Kur’ân’ın açık beyanı nettir: “هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ” (O, sizi Müslümanlar diye adlandırdı). Buna rağmen Müslümanlar arasına atılan en büyük fitne, alt kimliklerin üretilmesi olmuştur. Alt kimlikler, tek devlet anlayışını zayıflatan; birlik yerine hizipleşmeyi, dayanışma yerine rekabeti büyüten sinsi bölünme araçları hâline gelmiştir. Bu bölünmeler masum gösterilmiş, hatta din diliyle meşrulaştırılmış; sonuçta Müslümanlar birbirleriyle uğraşırken bilim, teknoloji ve medeniyet yarışında geride kalmışlardır.
Tek kimlik ilkesi, İslâm’ın kavmiyetçiliği kaldıran ve cahiliyeyi geride bırakan kurucu devrimidir. Buna rağmen modern çağda, klasik aşiret ve kabile anlayışı yeni kavramlarla geri getirilmiş; cemaat, tarikat, parti ve ideoloji merkezli aidiyetler Müslüman üst kimliğinin önüne geçirilmiştir. Böylece cami merkezli cemaat anlayışı tahrip edilmiş; cemaat caminin dışına taşınmış; dayanışma şekle indirgenmiş, pratikten koparılmıştır. Sonuçta Müslüman bahçesinde vahşi otlar bitmiş; Müslüman, Müslümana düşman hâline getirilmiştir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, alt kimliklerin güvenli limanına sığınmak değil; tek kimlik ilkesini yeniden akide ve hayat ölçüsü yapmak, insan merkezli bir din anlayışını tekrar hâkim kılmaktır. Tek kimlik, tek devlet ve adil düzen; birlikte medeniyet kurmanın asgarî şartıdır.
1. Tek Kimliğin Kaynağı: Müslüman Kimliğinin Kur’ânî Temellendirmesi
İslâm’ın kimlik tasavvuru, tarihsel, etnik veya örgütsel aidiyetlerin toplamı değildir; vahyin bizzat inşa ettiği üst ve bağlayıcı bir kimliktir. Kur’ân’ın “هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ” (O, sizi Müslümanlar diye adlandırdı) beyanı, bu kimliğin kaynağını açıkça ilâhî iradeye bağlar. Bu adlandırma, insanın kendini hangi isimle tanımlayacağına dair nihai ölçüyü belirler. Müslüman kimliği, alt kimliklerin üzerinde bir “şemsiye” değil; alt kimlikleri hükümsüz kılan kurucu bir özdür. Şâtıbî’nin ifadesiyle dinin maksatları, insanı parçalayan aidiyetleri değil; birleştiren ortak ilkeyi tesis etmeyi hedefler; bu hedef, kimliğin vahiy merkezli kurulmasını zorunlu kılar (el-Muvâfakât, II, 397–399).
Bu Kur’ânî temellendirme, kavmiyetçiliği ve hizipleşmeyi ilkesel olarak dışlar. “إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ أَتْقَاكُمْ” (Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır) ölçüsü, üstünlüğü kimlikte değil ahlâk ve sorumlulukta arar. İbn Haldûn’un tahliline göre, kimlikler asabiyet üretmek için araçsallaştırıldığında toplum içten çözülür; ortak kimlik ise güven ve istikrar üretir (Mukaddime, I, 419–421). Bu nedenle tek kimlik ilkesi, çoğulluğu inkâr etmek değil; çoğulluğu hukuk ve adalet içinde birleştirmek anlamına gelir. Müslüman kimliği, bu birleştirici gücüyle; bireyi mezar taşındaki unvanlardan, toplumu da hiziplerin dar koridorlarından kurtarır.
