Bazı şehirler insanın doğduğu, büyüdüğü ya da bir süre yaşadığı yer olmanın çok ötesindedir. İnsanın hayatının yönünü değiştirir, ona bir meslek, bir ideal ve bazen de ömür boyu taşıyacağı bir bakış açısı kazandırır.

Benim gazetecilik hikâyemde Erzincan tam olarak böyle bir şehirdir.
Bugün geriye dönüp baktığımda; Anadolu Ajansı’nda geçen 25 yıllık meslek hayatımın, savaş ve kriz bölgelerinde yaptığım gazeteciliğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tanıklık ettiğim tarihi hadiselerin ve nihayetinde “Yüzyılın Tanığı: Anadolu Ajansı’nın Asırlık Öyküsü” kitabının ilk satırlarının aslında yıllar önce Erzincan’da yazılmaya başladığını düşünüyorum.
Çünkü gazeteciliğe dair ilk heyecanımı, ilk haber sevincimi ve bir şehre gazetecilik yoluyla hizmet edebilmenin ne anlama geldiğini Erzincan’da öğrendim.
İlk mektebim Erzincan
Gazetecilik serüvenim Erzincan Ticaret Meslek Lisesi yıllarında başladı.
Okul sıralarında arkadaşlarım İhsan Özgür Aksoy ve Vedat Yeşiltaş ile birlikte çıkardığımız Yeni Ufuk dergisi, belki bugünden bakıldığında küçük bir okul yayınıydı. Ama bizim dünyamızda çok büyük bir anlam taşıyordu.
Henüz genç yaşlarımızda kelimelerin insanlara ulaşabileceğini, bir haberin ya da yazının yaşadığımız çevrede karşılık bulabileceğini görüyorduk.
Belki o günlerde hiçbirimiz bu yolculuğun nereye varacağını bilmiyorduk. Fakat benim için Yeni Ufuk, gazetecilik hayatımın ilk durağı oldu.
Ardından yolumuz Erzincan basınıyla kesişti.
Dönemin Erzincan medyasının amiral gemilerinden Doğu Gazetesi ve Özsöz Gazetesinde çalışma fırsatı buldum. Yerel televizyonların Anadolu şehirlerinde hızla yaygınlaştığı yıllarda ise Erzincan Can TV ekranlarında gazeteciliğin farklı bir alanını tanıma imkânı elde ettim.
Gazete sayfalarından televizyon ekranlarına uzanan bu dönem benim için gerçek anlamda bir gazetecilik okuluydu.
Bir kuşağın Erzincan hikâyesi
O yılları bugün benim için değerli kılan yalnızca yaptığımız haberler değildir.
Birlikte çalıştığımız, mesleği birlikte öğrendiğimiz ve aynı şehrin hikâyesini anlatmak için emek verdiğimiz insanlar da hafızamda önemli bir yere sahip.
Recep Demirci, Alpay Yalçınkaya, Mücahid Özdemir, Halil İbrahim Özdemir, Ahmet Küçükağa, Kazım Özsoy, Adnan Kurt, Ümit Pak ve Bahçet Aksoy...
Her birinden farklı şeyler öğrendiğim, aynı haberlerin peşinde koştuğumuz, aynı şehrin sevincini ve sıkıntısını paylaştığımız güzel insanlar...
Bugün gazetecilik hayatımın geçmişine baktığımda, Erzincan yıllarını biraz da bu isimlerle hatırlıyorum.
Çünkü gazetecilik sadece haber yazmayı öğrenmek değildir.
İnsan tanımaktır.
Şehir tanımaktır.
Sokağın sesini duymaktır.
Bazen bir esnafın derdini, bazen bir köylünün beklentisini, bazen de bütün bir şehrin geleceğe dair umudunu anlayabilmektir.
Erzincan bize bunları öğretti.
Erzincan'ın başka bir hikâyesini anlatmak
O yıllarda yaptığımız gazeteciliğin temelinde önemli bir düşünce vardı:

