Tevhidin Terazisi: Toplumsal Adaletin Kaybolan Ölçüsü

Tevhid, salt bir iman cümlesi ya da bireysel inanç beyanı değildir; insan, toplum ve iktidar ilişkilerini kuşatan bütüncül bir hayat nizamıdır.

Abone Ol

Tevhid Bir Cümle Değil, Bir Düzen İddiasıdır: Tevhid, her şeyden önce normatif bir reddiyedir: İnsanın insana ilahlaştığı, gücün hak üretme yetkisi kazandığı, ayrıcalığın meşruiyet kategorisine dönüştürüldüğü bütün beşerî düzen tasavvurlarının ilkesel reddi. Bu reddiye, yalnızca metafizik düzlemde bir inkâr değil; adalet, hakkaniyet ve sorumluluk ekseninde yeniden kurulmuş bir toplumsal düzenin zorunlu epistemik ve ahlâkî öncülüdür. Mekke bağlamında tevhidin sarsıcı etkisi, Allah’ın varlığını ilan etmesinden değil, hüküm yetkisinin Allah’a aidiyetini sosyal, hukukî ve siyasî alana taşımaya talip olmasından kaynaklanmıştır; nitekim Kur’ân, müşrik toplumun Allah’ı yaratıcı olarak kabul ettiğini, ancak bu kabulü normatif ve kurucu bir ilkeye dönüştürmeyi reddettiğini açıkça kaydeder (Lokmân 31/25).

Bu sebeple tevhid, yalnızca yanlış inanç biçimlerini değil; ilahlaştırılmış insan tipini, kutsallaştırılmış iktidar yapısını ve dokunulmazlık zırhına büründürülmüş çıkar ilişkilerini hedef alır. Tevhid, bireysel dindarlığı tanımlayan soyut bir iman beyanı değil; toplumsal ilişkileri, hukuk düzenini ve iktidarın sınırlarını adalet ilkesi etrafında yeniden inşa eden kurucu bir normlar sistemidir. Bu anlamda tevhid, kimsenin kimseye kul olmadığı, üstünlüğün güç, servet ya da statüde değil, adalete sadakatte ölçüldüğü hakça bir düzen iddiasıdır.

1. Tevhidin Esası: Hiç Kimsenin Hiç Kimseye Üstün Olmadığı Bir Düzen

Tevhid, insan ilişkilerinde mutlak eşitlik iddiası değil; mutlak üstünlük vehminin reddidir. Kur’ân’ın hedef aldığı şey, farklılıkların varlığı değil, bu farklılıkların tahakküm aracına dönüştürülmesidir. Soyun, servetin, gücün, statünün ve cinsiyetin hukuk üretme yetkisi kazanması, tevhidin reddettiği temel sapmadır. Bu nedenle Kur’ân, insanları hiyerarşik sınıflara ayıran bütün toplumsal düzenekleri ilkesel olarak geçersiz sayar ve üstünlüğü ahlâkî sorumluluk bilincine bağlar: “Allah katında en üstün olanınız, en takvalı olanınızdır” (Hucurât 49/13).

Takva burada bireyin iç dünyasına hapsedilmiş bir dindarlık hâli değildir; Allah hakkı ile kul hakkını birlikte gözeten, gücü sınırlayan ve adaleti merkeze alan bir bilinçtir. Tevhid, üstünlüğü ontolojik bir ayrıcalık olmaktan çıkarır; hukukî ve ahlâkî bir yüke dönüştürür. Güç sahibi olmayı değil, güce karşı sorumluluk taşımayı esas alır. Bu yönüyle tevhid, yalnızca inanç alanını değil, toplumsal ilişkilerin tamamını düzenleyen kurucu bir ilkedir.Bu nedenle tevhid, hukukun metafizik teminatıdır. Hakkın güç doğurduğu değil, gücün hakla sınırlandığı bir düzen tasavvur eder. Tevhidin bu sınır koyucu vasfı kaybolduğunda, hukuk güçlünün iradesine; din ise tahakkümün meşrulaştırıcı diline dönüşür. Tevhid, tam da bu dönüşümü engelleyen ilkesel eşiği temsil eder.

