Vicdanın cezası, çoğu zaman yasal cezadan daha ağırdır; ancak vicdanın sustuğu yerde adalet, keyfîliğe terk edilemez. Bu nedenle toplumlar, sopa döneminden yargı sopasına, sözün namus sayıldığı ahlâk evresinden yazılı ve kurumsal hukuk düzenine evrilmiştir.
Kavramlar, yasalar ve insanlar ölür; fakat adaletin ruhu yaşar, yeni biçimler altında yeniden dirilir. Bireysel sorumlulukların ihmali arttıkça, sorumlulukların sigortalanması ve kurumsal müeyyideye bağlanması toplumsal düzenin kaçınılmaz şartı hâline gelmiştir.
Toplumların tarihsel seyri, yalnızca üretim biçimlerinin veya teknolojik imkânların değişimiyle değil; daha derinde, sorumluluğun tanımlanma, korunma ve icra edilme biçimlerinin dönüşümüyle şekillenmektedir. Klasik toplumlarda bireysel sorumluluk, büyük ölçüde ahlâkî otorite, yüz yüze ilişki ve sosyal baskı üzerinden ayakta tutulurken; modern toplumlarda bu sorumluluk, giderek kurumsal güvence ve hukukî sigorta mekanizmaları aracılığıyla korunur hâle gelmiştir. Bu dönüşüm, bireysel sorumluluğun zayıflaması değil; bilakis bireysel sorumluluğun keyfîlikten kurtarılarak kurumsallaştırılması anlamına gelmektedir. Zira toplumsal yapı büyüdükçe, ilişkiler anonimleştikçe ve ahlâkî yaptırımın doğrudan etkisi azaldıkça, sözün, vaadin ve yükümlülüğün “havada kalması” ciddi bir güven krizine yol açmaktadır.
Bu bağlamda çağımızın en temel sosyal düzen kuralı, sorumluluğun yalnızca bireyin vicdanına havale edilmemesi; hukuk eliyle sigortalanmasıdır. Sözün, emanetin ve cezanın kurumsal müesseseler tarafından teminat altına alınması, toplumların yozlaşması değil; medenî tekâmülünün zorunlu bir sonucudur. Ancak bu yapısal dönüşüm çoğu zaman fark edilememekte; yeni toplumsal gerçeklikler, eski kavram ve formlarla tartışılmaktadır. Oysa toplumlar tarım toplumundan sanayi toplumuna, oradan bilgi toplumuna evrilirken; hukuk ve insan bilinci de bu evrime paralel olarak tekâmül etmek zorundadır. “Her dönemin adaleti” aynı ilkeye dayanır; fakat aynı biçimde icra edilemez.
1. Sözün Hukuku: Ahlâkî Teminattan Kurumsal Güvenceye
Sözlü hukuk dönemlerinde söz, yalnızca bir beyan değil; aynı zamanda namus, emanet ve senet niteliği taşımaktaydı. Toplumun küçük, ilişkilerin yüz yüze ve denetimin doğrudan olduğu bu yapılarda, sözün ihlali ağır sosyal yaptırımlar doğuruyor; ahlâk, hukukun fiilî taşıyıcısı olarak işlev görüyordu. Bu nedenle söz, yazıya ihtiyaç duymadan bağlayıcı olabiliyordu. Ancak toplumsal ölçek büyüdükçe, ilişkiler karmaşıklaştıkça ve anonimlik arttıkça, sözün bu doğrudan bağlayıcılığı zayıflamış; emanetin korunması bireysel ahlâkın kapasitesini aşmıştır.
Bu noktada yazılı hukuka geçiş, insanın sözünden şüphe edilmesi değil; sözün sigortalanması anlamına gelir. Kur’ân’ın “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ” — “Ey iman edenler! Akidleri yerine getirin” (Mâide 5/1) buyruğu, yalnızca ahlâkî bir çağrı değil; yükümlülüğün korunmasını emreden normatif bir ilkedir. Modern hukuk, bu ilkeyi yazılı sözleşmeler, kayıt sistemleri ve yaptırımlar yoluyla kurumsallaştırmıştır. Böylece söz, kişisel erdemin dalgalı alanından çıkarılarak kamusal güvenliğin istikrarlı zeminine taşınmıştır.
