İslam, tarih boyunca iki ana damar üzerinden toplumsal ve medenî hayatını sürdürmüştür: Şia ve Ehl-i Sünnet.

Bilgi, bankadaki para gibidir; bu bilgiyi anlamak, o parayı kullanmak gibidir. Heyhat…! Yazık ve dikkat! Bugün Uhud’un hesabını soranlara, Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ali’nin halife olmasını hâlâ tefrika konusu yapanlara, keza Şia ile Ehl-i Sünnet tefrikasına atanlara… aklen buluğa ermeyen zavallılara, zihinsel gusül abdesti almayanlara… ER KİŞİ NİYETİNE!«قُلِ الحقَّ ولو كان ضدَّك» — «إذا جاء الحق زَهَقَ الباطل» — «مَنْ سَكَتَ عَنْ الظُّلم فَهُوَ شَيْطَان أَصَمّ»

İslam, tarih boyunca iki ana damar üzerinden toplumsal ve medenî hayatını sürdürmüştür: Şia ve Ehl-i Sünnet. Tıpkı insan bedeninde atar damar ve toplardamarın birbirini tamamlayıp hayatı taşıması gibi, bu iki damar da insanlık medeniyetinin inşasında hayati rol oynar. Bu iki damar arasındaki ihtilaf, eğer aklen buluğa ermemiş bir bakışla okunuyorsa, itirafı iftiraya dönüştürür. Yani tarihî ve teolojik farklılıklar, emperyalist ve Siyonist manipülasyonlarla suni bir çatışma haline getirilebilir. Oysa gerçek, her iki damar da aynı bedende birlikte var olmalı; biri kalbe kan taşırken diğeri kalpten vücuda kan taşır ve medeniyet bu ortak akışla hayat bulur. Bugün bu iki damar arasındaki yapay gerginlik, emperyalizmin yıllar süren tuzaklarının bir sonucudur. Aklen olgunlaşmamış bireyler, farkında olmadan bu tuzağa düşerek, Siyonizmin askeri rolünü üstlenmiş olurlar; kendi tarihi ve medenî miraslarına ihanet ederler. Sonuç olarak, İslam’ın Şia ve Ehl-i Sünnet damarları arasındaki uyum, sadece dinî bir mesele değil, insanlığın ortak medeniyetinin varoluş meselesidir. Bu damarları birbirinden ayırmaya çalışmak, vücudun kan akışını durdurmaya çalışmak kadar tehlikelidir.

Bugün zihinsel buluğa erme zamanıdır. Bugün akıllı olma zamanıdır. Şia ve Ehl-i Sünnet gibi mezhepsel kavgalara çekilme fitnesine kürek çekme zamanı değildir. Mezhep savaşlarını körükleyen, zihinsel olgunluğa erişmemiş insanlar, bu milletin önünde adeta şeytanlaşmış gibidir. Emperyalizmin ve Siyonizm’in askeri dilde düşmanı olan bu insanlar, Müslüman toplumları bir bataklıktan diğerine sürüklemektedir. İnsanlık ve hakka karşı farkında olmadan Siyonizm’e asker olan bu zavallılar, bugün ne yazık ki gücün yanında yer alsalar da namaz ve oruçları onları kurtaramayacaktır. Şeklen Müslüman, ruhen kafir bu tipler, insanlığın aslında belasıdır ve binlerce insanımızı zehirlemişlerdir.

Şia ve Ehl-i Sünnet algısının oluşması iki ana sebepten kaynaklanır. Birincisi, Peygamber vefat ettiğinde, doğrunun Ehli Beyt tarafında olduğunu iddia edenler ile doğrunun ortak akılla alınan kararda olduğunu savunan iki grup türemiştir. Bu, bir doğruyu arama ameliyesidir. Bir grupta duygusallık hâkimdir; Peygamber sülalesi Ehli Beyt’e saygı göstermekle yetinerek, onların bulunduğu yerde hakkın olduğunu savunurlar. Diğer grup ise, Peygamber’den sonra peygamber gelmeyecek ve doğruyu ortak akılla ancak yakalayabiliriz diyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunu izler. Her iki damar da Müslümandır. Kimse, emperyalizmin ve Siyonizm’in oyununa gelerek tarihte olduğu gibi Abdullah ibnSebe’nin safında yer alıp ümmeti perişan etmemelidir. Bu acıları tarihte Cemel Vakası ve Sıffin Vakası gibi hadiselerde yaşamış bulunmaktayız.