Erzincan'ın marka değerine katkı sağlamak.
Türkiye'nin terörle mücadele ettiği, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun çoğu zaman güvenlik haberleriyle gündeme geldiği yıllardı.
Biz ise Erzincan'a baktığımızda başka bir şey görüyorduk.
Dağlarıyla, doğasıyla, insanıyla, kültürüyle, tarihiyle ve sahip olduğu büyük potansiyelle adeta saklı bir cennet görüyorduk.
Gazetecilik yoluyla bunu Türkiye'ye anlatmaya çalışıyorduk.
Şehrimizin yalnızca olumsuzluklarla anılmasını istemiyorduk. Erzincan'ın güzelliklerini, insanını, gelişme arzusunu ve geleceğe ilişkin potansiyelini haberlerimize taşımaya gayret ediyorduk.
Belki de o yıllarda farkında olmadan gazeteciliğe ilişkin temel düşüncem şekilleniyordu:
Gazeteci yalnızca yaşananları kaydeden kişi değildir; yaşadığı toplumun hafızasına ve geleceğine karşı da sorumluluk taşır.
Yazıcıoğlu'nun Erzincan'ına tanıklık etmek
Erzincan yıllarımın en önemli tecrübelerinden biri de hiç kuşkusuz dönemin Valisi Recep Yazıcıoğlu ile çalışma ve onu yakından takip etme fırsatı bulmaktı.
Bugün dahi Türkiye'de kamu yönetimi konuşulduğunda adı ve yönetim anlayışı hatırlanan Recep Yazıcıoğlu'nu genç bir gazeteci olarak takip etmek büyük bir tecrübeydi.
Onun enerjisine, vatandaşla kurduğu doğrudan ilişkiye ve devlet yönetimine getirmeye çalıştığı farklı anlayışa tanıklık ettik.
Aynı dönemde Belediye Başkanı Talip Kaban ile Recep Yazıcıoğlu arasındaki uyumun şehre sağladığı katkıyı da yakından görme fırsatımız oldu.
Yine Erzincanlı Mustafa Kul'un bakan olarak görev yapması, şehrin Ankara ile ilişkileri ve geleceğe dönük beklentileri bakımından o dönemin önemli avantajlarından biriydi.
Biz genç gazeteciler için bütün bunlar yalnızca günlük haber konuları değildi.
Bir şehrin nasıl yönetildiğini, yerel yöneticiler arasındaki uyumun bir kentin kaderini nasıl etkileyebildiğini ve medyanın bütün bu süreçte nasıl bir sorumluluk taşıdığını yaşayarak öğreniyorduk.

Erzincan'dan Anadolu Ajansı'na
Sonra hayat beni başka şehirlere, başka coğrafyalara taşıdı.
Erzincan'da başlayan gazetecilik yolculuğum, Türkiye'nin ve dünyanın en köklü haber kuruluşlarından Anadolu Ajansı ile devam etti.
Anadolu Ajansı'nda yaklaşık 25 yıl görev yaptım.
Muhabirlikten editörlüğe, yöneticilikten parlamento haberciliğine kadar mesleğin farklı alanlarında çalışma imkânı buldum.
Türkiye'nin kritik dönemlerine tanıklık ettim. Savaşların, krizlerin, doğal afetlerin yaşandığı coğrafyalarda gazetecilik yaptım. Filistin'den Irak'a, Suriye'den Libya'ya, Bosna'dan Afrika'ya kadar farklı coğrafyalarda haberin ve insan hikâyelerinin peşinden gittim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde uzun yıllar görev yaptım.
Ve 15 Temmuz 2016 gecesi bombaların hedefi olan Gazi Meclis'te tarihin en ağır gecelerinden birine gazeteci olarak tanıklık ettim.
Fakat yıllar geçtikçe şunu daha iyi anladım:
Coğrafyalar değişse de gazeteciliğin özü değişmiyordu.

Erzincan'da genç bir gazeteciyken neyin peşindeysek, dünyanın başka coğrafyalarında da aslında onun peşindeydik:
Hakikatin.
Bir yüksek lisans tezinden “Yüzyılın Tanığı”na
Yıllar sonra Sakarya Üniversitesi'nde hazırladığım “Uluslararası Çok Dilli Yayıncılıkta Anadolu Ajansı'nın Rolü” başlıklı yüksek lisans tezim, beni Anadolu Ajansı'nın tarihine daha derinden bakmaya yöneltti.
Çalışma ilerledikçe karşıma yalnızca bir haber ajansının tarihi çıkmadı.
Karşımda Türkiye'nin son yüz yılı vardı.
Ve zihnimde çok temel bir soru oluştu:
Bir millet neden Meclis'inden önce bir haber ajansı kurar?
Anadolu Ajansı, 6 Nisan 1920'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasından 17 gün önce kurulmuştu.
Çünkü Millî Mücadele yalnızca cephede verilen bir savaş değildi.
Aynı zamanda haber, bilgi ve hakikat mücadelesiydi.
Bu düşünce beni yüksek lisans tezinin sınırlarının dışına çıkardı.
Yaklaşık dört yıllık araştırma, arşiv çalışması ve yazım sürecinin ardından akademik çalışmamı, 25 yıllık gazetecilik tecrübem ve tanıklıklarımla birleştirerek “Yüzyılın Tanığı: Anadolu Ajansı'nın Asırlık Öyküsü” adlı kitaba dönüştürdüm.

