prof-dr-hadi-sağlam-2

CEHALETİN TAHSİLİNİN FATURASINI MI ÖDÜYORUZ.

Hangi virüs daha tehlikeli? Hangi virüs daha tehlikeli?

Maddi üretim yerine kutsal üretime mi geçtik bilemiyorum.

Bugün mevcut bilgilerin ezberletilmesi, böylece bilim yapılacağına inanılmasıçok gariptir. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiği bir dünyada biz Müslümanlar hala sürünüyoruz. Birbirimizle uğraşmaktan teknik ve teknolojiye sahip de olamadık. Bugün işte Gazze’de olduğu gibi bir bir ölüyoruz. Bilim adına malumu tekrarlayıp duruyoruz. Adeta cehaletin tahsilini yapıp yolumuza devam ediyoruz. Hiç de kendimize gelmiyoruz. Öyle bir hale geldik ki insanlar zamanla nesilden nesile aktarılan geleneği bile kutsallaştırabiliyor.

Öyle ki geleneğe duyulan saygı nesilden nesile aktırılıp sonunda kutsallaştırılıyor. Bugün maazallah ne kadar da kutsal üretimimiz oluşmuştur. Maddi üretimi terk ettik, kutsal üretime mi başladık bilemiyorum. Her yanımız kutsallarla doldurulmuştur. Kutsal kavramlar, kutsal topraklar, kutsal görevler, kutsal insanlar, kutsal mekânlar ve kutsal kitaplar vb. Oysa bir tane kutsal kitabımız var idi. Kutsallar üreterek zengin olmaya mı çalışıyoruz bilemiyorum. Mukaddes ve mübarek olma ayrı bir niteliktir. Yoluna can verilebilecek, dokunulmaması gereken aşkın niteliği sahip olan değerlerimiz vardır. Bu bağlamda kutsal ile kutsal olmayanın birbirinden ayrılması gerekmektedir. İnsanların aşkın değerlerinin erozyona uğramaması için bu konuda daha ihtiyatlı davranmamız gerektiği açıktır.

Hayatta kutsal sayılan değerlerin yanında, kutsal sayılan mekânlar da vardır. Öyle ki kutsalı aşkına bağlamak onu gizemli kılmaktır. Keza kutsallık atfedilen değerler de vardır. Değerler dünyamızda sabit olanlarla, zamansal olanları yerli yerine koyamazsak bir zaman sonra esas değer görmesi gereken kutsal değerlerimiz bile itibar kaybına uğrayabilir. Bugün Siyonizm ve haçlı ruhu, İslam’a saldırıyor. Kutsal mabet tanımıyor. Camide masum insanlara kurşun sıkıyor. Kutsal kitabımızı yakıyor. Müslümanlar olarak teknolojik güce sahip olamadığımız için başımız öne eğik geziyoruz. Değerlerimize küfredilirken biz birbirimizle uğraşıyoruz.

Bugün kutsallık atfedilen sevgi, para ve fikirler birer değer olarak görülüyor.  Değer dünyamızı sevgi mi yoksa para veya akıl mı yönetsin dersiniz? Bu mücadele, ilk dönem toplumlarından beri hala da tartışıla gelmiştir. Bazıları dünyanın bir sevgi yolculuğu olduğuna inanırlar. Sevginin aşamadığı engelin olmadığına, sevdiğine teslim olmanın erdemliliğine, sevginin iyileştirmeyeceği hastalığın bulunmadığına, sevgi toplumu kurmanın özlemine, sevginin her daim içselleştirilmesinin gerektiğine inanırlar.

Bazı topluluklarda kutsallığı parada gördüler. Parayı güç kabul ettiler. Paranın açamadığı kapının olamayacağına inandılar. Paraya tanrısal güç atfettiler. Gücün üstün olduğuna inandılar. Hakkı değil kuvveti hâkim yaptılar. Allah’ın hâkimlerin hâkimi olduğunu unuttular. Sevgiye kutsallık atfedenler ise sevgi kültürünü, korku kültürüne tercih ettiler Bunlar, sevgiyle yollar aştılar. Sevgiyle kervan dizdiler. Sevgiyle yenen yemekte, sevgiyle gidilen yolda, sevgiyle içilen suda anlam buldular. Desene Resulünü sevenler hep ona göre pozisyon aldılar. Onun gibi giyindiler, onun gibi yürüdüler, onun gibi su içtiler, sevgilinin hoşnutluğunu kazanmak için ona benzemeye çalıştılar.

Sevgiliye yaklaşmanın, onun beğenisini kazanmanın Rablerinin rızasını kazanmanın doğru olduğuna inandılar. Gücün sevgide olduğuna inandılar. Sevginin aşamadığı engelin olamayacağına iman ettiler. Desene sevgi ve aşk toplumu oluştu. Öyle ki onlar, O kokmayan güle bakmazlardı. O olmayan baharı istemezlerdi. Onsuz doğan güneşi, Onu yazmayan kalemi ve kâğıdı istemezlerdi. Bunlar, Ondan başka kimseye ne SEVGİLİ ne de EFENDİ (edep yahu)demediler. Onu öyle sevdiler ki onsuz cihanı bile istemediler.

Parayı güç kabul eden ve onu kutsayan, ona değer atfeden, dertlerine derman sanan toplumlarda oluştu. Zamanla fikirlerin kutsallığına inanan toplumlar bile oluştu. Oysa düşünce ve fikirler hayatın ortak değerleridirler. Fikirler hayatın ortak para birimi gibidir. Fikirler algımızı belirleyen unsurlardır. Büyük zihinlere ait düşünceler bazen birden, bazen da olgunlaşarak, bazen da geliştirilerek bir mahiyet ve terakki kazanır. Desene fikirler çimler gibidir. Güneş ister, yağmur ister, sulandıkça büyürler. Çiğnendikçe gelişir ve mukavemet bulurlar.

Evet, tarihten günümüze  örf ve adetler, hoş ve faydalı olanın sürdürülmesidir. Bu örf ve adetler, adeta kendilerini toplum içerisinde kanıtlamış ve test edilmiş örf ve adetler sayılabilirler. Hani derler ya bugün hangi İslamdan bahsediyorsunuz. Teolojik İslam mı,  siyasal İslam mı, kültürel İslam mı? Bu üç İslam anlayışından hangisi İslamdır bilemiyorum. Herkes filin bir yerinden tutmuşa benziyor. 

Akıllarımıza faydasız bilgilerin zararlarını göremedik. Bu bağlamda irademizi de terbiye edemedik.  Akılların tevhidi meşveretini de kuramadık. İşte bugün yeryüzü geniş olmasına rağmen bizlere dar geliyor. Bir yaralı kuş gibi çaresiz dua eden anaları görüyoruz. Anaların yüzüne bakıp merhamet dileyen yavruları görüyoruz. Arşın altında gezip dolaşmaya utanıyoruz. Avcı bu Gazze’yi sen mi yarattın diyecek kadar lanet olsun diyoruz. Tohumlar susayınca toprağı gök emzirir. Ağaçlar susayınca Yaprağı kök emzirir bilesiniz. Binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete. Saygılarımla. Prof Dr Hadi Sağlam