Ehl-i Sünnet’in ortak akılla doğruyu yakalama yöntemi, aklen buluğa ermek demektir. Peygamber hayatta iken vahiy ile doğruyu hayata hakim kılıyordu; ancak Peygamber vefat edince, doğruyu hayata nasıl hakim kılacağımız sorusu ortaya çıktı. İşte bu nedenle geliştirilmiş olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yöntemi, yani ortak akılla doğruyu bulma yöntemi, ne yazık ki bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde makas değişimine tabi tutulmuştur. Bu sayede, “Medine uçağına bindim” sanan zavallıların aslında Vatikan uçağına bindiklerini fark etme zamanı gelmiştir.

Bugün ümmetin kalbi olan Allah’ın evi, Kâbe’nin kapısına varıp bu kapıdan içeri girmek için esas alınması gereken «إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ» (“Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz”) ilkesinden uzak bir şekilde, farkında olmadan Vatikan ve Siyonizm’in gemisine binmiş; Doğu ve Batı’ya zimnen selam veren işbirlikçi, güneye gömülmek isteyen zavallılarla doludur. Bu zavallılar, dünya menfaatleri ve güçle satın alınmış, şeytanın atına binmiş; kendilerini Allah ve Rasûlü yerine koyarak insanları aldatan kişilerle doludur.Hani var ya… uyan çoban uyan sürüde kurt var. Mor koyun yaralı kuzu perişan!

Gerçek takva, şekilsel sembollerle, ritüellerle veya sloganlarla ölçülen bir aidiyet değildir. Takva; rüzgârın yönüne göre değil, hakkın yanında durma cesaretiyle ölçülür. Kamu hakkını ve kul hakkını gözetmek, adaleti savunmak ve hukukun yanında yer almak takvanın özüdür. Bugün “Ehl-i Sünnet” denildiğinde bunun sadece sakal, bıyık, cübbe, şalvar ve rivayetler ile fıkıh metinlerine uymak olarak anlaşılması; dinin derin ahlâkî ve hukukî ruhunu dar bir kalıba hapsetmekten başka bir şey değildir. Oysa İslâm’ın asli çağrısı, mezhep kavgalarını büyütmek değil, adaleti ayakta tutan, hakkı savunan ve ümmetin birliğini koruyan bir bilinç inşa etmektir.İhtilafı, iftiraka dönüştürmek değildir. Bu, sadece şekilsel uygulamalara veya fıkıh rivayetlerine uymak değil; ortak akılla doğruyu yakalamak, gelişen hayat şartlarına karşı problemleri çözme ameliyesidir.

Bilgi, bankadaki para gibidir: emekle kazanılır, zamanla biriktirilir ve güvenle korunur. Ancak bankada bekleyen para nasıl ki tek başına üretim doğurmazsa, zihinde depolanan bilgi de kullanılmadıkça gerçek değerini ortaya koymaz. Bilgi potansiyel bir sermayedir; fakat onu gerçek güce dönüştüren şey ezber değil, anlamaktır. Anlamak ise bilgiyi çözümleyen, yorumlayan ve hayata uygulayan bir zihinsel faaliyettir. Bu nedenle bilgi birikimi başlangıçtır; fakat medeniyet kuran asıl güç, o bilgiyi düşünceye, üretime ve hikmete dönüştürebilme kabiliyetidir.

