Erzincan’da kamuoyunda sıkça tartışılan “üç Cuma namazını terk eden Müslüman” konusu, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi (EBYÜ) İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hadi Sağlam’ın değerlendirmeleriyle ilmî ve dinî bir zeminde ele alındı.
Prof. Dr. Sağlam, Cuma namazının Kur’ân-ı Kerîm’de iman edenleri doğrudan muhatap alan bağlayıcı bir ibadet olduğunu belirterek, bu emrin bireysel tercih alanının ötesinde, Müslüman toplumun ortak sorumluluğunu ifade ettiğini söyledi. Cuma gününün, sadece bir ibadet vakti değil; toplumsal bilinç, birlik ve manevî farkındalığın yenilendiği özel bir zaman dilimi olduğuna dikkat çekti.
Kur’ân’da Cuma namazının farziyetinin açıkça ortaya konulduğunu, ancak bu ibadetin kimler için hangi şartlarda geçerli olduğuna dair ayrıntıların sünnetle şekillendiğini ifade eden Sağlam, bu yöntemin İslâm hukukunun temel işleyiş biçimlerinden biri olduğunu vurguladı.
Cuma namazının mazeretsiz ve bilinçli şekilde terk edilmesinin dinî açıdan ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirten Prof. Dr. Sağlam, hadislerde yer alan “üç Cuma” vurgusunun dinden çıkmayı değil, ibadet bilincinin zayıflaması ve manevî duyarlılığın körelmesi tehlikesine işaret ettiğini dile getirdi.
Prof. Dr. Hadi Sağlam, Cuma namazının Müslüman bireyi toplumla buluşturan yönüne dikkat çekerek, bu ibadetin ihmal edilmesinin sadece bireysel değil, toplumsal düzeyde de bir bilinç kaybına yol açabileceğini ifade etti.
Bu alan, klasik usûl literatüründe “tahsis” olarak ifade edilse de, günümüz hukuk diliyle bakıldığında, Resûlullah’ın (s.a.s.) bu konudaki söz ve uygulamaları ibadet alanına ilişkin peygamberî bir yasal düzenleme mahiyetindedir. Sünnet, Kur’ân’da vazedilen bu genel normu iptal etmeksizin, ifa yükümlülüğünü mazeret, imkân ve toplumsal şartlar çerçevesinde somutlaştırmış; böylece farzı fiilen taşınabilir ve adil hâle getirmiştir. Buradaki tahsis, hitabın kapsamını daraltmak değil; yükümlülüğün zulme dönüşmesini engellemek, ibadetin maksadını muhafaza etmektir. Dolayısıyla cuma namazına ilişkin tartışmalar, farziyetin kendisi üzerinden değil; bu farziyetin nasıl, kimler için ve hangi şartlarda ifa edileceği sorusu üzerinden yürütülmelidir.
Bu çerçevede Resûlullah’ın (s.a.s.) “üç cumayı terk” hadisi, çoğu zaman koparıldığı bağlamdan bağımsız biçimde okunmuş; tehdit merkezli bir dindarlık söyleminin malzemesi hâline getirilmiştir.
Hâlbuki söz konusu hadis, açık biçimde sedd-i zerâiʿ kabilindendir ve terğîb–teşvik amacı taşır. Resûlullah (s.a.s.), cuma gününü Müslümanların birleşme, yüzleşme ve toparlanma günü olarak görmekte; mazereti bulunmayanların bu ortak zeminden kopmasını istememektedir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: “مَنْ تَرَكَ الْجُمُعَةَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ تَهَاوُنًا بِهَا طُبِعَ عَلَىٰ قَلْبِهِ” – “Kim cuma namazını hafife alarak üç defa terk ederse kalbi mühürlenir” (Ebû Dâvûd, Sünen, Cumʿa, 105; Tirmizî, Câmiʿ, Cumʿa, 7). Metindeki belirleyici kayıt “تَهَاوُنًا”dır. Hedeflenen şey, mazeret değil; cuma bilincinin aşınmasıdır. Bu hadisin maksadı, cumaya gelmeyeni dışlamak değil; cuma etrafında dağılmayı önlemektir.