Bir ajansın değil, bir asrın hikâyesi
Kitap 1920'den bugüne Anadolu Ajansı'nı anlatıyor; fakat aslında onun üzerinden Türkiye'nin ve dünyanın son yüzyılına bakıyor.
Millî Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na, atom bombasından Soğuk Savaş'a; Kore'den Kıbrıs Barış Harekâtı'na, Bosna'dan Çeçenistan'a, Irak ve Suriye'den Ukrayna'ya, 15 Temmuz'dan Gazze'ye kadar uzanan büyük tarihsel kırılmalar kitabın sayfalarında gazetecilik perspektifiyle ele alınıyor.
Çünkü kitabın temel düşüncesi şu cümlede saklı:
“Her çağ kendi hakikat sınavını verir.”
Dün telgrafla yürütülen bilgi mücadelesi bugün sosyal medya, algoritmalar ve yapay zekâ çağında devam ediyor.
Araçlar değişiyor.
Fakat hakikat ile yalan arasındaki mücadele değişmiyor.
Gazze ve gazeteciliğin vicdanı
Kitabın benim açımdan en ağır bölümlerinden biri Gazze'dir.
Çünkü Gazze, yalnızca savaşın değil, gazeteciliğin de sınandığı bir coğrafya haline geldi.
Dünyaya gerçeği göstermek için kameralarını, fotoğraf makinelerini ve kalemlerini kullanan gazetecilerin hayatlarını kaybetmesi, çağımızın hafızasına kazınan en büyük trajedilerden biridir.
Bu nedenle kitabımı Gazze'de hakikati göstermek isterken hayatını kaybeden basın şehitlerine ithaf ettim.
Çünkü gazetecilik benim için Erzincan'daki ilk haberimden Gazze'deki son görüntüye kadar aynı sorumluluğu taşıyor:
Gördüğüne şahitlik etmek ve hakikati gelecek kuşaklara bırakmak.

Ve yol yeniden Erzincan'a çıkıyor
“Yüzyılın Tanığı” yayımlandıktan kısa süre sonra ilk baskısını tüketerek genişletilmiş ve gözden geçirilmiş ikinci baskısıyla okurla buluştu. Eser, kültür-sanat alanında “Yüzyılın Tanığı Özel Ödülü”ne layık görüldü. Kitabın temelini oluşturan akademik çalışmanın esere dönüştürülmesi Sakarya Üniversitesi tarafından da takdir edildi.
Uluslararası alanda ise eser, barış gazeteciliği ve tarihsel hafızaya yaptığı katkı dolayısıyla International Humanitarian Peace Award 2026 kapsamında “Peace Journalism and Media Excellence Award 2026” ödülüne layık görüldü ve Londra'da gerçekleştirilecek ödül programına davet edildi.
Elbette ödüller kıymetlidir.
Ama bugün bütün bunların ardından geriye dönüp baktığımda benim için çok daha anlamlı başka bir şey görüyorum:
Erzincan Ticaret Meslek Lisesi'nin sıralarında Yeni Ufuk dergisini çıkarırken duyduğum heyecan ile “Yüzyılın Tanığı”nın ilk nüshasını elime aldığım gün hissettiğim heyecan arasında aslında çok büyük bir fark yok.
Çünkü ikisinin de temelinde aynı duygu var:
Anlatmak.
Tanıklık etmek.
Unutturmamak.
Ve yaşadığımız topraklara karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek.
Bu nedenle “Yüzyılın Tanığı”nın hikâyesini anlatırken Erzincan'ı ayrı bir yere koyuyorum.
Çünkü Erzincan benim için yalnızca gazeteciliğe başladığım şehir değildir; gazeteciliğin ne olduğunu öğrenmeye başladığım ilk mektebimdir.
Doğu Gazetesi'nin, Özsöz'ün sayfalarında; Can TV'nin ekranlarında, şehrin sokaklarında haber peşinde koşan o genç gazeteci, yıllar sonra dünyanın farklı coğrafyalarında savaşlara, krizlere ve Türkiye'nin yakın tarihine tanıklık etti.
Ve sonunda bütün bu yolculuk bir kitaba dönüştü.
Belki de bu nedenle “Yüzyılın Tanığı”nın görünmeyen ilk sayfasında Erzincan vardır.
Yeni Ufuk vardır.
Birlikte yola çıktığımız arkadaşlarımız vardır.
Bize gazeteciliği öğreten meslek büyüklerimiz vardır.
Recep Yazıcıoğlu döneminin heyecanı vardır.
Ve her şeyden önemlisi, bir şehri sevmenin yalnızca orada yaşamak değil, o şehrin hikâyesini doğru anlatmak olduğuna dair genç yaşta öğrendiğimiz bir gazetecilik anlayışı vardır.

Erzincan'da başlayan o küçük yolculuk bugün “Yüzyılın Tanığı”na ulaştı.
Ama benim için hikâyenin özü hâlâ aynı:
Gazetecilik, yaşanan ana tanıklık etmektir.
Kitap ise o tanıklığı geleceğin hafızasına bırakmaktır.
Ve benim tanıklığımın ilk durağı, ilk heyecanı ve ilk mektebi Erzincan'dır.