İmam EbûHanîfe’nin fıkıh tanımı, bilginin ezberden ibaret olmadığını açıkça ortaya koyar:“الفقه معرفة النفس ما لها وما عليها” yani “Fıkıh, kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesi ve anlamasıdır.” Bu tanım, bilginin yalnızca zihinde depolanan bir veri değil, insanın hayatını yönlendiren bilinçli bir kavrayış olduğunu gösterir. Çünkü gerçek ilim, ezberlenen değil; kavranan, yorumlanan ve sorumluluğa dönüşen bilgidir. İşte bu nedenle yapılması gereken şey geçmişin tartışmalarında boğulmak değil, geleceğin imkânlarını inşa etmektir. Bugün Uhud’un hesabını sorma günü değildir; bugün hilafetin Hz. Ebû Bekir’in mi yoksa Hz. Ali’nin mi hakkı olduğu tartışmasını büyütme zamanı da değildir. Bu tartışmalar tarihî olabilir; fakat bugünün en büyük meselesi değildir. Bugünün meselesi, bilgiyi anlayışa dönüştürmek, düşünceyi üretime çevirmek ve geleceği kuracak ilim ve teknoloji hamlesini gerçekleştirmektir. Çünkü medeniyet, geçmiş ihtilafları büyütenlerin değil; bilgiyi anlayıp onu geleceğe taşıyanların eseri olur.

Bilgi çoğu zaman bankadaki para ile kıyaslanır. Çünkü her ikisi de emekle kazanılır, zamanla biriktirilir ve güvenli bir yerde muhafaza edilir. İnsan zihninde biriken bilgi de tıpkı bankadaki mevduat gibi bir değerdir; ancak bu değer, kendi başına üretken değildir. Bankada duran para nasıl ki tek başına bir ekonomik hareket oluşturmazsa, zihinde depolanan bilgi de kullanılmadığı sürece gerçek anlamını bulamaz. Bu nedenle bilgi, potansiyel bir güçtür; fakat değeri ancak harekete geçirildiğinde ortaya çıkar.

Bugün insanlık yeni bir çağın eşiğinde değil; tam ortasındadır: Bilgi çağı. Bu çağda servetin kaynağı yalnızca toprak, petrol veya altın değildir. Asıl zenginlik artık bilgi, teknoloji ve akıldır. Yazılımı üreten, donanımı tasarlayan ve teknolojiyi yöneten toplumlar dünyayı yönlendirmektedir. Buna karşılık bilgi üretmeyen, teknoloji geliştirmeyen ve sadece tüketen toplumlar ise kaçınılmaz olarak başkalarının gücüne bağımlı hale gelmektedir.Artık şu gerçeği açıkça görmek zorundayız: Yazılım ve donanıma sahip olmayan toplumlar, sömürülmeye ve köleliğe talip olmuş toplumlardır. Çünkü modern dünyada savaş yalnızca silahla yapılmamaktadır. Veriyle, algoritmayla, teknolojiyle ve bilgiyle yapılmaktadır. Bu nedenle bilgiye sahip olmak, çağımızın en büyük gücüne sahip olmak demektir.

Fakat burada kritik bir ayrım vardır: Bilgi ile ezber aynı şey değildir. Ezber, zihnin pasif bir depolama faaliyetidir. Anlamak ise bilginin işlenmesi, yorumlanması ve yeni fikirler üretmesi demektir. Ezberleyen toplumlar bilgi taşıyabilir; fakat medeniyet kuramaz. Medeniyet, yalnızca bilgi biriktirenlerin değil; bilgiyi anlayan, işleyen ve üretime dönüştürenlerin eseridir. İslam düşünce geleneği bu gerçeği çok erken dönemlerde ifade etmiştir. Nitekim İmam EbûHanîfe, fıkhı şu şekilde tanımlar:"الفقه معرفة النفس ما لها وما عليها"“Fıkıh, kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesi ve anlamasıdır.”

Bu tanım yalnızca hukukî bir tarif değildir; aynı zamanda düşünsel bir manifestodur. Çünkü burada bilgi, sadece öğrenilen bir veri değil; insanın hayatına yön veren bir bilinç olarak tanımlanmaktadır. İnsan ancak lehine ve aleyhine olanı anlayabildiği ölçüde sorumlu bir varlık haline gelir.