Ne var ki günümüzde cumaya katılımın azalması, Resûlullah’ın muhatap aldığı bu zihniyetle birebir örtüşmemektedir. Bugün cumaya gelmeyen bazı zümreler, ibadeti hafife aldıkları için değil; cumanın mahiyetinin değiştiğine inandıkları için mesafe koymaktadır. Hutbelerin uzaması, bir kitap parçasının irtibat kurulmadan okunması, siyasî ve ideolojik metinlere dönüşmesi, dar zaman aralıklarına sıkıştırılmış cuma düzeni, bu ibadeti hayatı taşıyan bir buluşma olmaktan çıkarmıştır. Oysa cuma günü, Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar için bir tatil bilinci taşımaktaydı: temizlenilen, güzel koku sürülen, en güzel elbiselerin giyildiği; iki rekâtlık kısa ama derin bir ibadetin ardından insanların dertlerini konuşabildiği, hayatı paylaştığı bir gündü. Bugün aranan cuma da tam olarak budur. Bu sebeple “üç cumayı terk” hadisini, mevcut şartlar altında cumaya gelmeyen herkesi mahkûm eden mutlak bir tehdit olarak okumak, hem hadisin maksadına hem de tarihsel tecrübeye aykırıdır. Emevîler döneminde hutbelerin uzatılarak siyasî bir araca dönüştürülmesi, insanların cumadan soğumasına yol açmış; bu durum klasik kaynaklarda açıkça eleştirilmiştir. Dolayısıyla problem, her dönemde “cumaya gelmeyen insanlar” değil; cumanın neye dönüştürüldüğü problemidir. Resûlullah’ın çağırdığı cuma ile bugün insanların kaçındığı cuma arasındaki fark görülmeden, ne bu hadis doğru anlaşılabilir ne de cuma ibadeti ihya edilebilir.
1. KUR’ÂN’DA CUMA EMRİNİN HUKUKÎ STATÜSÜ (Genel Norm, Müşterek Hitap ve Teklif–İfa Ayrımı)
Kur’ân-ı Kerîm’de cuma namazına ilişkin emir, “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا / ey iman edenler” hitabıyla vazedilmiş olup, bu hitap cinsiyet, statü veya sosyal rol ayrımı içermeyen “تَكْلِيفٌ عَامّ / müşterek teklif” mahiyetindedir (el-Cumʿa 62/9). Bu yönüyle cuma emri, kadın–erkek ayrımı yapmaksızın iman vasfını taşıyan herkesi kapsayan “عُمُومُ الْخِطَاب / hitabın umumiliği” ilkesine dayanır. Kur’ân burada cuma namazını bireysel bir tercih alanına bırakmamış; onu İslâm toplumunun ortak bilinç ve birlik zemini olarak konumlandırmıştır. Ancak bu emir, usûl-i fıkıh terminolojisiyle ifade edilecek olursa, hükmün aslını vazeden “genel norm” niteliğindedir; ifa şartlarını ayrıntılandıran bir düzenleme değildir.
Bu noktada “التكليف / yükümlülük” ile “الأداء / ifa” arasındaki ayrım belirleyici hâle gelir. Usûl geleneğinde müşterek hitap, her muhatap için her şart altında fiilî ifa zorunluluğu doğurmaz; ifa yükümlülüğü “الاستطاعة / fiilî imkân”, “المصلحة / maslahat” ve “الرخصة / ruhsat” ilkeleriyle sınırlandırılır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, I, 176–179). Kur’ân’ın cuma emrini bu ayrıntılara girmeden vazetmesi, hükmün soyutluğundan değil; norm ile uygulama alanı arasındaki ayrımı bilinçli biçimde muhafaza etme iradesinden kaynaklanır. Aksi hâlde cuma, hukuken değil fiilen taşınamaz bir yükümlülüğe dönüşür.
2. SÜNNETİN TAHSÎS EDİCİ FONKSİYONU (Genel Normun Yasal Düzenleme ile Sınırlandırılması)
Sünnet, Kur’ân’ın vazettiği genel normu iptal eden değil; onu “تَخْصِيصٌ تَشْرِيعِيّ / düzenleyici tahsis” yoluyla uygulanabilir kılan asli kaynaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.), cuma yükümlülüğünün ifa bakımından kimler için fiilen bağlayıcı olmadığını şu hadiste açık biçimde belirlemiştir: “الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَىٰ كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ، إِلَّا أَرْبَعَةً: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ” – “Cuma namazı, cemaatle eda edilmek üzere her Müslüman üzerine bir haktır; ancak köle, kadın, çocuk ve hasta bundan müstesnadır” (Ebû Dâvûd, Sünen, Cumʿa, 106; ayrıca bk. Nevevî, el-Mecmûʿ, IV, 492). Hadiste yer alan “dört kimseye cuma namazı farz değildir” ifadesinin, kadınlar bakımından özel hâllere—özellikle hayız durumuna—ilişkin bir ruhsatı işaret ettiği, ancak bu sınırlı mazeretin tarihsel süreçte genelleştirilerek kadınların tamamının cuma namazına iştirak yükümlülüğünün bulunmadığı şeklinde yanlış bir kabule dönüştürüldüğü iddia edilmektedir.
Hadiste sayılan bu istisnalar, Kur’ân’daki müşterek hitabın kapsamını daraltmak anlamına gelmez; bilakis ifa yükümlülüğünün ruhsatla hafifletilmesini ifade eder. Zira burada söz konusu olan şey, teklifin düşmesi değil; ifa zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Usûl geleneğinde bu ayrım, farzın özünü koruyarak mükellefi fiilî zorluktan muhafaza etmeyi amaçlar. Ne var ki tarihsel pratikte bu ruhsat alanı, özellikle kadınlar bakımından, zamanla yükümlülükten muafiyet hatta fiilî dışlama şeklinde okunmuş; böylece sünnetin kolaylaştırıcı tahsisi, maksadının aksine daraltıcı bir uygulamaya dönüşmüştür. Burada kadınların istisna edilmesi, onların dinî hitabın dışında bırakılması değildir. Aksine bu istisna, “التخفيف في الأداء / ifada kolaylaştırma” ilkesinin bir tezahürüdür. Ancak tarihsel süreçte bu ruhsat, “إسقاط التكليف / yükümlülüğün düşmesi” gibi okunmuş; ardından fiilî dışlamaya dönüşmüştür. Böylece sünnetin tahsis edici fonksiyonu, maksadının tam tersine kullanılarak, kamusal ibadetten uzaklaştırıcı bir pratiğe evrilmiştir.
