysel çıkarları maksimize etmek için değil; dünyaya düzen vermek, onu imar etmek için verilmiştir. İmar kavramı, yalnız fiziksel çevreyi değil; toplumsal ilişkileri, kurumları ve değerler sistemini de kapsar. Bu nedenle aklın kamusal işlevi, bireysel faydanın ötesine geçerek toplumsal düzenin inşasını hedefler.
Sosyal yardım ve dayanışma, bu imar sorumluluğunun somut tezahürleridir. Aklını yalnız kendisi için kullanan birey, toplumsal sorumluluktan kopar ve nihayetinde kendi varlığını da anlamsızlaştırır. Bu noktada sosyal adalet, yalnız hukuki bir ideal değil; aklın doğru kullanımının bir sonucu olarak ortaya çıkar. İmar edilmeyen bir toplumda, adalet de kalıcı olamaz.
4. Pasif Dayanışma–Aktif Dayanışma Ayrımı: Normatif Bir Çözümleme
Dayanışma, her zaman aynı düzeyde gerçekleşmez. Pasif dayanışma, bireyin hayatta kalmak için katlandığı, zorunlu ve asgarî birlikteliktir. Bu tür dayanışma, toplumsal çöküşü geciktirebilir; ancak adalet üretmez. Aktif dayanışma ise bilinçli, amaçlı ve dönüştürücü bir birlikteliktir.
Aktif dayanışma, bireyi yalnız alıcı değil; aynı zamanda sorumluluk üstlenen bir özne hâline getirir. Bu bağlamda sosyal yardım, tek yönlü bir akış değil; karşılıklı yükümlülükler doğuran bir ilişki biçimidir. Normatif açıdan bakıldığında, sosyal adalet ancak aktif dayanışma zemininde mümkün olur. Pasif dayanışma düzeni ayakta tutar; aktif dayanışma ise onu adil kılar.
5. Emek, İş Bölümü ve Adalet: Dayanışmanın Üretim Ahlâkı
Sosyal dayanışma, yalnız tüketim üzerinden değil; üretim ve emek üzerinden anlam kazanır. Toplumlar, emek seferberliği ve iş bölümü sayesinde hem ekonomik refah üretmiş hem de adalet duygusunu kurumsallaştırmıştır. Emek, bireyi topluma bağlayan en güçlü normatif bağlardan biridir.
Bu nedenle sosyal yardım, çalışmayı dışlayan değil; onu destekleyen ve tamamlayan bir mekanizma olarak kurgulanmalıdır. Dayanışma, tembelliği teşvik eden değil; insanı üretime ve katkıya yönlendiren bir ahlâk inşa etmelidir. Sosyal adalet, emekle bağını kopardığında sürdürülemez hâle gelir. Adil bir toplum, emeğin değerini koruyan ve dayanışmayı bu değer üzerine inşa eden toplumdur.
6. Sosyal Sözleşme Perspektifinden Devletin Dayanışma Yükümlülüğü
Modern devlet, yalnız güvenlik sağlayan bir aygıt değil; toplumsal dayanışmayı organize eden bir kurumsal aktördür. Sosyal sözleşme düşüncesi, bireylerin yalnız haklarını değil; karşılıklı sorumluluklarını da tanımlar. Bu bağlamda devlet, sosyal yardım ve dayanışmayı lütuf olarak değil; anayasal bir yükümlülük olarak üstlenir.
Devletin bu yükümlülüğü yerine getirmediği durumlarda sosyal adalet zedelenir ve meşruiyet krizi ortaya çıkar. Sosyal hizmetler, bu sözleşmenin pratik araçlarıdır; sosyal dayanışma ise onun ruhudur. Dayanışmanın olmadığı bir devlet düzeni, hukuken var olsa bile ahlâken eksiktir. Sosyal adalet, ancak devletin dayanışmayı kurumsal bir görev olarak benimsemesiyle kalıcı hâle gelir.