Bugün Müslüman toplumların en büyük sorunu bilgi eksikliği değil; bilgiyi üretme ve kullanma konusundaki zafiyettir. Bilgi çağında yaşayan fakat bilgi üretmeyen toplumlar, başkalarının yazdığı tarihin içinde figüran olmaya mahkûmdur. Bunun için vakit kaybetmeden yönümüzü yeniden ilme, teknolojiye ve düşünceye çevirmek zorundayız. Elbette geçmişte yapılan hatalar vardır. Fakat zararın neresinden dönülürse kârdır. İslam hukukunun temel kaidelerinden biri şudur: “Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, tamamı terk edilmez.”

Bu nedenle yapılması gereken şey geçmişin tartışmalarında boğulmak değil; geleceğin imkânlarını inşa etmektir. Bugün Uhud’un hesabını sorma günü değildir. Bugün hilafetin Hz. Ebû Bekir’in mi yoksa Hz. Ali’nin mi hakkı olduğu tartışmasını büyütme zamanı hiç değildir. Bu tartışmalar tarihî olabilir; fakat bugünün en büyük meselesi değildir. Bugün yapılması gereken şey bölünmek değil, birleşmektir. Çünkü parçalanmış toplumlar güç üretmez; yalnızca güç kaybeder. Bu nedenle özellikle Müslüman toplumların çok dikkat etmesi gereken büyük bir tuzak vardır: Siyonizmin ve küresel emperyalizmin bölme stratejileri.

Bu tuzaklara düşmemek için iki temel ilkeye sarılmak zorundayız: Birincisi: Gücü tanrılaştırmamak. Güç kutsal değildir. Hak kutsaldır. Güce tapmak, insanı adaletten uzaklaştırır. Mümin, güce değil Allah’a kulluk eder. İkincisi: Hakta birleşmek. Hakikat, Müslümanların ortak zeminidir. Bu nedenle aleyhimize bile olsa hakkı söylemekten vazgeçmemeliyiz. Çünkü haksızlık karşısında susan kimse, Hz. Peygamber’in ifadesiyle “dilsiz şeytan” olmaktan kurtulamaz. Kur’ân’ın evrensel ilkesi bu konuda son derece açıktır: “Hak geldiğinde batıl zail olur.” Hakikat er ya da geç ortaya çıkar. Batıl ise ne kadar güçlü görünürse görünsün kalıcı değildir. Bu nedenle Müslümanların görevi, gücün peşinden gitmek değil; hakkın yanında durmaktır.

Bugün insanlık büyük bir sınavdan geçmektedir. Sömürgeci emperyalizm, ekonomik ve teknolojik güç üzerinden dünyayı yeniden şekillendirmektedir. Bu düzen karşısında yapılması gereken şey teslim olmak değil; onurlu bir duruş sergilemektir. Haksızlık üreten emperyal güçlerle gönül bağı kurmak değil; gerektiğinde onlarla selamı bile kesebilecek bir ahlaki duruşa sahip olmaktır.Unutmamak gerekir ki bu dünya geçicidir. Güç de servet de iktidar da kalıcı değildir. Ölüm hepimizin kapısını çalacaktır. Er ya da geç herkes Allah’ın huzurunda hesap verecektir. İşte o gün ne servet ne de güç konuşacaktır; yalnızca hak ve adalet konuşacaktır. Bu nedenle bugün yapılması gereken şey çok açıktır:
Bilgiyi yeniden keşfetmek, düşünceyi yeniden inşa etmek ve teknolojiyi yeniden üretmek. Çünkü ezber toplumları medeniyet kuramaz. Medeniyet ancak düşünen, üreten ve hakikatin peşinde yürüyen toplumların eseridir.Öyleyse niyetimizi açık edelim, istikametimizi belirleyelim ve kararlılıkla yolumuza devam edelim.Er kişi niyetine..!