2. Kadın–Erkek İlişkisinde Tevhid: Tahakkümün Reddi, Dengenin Tesisi

Tevhid, kadın–erkek ilişkisini biyolojik farklılıklar üzerinden kurulan bir üstünlük hiyerarşisinin konusu olmaktan çıkarır ve bu ilişkiyi adalet ekseninde yeniden tanımlar. Câhiliye düzeninin kadını ya bütünüyle görünmez kılan ya da mülk statüsüne indirgeyen yaklaşımı, tevhidin en sert biçimde reddettiği yapısal sapmalardan biridir. Tevhid, kadını korunmaya muhtaç bir nesne olarak değil; hak ve sorumluluk sahibi bir hukuk öznesi olarak konumlandırır. Kur’ân’ın “Kadınların lehlerine olan haklar kadar, aleyhlerine olan sorumlulukları da vardır” hükmü (Bakara 2/228), bu dönüşümün merkezinde yer alır.

Bu ifade, mutlak bir eşitlik iddiası değil; karşılıklılık ve dengeye dayalı bir adalet anlayışıdır. Tevhid, ne erkeği kadının üzerinde bir tahakküm makamı olarak tanır ne de cinsiyet farkını adaletsizliğin gerekçesi hâline getirir. Hz. Peygamber’in “Kadınlar erkeklerin eş ve muhatabıdır” beyanı (Ebû Dâvûd, Tahâret, 94), bu dengeyi ahlâkî bir ilke hâline taşır. Böylece kadın–erkek ilişkisi, güç mücadelesinin değil, sorumluluğun ve hakkaniyetin alanı olarak yeniden kurulur. Tevhidin bu alandaki belirleyici yönü, cinsiyet üzerinden üretilen bütün kutsallık ve ayrıcalık iddialarını geçersiz kılmasıdır. Ne erkeklik ontolojik bir üstünlük üretir ne de kadınlık eksiklik gerekçesi sayılır. Tevhid, tahakkümü reddeder; adaleti ikame eder. Bu ilke zedelendiğinde aile kurumu dahi bir merhamet alanı olmaktan çıkar, iktidarın en küçük ölçekli tezahürüne dönüşür.

3. Zengin–Fakir İlişkisinde Tevhid: Mülkün Putlaştırılmasına Karşı Hak İlanı

Tevhid, mülkiyetin mutlaklaştırılmasını ve servetin ilahlaştırılmasını kökten reddeder. Çünkü tevhid nazarında mülk, sahibinin değil; emanetçisinin elindedir. Servetin hukuk üretme yetkisi kazanması, tevhidin reddettiği en temel sapmalardan biridir. Bu sebeple Kur’ân, fakirin payını zenginin merhametine bırakmaz; açıkça bir hak olarak tanımlar: “Onların mallarında isteyenin ve mahrumun hakkı vardır” (Zâriyât 51/19). Bu hüküm, sosyal adaleti hayırseverlik söyleminden kurtaran kurucu bir ilkedir.

Tevhid, zenginliği bir ayrıcalık alanı değil, ağır bir sorumluluk yükü olarak tanımlar. Fakir ise edilgen bir yardım nesnesi değil, hakkın doğrudan muhatabıdır. Bu çerçevede sadaka, lütuf değil; gecikmesi zulüm olan bir borç niteliği kazanır. Tevhid, serveti meşrulaştırmaz; serveti adaletle sınar. Böylece toplumsal denge, kişisel iyilik duygularına değil, hukuki ve ahlâkî yükümlülüklere bağlanır. Mülkün putlaştırıldığı toplumlarda adalet, vicdana havale edilir; vicdanın sustuğu yerde ise zulüm kurumsallaşır. Tevhid, tam da bu noktada müdahil olur ve servetin sınırını çizer. Zengin–fakir ilişkisi, merhametin keyfîliğine değil, hakkın bağlayıcılığına dayanır. Bu bağlayıcılık ortadan kalktığında, toplum yalnızca gelir dağılımını değil, adalet fikrini de kaybeder.

4. Emek–Sermaye Ve İşçi–İşveren İlişkisinde Tevhid: Adaletin İktisadı

Tevhid, iktisadî ilişkilerde emeği merkeze alır; çünkü emek, insan onurunun görünür ve ölçülebilir tezahürüdür. Sermayenin kendi başına değer ve meşruiyet üretmesi, tevhidin reddettiği temel sapmalardan biridir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in “İşçinin ücretini teri kurumadan verin” buyruğu (İbn Mâce, Rühûn, 4), yalnızca ahlâkî bir tavsiye değil, emeği koruyan ilkesel bir hukuk beyanıdır. Tevhid, emeğin karşılığını geciktirmeyi ya da keyfîleştirmeyi açık bir adaletsizlik olarak görür.