Cuma namazı bakımından kadınlara ilişkin tartışmalarda tarihsel süreçte ciddi bir istikamet kayması yaşanmıştır. Kur’ân ve sahih sünnette, dinî emir ve yasaklara muhatap olma açısından kadın ile erkek arasında asli bir farklılık bulunmamasına rağmen, kadınların cuma gibi sosyal içerikli ibadetlere iştiraki meselesi, fıkhî ruhsat alanından çıkarılarak sosyo-kültürel kabuller üzerinden yeniden inşa edilmiştir. Oysa naslarda kadınlara tanınan istisna, teklifin kaldırılması değil; ifa yükümlülüğünün ruhsatla hafifletilmesi mahiyetindedir. Bu ruhsat, fıtrî ve pratik zorlukları dikkate alan kolaylaştırıcı bir düzenleme iken, zamanla kadınların kamusal ibadet alanından fiilen dışlanmasına zemin hazırlayan yasaklayıcı bir algıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ne Kur’ân’ın müşterek hitap anlayışıyla ne de Hz. Peygamber’in kadınların mescid hayatına katılımını teşvik eden uygulamalarıyla bağdaşmaktadır. Dolayısıyla problem, kadınların cuma namazına iştirak etmemesinden ziyade, onlara tanınan ruhsatın kapsamının daraltılarak sosyal bir mahrumiyete dönüştürülmesidir. Bu yanlış okuma, dinin değil; din adına üretilmiş sosyo-kültürel kabullerin sonucudur ve cuma bağlamında kadınların konumu, bu ayrım gözetilmeden sağlıklı biçimde değerlendirilemez.
3. “ÜÇ CUMAYI TERK” HADİSİNİN METİN TAHLİLİ (“تَهَاوُنًا” Kaydı ve Nitelikli Terk Kavramı)
“Üç cumayı terk” hadisinin merkezinde yer alan ifade şudur: “مَنْ تَرَكَ الْجُمُعَةَ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ تَهَاوُنًا بِهَا طُبِعَ عَلَىٰ قَلْبِهِ” – “Kim cuma namazını hafife alarak üç defa terk ederse kalbi mühürlenir” (Ebû Dâvûd, Sünen, Cumʿa, 105; Tirmizî, Câmiʿ, Cumʿa, 7). Hadiste hükmün kapsamını tayin eden asli unsur, açık biçimde yer alan “تَهَاوُنًا / hafife alma” kaydıdır. Usûl-i fıkıhta kayıtlı lafızlar, mutlak ifadeleri tahsis eder ve hükmün illetini belirler; bu sebeple söz konusu terk fiili, salt gerçekleşmiş olması bakımından değil, farzı bilinçli biçimde değersizleştiren bir zihniyetin süreklilik kazanması bakımından kınanmaktadır (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, III, 14–16). Dolayısıyla hadisin hedefi, cuma namazına fiilen katılamayanlar yahut meşru mazeret kapsamında kalanlar değil; farz oluşunu bilmesine rağmen onu önemsiz gören, ertelemeyi alışkanlık hâline getiren ve bu tutumu normalleştiren yaklaşımdır. Kaydın göz ardı edilmesi, metni bağlamından kopararak tehdidi genelleştirmek anlamına gelir ki bu, usûl açısından maksat ihlâlidir.
Hadiste geçen “kalbin mühürlenmesi” ifadesi ise klasik şerh literatüründe itikadî bir hüküm olarak değil; ahlâkî ve manevî bir sonuç olarak değerlendirilmiştir. Nitekim İbn Receb, bu tür ifadelerin iman dairesinden çıkışı değil, “ذَهَابُ الرِّقَّةِ وَقَسْوَةُ الْقَلْب / dinî duyarlılığın kaybı ve kalp katılığı” anlamına geldiğini belirtir (İbn Receb, Câmiʿu’l-ʿUlûm ve’l-Ḥikem, II, 307–309). Bu çerçevede “üç cumayı terk” hadisi, ceza normu tesis eden bir metin değil; terğîb–terhîb kapsamında, farz ibadetin toplumsal ve ahlâkî değerini korumaya yönelik sedd-i zerâiʿ kabilinden bir uyarıdır. Hadisin işlevi korku üretmek değil ; cuma bilincinin aşınmasını ve ibadetin zihinsel olarak değersizleştirilmesini önlemektir.