2. Alt Kimlik Üretimi ve Fitne Siyaseti: Birlik Nasıl Parçalandı?
Alt kimliklerin üretilmesi, masum bir çoğulluk talebi değil; bilinçli bir fitne siyasetinin ürünüdür. Bu siyaset, Müslüman üst kimliğini görünürde korur; fakat pratikte onu işlevsizleştirir. Aşiret, kabile, cemaat, tarikat, mezhep ve ideoloji etiketleri; zamanla sadakat devşiren mikro-iktidarlar üretmiş, bu iktidarlar da Müslümanları birbirleriyle meşgul ederek ortak hedefleri unutturmuştur. Kur’ân’ın “وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا” (Parçalanıp ihtilafa düşenler gibi olmayın) uyarısı, bu sürecin ilkesel reddidir. Şâtıbî’nin tahliline göre, parçalanma dinin maksatlarını boşa çıkarır; zira maksatlar birlik ve düzen üretmeyi hedefler (el-Muvâfakât, II, 399–401).
Fitne siyaseti, yalnız toplumsal dokuyu değil; zihniyeti de hedef alır. Kavram savaşlarıyla zihinler meşgul edilirken, Müslümanlar bilim ve teknolojiyle değil birbirleriyle uğraştırılır. Bu esnada küresel güçler “atı alıp Üsküdar’ı geçer”; Müslümanlar ise kendi iç tartışmalarında enerjilerini tüketir. İbn Haldûn’un analizine göre, iç ihtilaflar asabiyeti parçalar; parçalanan asabiyet, dış müdahalelere açık hâle gelir (Mukaddime, I, 421–423). Böylece alt kimlik üretimi, yalnız bir ayrışma değil; bağımsızlık ve egemenlik kaybı doğuran bir süreçtir. Birlik bu şekilde parçalanır; parçalanan birlik, medeniyet kuramaz.
3. Kabilecilikten Cemaatçiliğe: Modern Cahiliyenin Yeni Yüzleri
Klasik dönemin kabilecilik ve aşiretçilik anlayışı, modern çağda biçim değiştirerek cemaatçilik ve hizipçilik olarak yeniden üretilmiştir. İsimler değişmiş, söylemler yumuşamış; ancak işlev aynı kalmıştır: Tek kimliği parçalamak, sadakati ilkeye değil gruba bağlamak. Bu dönüşüm, cahiliyenin sona ermesi değil; modern kavramlarla yeniden dirilmesi anlamına gelir. Kur’ân’ın “إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ” (Cahiliye hamiyetini kalplerine yerleştirdiler) ifadesi, grup hamiyetinin ilkesel tehlikesini açıklar. Şâtıbî’nin tahliline göre, hamiyet ilkeye bağlanmadığında dinin maksatları araçsallaştırılır ve birlik değil hizip üretilir (el-Muvâfakât, II, 401–403).
Modern cemaatçilik, bireye kimlik ve güç hissi vererek cazip görünür; fakat bedeli ağırdır: camiyi merkezin dışına itmek, cemaatleri caminin yerine ikame etmek. Böylece dayanışma, ibadet sonrası dağılmanın ötesine geçemez; sosyal hukuk alanında kurumsal çözümler üretilemez. İbn Haldûn’un analizine göre, paralel bağlılıklar kamusal otoriteyi zayıflatır; zayıflayan otorite ise adalet ve güvenliği eşit biçimde dağıtamaz (Mukaddime, I, 423–425). Sonuçta Müslüman bahçesinde vahşi otlar biter; iyi niyetle başlanan yollar, ümmetin üzerine düşen bir ağırlığa dönüşür. Bu tablo, modern cahiliyenin yeni yüzüdür: İlkeyi değil grubu yücelten bir dindarlık.