2. Aile Hukukunda Tekâmül: Sözlü Boşamadan Yargısal Sürece
Toplumsal tekâmülün en görünür örneklerinden biri, boşanma hukukunda ortaya çıkmaktadır. Klasik dönemde sözlü boşama, hukukî sonuç doğurabilen bir işlem iken; modern toplumda boşanma, bireylerin “iki dudağı” arasında gerçekleşen bir fiil olmaktan çıkarılmış, kurumsal bir müessese çatısı altına alınmıştır. Bugün boşanma; davalı–davacı, hâkim huzuru, delil, kusur tespiti, nafaka, miras ve hidâne gibi haklarla birlikte ele alınmaktadır.
Bu dönüşüm, iradenin değersizleştirilmesi değil; iradenin doğurduğu sonuçların adaletle dengelenmesidir. Haksız boşamanın sonuçlarının faile yüklenmesi, sorumluluğun sözle değil; hukukla sigortalandığını göstermektedir. Bu yönüyle modern boşanma hukuku, ahlâkın zayıflaması değil; ahlâkî sorumluluğun kurumsal güvenceye bağlanmasıdır. Zira “boşamanın iki dudağa sıkıştırıldığı” bir düzende, en büyük zararı kadın, çocuk ve toplum görmektedir.
3. Cezanın Dönüşümü: Dayaktan Kurumsal Yaptırıma
Sorumluluğun kurumsallaşması süreci, ceza hukukunda daha çarpıcı biçimde görülür. Klasik toplumlarda ceza, çoğu zaman bedensel ve doğrudan nitelik taşımakta; dayak, teşhir veya anlık fiziksel müdahaleler yoluyla uygulanmaktaydı. Bu cezalar, küçük ve homojen toplumlarda caydırıcı olabilse de, büyük ölçüde keyfîliğe, güç istismarına ve ölçüsüzlüğe açıktı. Adalet ile intikam arasındaki sınır çoğu zaman belirsizleşmekteydi.
Modern hukukta cezanın bedensel şiddetten arındırılması, cezanın ortadan kaldırılması değil; cezanın kurumsallaştırılmasıdır. Hapis, adlî para cezası, tazminat ve hak yoksunluğu gibi yaptırımlar, sorumluluğu anlık bir acıya değil; zamana yayılan ve denetlenebilir bir mükellefiyete dönüştürür. Bu bağlamda ceza, öfkenin boşaltılması değil; kamusal adaletin tesisidir. “وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا” — “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Mâide 5/8) ayeti, cezanın keyfî değil; ölçülü ve kurumsal olması gerektiğini açıkça ortaya koyar.
4. Hukukun Tekâmülü ve Dönemsellik İlkesi
Toplumlar değişirken, hukukun aynı biçimde kalması adalet üretmez; hukuksuzluk üretir. Bu nedenle “yasaların ruhu” baki kalırken, şekli ve uygulama tarzı değişmek zorundadır. Bir dönemde adalet sağlayan bir düzenleme, başka bir toplumsal yapıda zulme dönüşebilir. Bu gerçek, hukukun tarihsel ve toplumsal bağlamdan bağımsız okunamayacağını göstermektedir.
Sorumluluğun sigortalanması, modern toplumların bir zaafı değil; medenî ilerlemenin hukuki ifadesidir. Sözün yazıya, boşamanın mahkemeye, cezanın kuruma bağlanması; ahlâkın tasfiyesi değil, ahlâkın korunmasıdır. Hukuk burada, ahlâkın yerine geçmez; ahlâkın yetemediği alanları teminat altına alır.
SONUÇ
Bireysel sorumlulukların zayıfladığı iddiası, çoğu zaman sorumluluğun biçim değiştirdiği gerçeğini gözden kaçırmaktadır. Modern hukuk, bireyi ahlâksız kabul ettiği için değil; ahlâkın her durumda yeterli olamayacağını bildiği için devreye girer. Sözün, cezanın ve emanetin sigortalanması, bireysel erdemi değersizleştirmez; onu toplumsal adaletle uyumlu hâle getirir. Toplumsal tekâmülün doğru okunması, hukuku geçmişin formlarına hapsetmekle değil; zamanın ruhunu adaletin ruhuyla buluşturmakla mümkündür.