Faiz yasağı da bu bağlamdan bağımsız değildir. Faiz, emeğin değil paranın çoğaldığı; riskin değil güvencenin kazanç doğurduğu bir düzen kurar. Kur’ân’ın “Ne zulmedin ne de zulme uğrayın” ilkesi (Bakara 2/279), iktisadî ilişkilerde adaletin sınırını çizer. Tevhid, kazancın miktarını değil, hangi yolla elde edildiğini esas alır. Meşruiyet üretmeyen kazanç, tevhid nazarında değersizdir. Bu çerçevede işçi–işveren ilişkisi, taraflardan birinin diğerine tahakküm kurduğu bir alan değil; hak ve sorumluluğun dengelendiği bir emanet ilişkisidir. Tevhid, sermayeyi ortadan kaldırmaz; sermayeyi sınırlar. Emek ile sermaye arasındaki denge bozulduğunda ortaya çıkan şey üretim değil, sistematik zulümdür. Tevhid, adaletin iktisadını tam da bu noktada tesis eder.

5. Devlet–Vatandaş İlişkisinde Tevhid: İktidarın Sınırı

Tevhid, devleti kutsamaz; iktidarı ontolojik bir hak olarak tanımaz. Çünkü tevhid nazarında mutlaklık yalnızca Allah’a aittir ve bu mutlaklığın beşerî iktidarlara devri, doğrudan bir sapma olarak kabul edilir. Yönetim, ayrıcalık değil; ağır bir emanet sorumluluğudur. Kur’ân’ın “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” hükmü (Nisâ 4/58), iktidarın kaynağını değil, sınırını tanımlar. Devlet, varlık sebebini güçten değil, adaletten alır.

Bu çerçevede tevhid, ne sınırsız otoriteyi ne de başıboş özgürlük anlayışını meşru görür. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki, tahakküm ile itaat arasına sıkıştırılamaz. Tevhid, iktidarı hukuka; hukuku ise adalete bağlar. Adalet üretmeyen bir devlet, düzen kurmuş sayılmaz; yalnızca zor aygıtı işletir. Bu noktada tevhid, siyasî gücü meşrulaştıran değil, onu sürekli denetim altında tutan ilkesel bir ölçü vazifesi görür. İktidarın kutsallaştırıldığı toplumlarda hukuk, gücün diline dönüşür; vatandaş ise özne olmaktan çıkar. Tevhid, tam da bu dönüşümü engeller. Devleti ilahlaşmaktan, bireyi kul olmaktan korur. Bu denge kaybolduğunda ortaya çıkan şey, ne düzen ne de istikrardır; yalnızca kurumsallaşmış bir adaletsizliktir.

Sonuç: Tevhid, Eşit Bireyler Olarak Adil Yaşamaktır

Tevhid, salt bir iman cümlesi ya da bireysel inanç beyanı değildir; insan, toplum ve iktidar ilişkilerini kuşatan bütüncül bir hayat nizamıdır. Bu nizam, insanın insana kul olmasını, gücün hak üretmesini ve ayrıcalığın meşruiyet kaynağı hâline gelmesini ilkesel olarak reddeder. Kur’ân’ın tevhid öğretisi, üstünlüğü servet, cinsiyet, statü ya da iktidar gibi değişkenlere değil; adalet bilincine ve sorumluluk ahlâkına bağlamıştır (Hucurât 49/13). Bu yönüyle tevhid, yalnızca metafizik bir kabul değil; hukukî ve toplumsal düzeni kuran normatif bir ilkedir.

İslâm hukuk düşüncesinde bu ilke, adaletin şeriatın nihai maksadı olduğu fikriyle sistematik hâle getirilmiştir. İbn Kayyim’in açık ifadesiyle, adaletin bulunduğu her yer, şeriatın maksadının gerçekleştiği yerdir; zulmün bulunduğu bir alanın ise şeriatla ilişkilendirilmesi mümkün değildir (İbn Kayyim el-Cevziyye, İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, III, 3–5). Bu yaklaşım, hukuku şekilci normlardan ibaret görmeyen; onu adaletle anlamlandıran klasik usûl geleneğinin özünü yansıtır. Tevhid, tam da bu noktada hukuku güç karşısında koruyan metafizik teminat işlevi görür. Bugün kaybedilen şey iman cümleleri değildir; kaybedilen, tevhidin terazisidir. Terazi bozulduğunda adalet şaşar; adalet şaştığında hukuk sessizleşir; hukuk sustuğunda ise vicdan kamusal alandan çekilir. Vicdanını kaybeden toplumlar, yalnızca adaleti değil, kendi varlık gerekçelerini de yitirirler. Tevhid, bu çözülmeye karşı hem ahlâkî hem hukukî hem de siyasal bir direnç hattıdır.