4. Cami Merkezli Cemaatten Cami Dışı Aidiyete: Dayanışmanın Çözülüşü
Cami, İslâm toplumunda yalnız ibadetin mekânı değil; birlik, dayanışma ve müşterek aklın merkezidir. Cami merkezli cemaat anlayışı, Müslüman kimliğini ortak bir zemin üzerinde buluşturur; sınıfı, rütbeyi ve etiketleri saf düzeninde eşitler. Ne var ki modern dönemde cemaat, caminin dışına taşınmış; cami ise yalnızca namaz kılınıp dağılan bir ritüel alanına indirgenmiştir. Bu kopuş, dayanışmayı şekilden ibarete dönüştürmüş; sosyal hukuk ve sosyal güvenlik gibi alanlarda ortak çözüm üretme kabiliyetini zayıflatmıştır. Kur’ân’ın “إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ آمَنَ بِاللّٰهِ” (Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a iman edenler imar eder) buyruğu, imarın yalnız bina değil; işlev olduğunu hatırlatır. Şâtıbî’nin tahliline göre, ibadet mekânlarının toplumsal işlevi kaybolduğunda din, hayatın merkezinden çekilir (el-Muvâfakât, II, 403–405).
Cami dışı aidiyetler ise dayanışmayı parçalı ve seçici hâle getirir. Yardım, hakka değil yakınlığa göre dağıtılır; güvenlik, hukukla değil bağlılıkla sağlanır. Bu durum, Müslümanları eşit yurttaşlar olarak değil; rakip kümeler olarak konumlandırır. İbn Haldûn’un analizine göre, dayanışmanın parçalara ayrıldığı toplumlarda kamusal adalet eşit işlemez; eşit işlemeyen adalet ise güven üretmez (Mukaddime, I, 425–427). Böylece cami merkezli cemaatten cami dışı aidiyete geçiş, sadece bir örgütlenme tercihi değil; birlikte yaşama kapasitesinin çözülüşüdür. Bu çözülüş, tek kimlik ilkesini zayıflatır; zayıflayan tek kimlik ise tek devlet ve tek hukuk idealini taşımakta zorlanır.
5. Tek Kimlik–Tek Devlet İlişkisi: Şirk Riski ve Kamusal Parçalanma
Tek kimlik ilkesi ile tek devlet anlayışı arasındaki bağ, İslâm siyaset düşüncesinin omurgasını oluşturur. Tek kimlik, kamusal alanda eşitlik ve adaletin zeminini kurarken; tek devlet, bu zemini hukuk ve güvenlikle tahkim eder. Alt kimliklerin siyasal ve kurumsal alanda meşruiyet kazanması, kamusal yetkinin parçalanması anlamına gelir. Bu parçalanma, tevhidin siyasal tercümesine yönelmiş örtük bir şirk riski doğurur; zira birden çok sadakat odağı üretir. Kur’ân’ın “إِنَّ هٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً” (Bu ümmetiniz tek bir ümmettir) beyanı, kamusal birlik için tek referans ilkesini vazeder. Şâtıbî’nin tahliline göre, kamusal alanda çoğul meşruiyet üretimi dinin maksatlarını zayıflatır; zayıflama adaletin eşit işlemesini engeller (el-Muvâfakât, II, 405–407).
Kamusal parçalanma, kısa vadede güç devşiren alt yapılar üretse de uzun vadede hukukî belirsizlik ve güvenlik boşluğu doğurur. Devlet altında devletçikler oluştuğunda, vergi, güvenlik ve yargı gibi temel alanlar sadakat testlerine bağlanır; bu da vatandaşlığı eşit bir statü olmaktan çıkarır. İbn Haldûn’un analizine göre, asabiyet temelli bölünmeler kamusal otoriteyi içten aşındırır; aşınma, dış müdahalelere açık kırılganlık üretir (Mukaddime, I, 427–429). Bu nedenle tek kimlik–tek devlet ilişkisi, ideolojik bir tercih değil; adaletin, özgürlüğün ve egemenliğin korunması için zorunlu bir ilkedir. Bu ilke ihlal edildiğinde birlik çözülür; birlik çözüldüğünde hukuk susar.
6. İnsan Merkezli Din Anlayışı: Nakıs Devletten Kâmil Devlete Geçiş
İslâm’ın özünde yer alan insan merkezli yaklaşım, devleti kutsayan değil; devleti insanı korumakla mükellef kılan bir anlayıştır. Nakıs devlet, gücü merkeze alır; kâmil devlet ise insanı. Bu ayrım, yalnız idari bir tercih değil; tevhidin hayata yansıyan ahlâkî ve hukukî ölçüsüdür. İnsan merkezli din anlayışı, bireyi alt kimliklerin sığınağına itmez; onu eşit yurttaş olarak kamusal alana taşır. Kur’ân’ın “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ” (Andolsun, Âdemoğullarını şerefli kıldık) beyanı, devletin meşruiyetini insan onurunu koruma şartına bağlar. Şâtıbî’nin tahliline göre, dinin maksatları insanın canını, aklını, neslini ve malını korumayı hedefler; bu koruma kurumsal kapasite olmadan sağlanamaz (el-Muvâfakât, II, 407–409).
Nakıs devlet anlayışı, alt kimliklere alan açarak kamusal gücü parçalar; kâmil devlet ise tek kimlik ilkesini esas alarak kamusal alanı eşitlik ve liyakatle düzenler. Bu geçiş, sloganlarla değil; eğitimden yargıya, sosyal politikadan güvenliğe uzanan bütüncül reformlarla mümkündür. İbn Haldûn’un analizine göre, insan merkezli olmayan devletler kısa vadede itaat üretse de uzun vadede sadakat üretemez; sadakat üretmeyen yapı ise istikrar sağlayamaz (Mukaddime, I, 429–431). Dolayısıyla kâmil devlete geçiş, tek kimlik ilkesinin kurumsallaşmasıyla; tek kimliğin kurumsallaşması ise insanı merkeze alan bir din ve devlet tasavvuruyla gerçekleşir.
7. Kapitalizm, Kimlik Erozyonu ve Medeniyet Kaybı: Tek Kimlikle Yeniden İnşa
Modern çağın en derin tahribatlarından biri, kapitalizmin kimliği metalaştırmasıdır. Kimlik, ilke olmaktan çıkıp çıkar aracı hâline geldiğinde Müslüman kimliği, alt kimliklerin rekabet alanına düşer; tevhid, söylemde yüceltilip pratikte etkisizleşir. Bu süreçte birey, mal ve güç biriktirmeyi varoluşun ölçüsü sanır; din ise “cari” bir meşruiyet diline indirgenir. Kur’ân’ın “أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ” (Çokluk yarışı sizi oyaladı) ikazı, bu oyalanmanın yalnız ahlâkî değil, medeniyet kurma kabiliyetini felç eden bir sonuç doğurduğunu haber verir. Şâtıbî’nin tahliline göre maksatlar tersine döndüğünde din, insanı yüceltmez; insan dini araçsallaştırır; böyle bir zeminde ilke, kurum üretmez (el-Muvâfakât, II, 409–411).
Bu yüzden çıkış yolu, tek kimliği yeniden ilke ve hayat ölçüsü yapmaktan geçer. Tek kimlik; tek hukuk ve tek kamusal düzenle birlikte, toplumun enerjisini iç rekabete değil bilime, üretime ve adalete yönlendirir. İbn Haldûn’un tahlili açıktır: Kimlik erozyonunun yaşandığı toplumlar içten çözülür, dış etkilere açık hâle gelir; buna karşılık ortak kimlik etrafında birleşen toplumlar istikrar ve terakki üretir (Mukaddime, I, 431–433). Tek kimlikle yeniden inşa, dışlayıcı bir daralma değil; insanı merkeze alan, hukuku önceleyen ve ortak geleceği koruyan tevhidî bir toparlanmadır. Medeniyet, ancak bu toparlanmayla ayağa kalkar; tevhid de ancak bu zeminde hayata hükmeden ilke olur.
Kaynak: Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı resmi internet sosyal medya hesabı