Namazın vakitle irtibatı Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile sabit olmakla birlikte, cemʿu’s-salât meselesi, bu vakit disiplininin zaruret ve meşakkat hâllerinde nasıl yorumlanacağına dair İslâm hukukunun en hassas içtihat alanlarından birini teşkil etmektedir.

Klasik Usûl-i Fıkıh İlkeleri ile Modern Kamu Hayatının Zorunlulukları Arasında Bir Değerlendirme

Klasik fıkıh literatüründe cem, ne mutlak bir serbestlik ne de kategorik bir yasak olarak ele alınmış; bilakis eda–vakit–zaruret dengesini koruyan istisnaî bir ruhsat olarak tartışılmıştır. Mezhepler arasındaki ihtilaf, delillerin sübûtundan ziyade usûlî önceliklerin farklılaşmasından kaynaklanmakta; Hanefî disiplin merkezli yaklaşım ile cumhûrun ruhsat eksenli yorumu bu noktada belirginleşmektedir. Günümüzün karmaşık kamu hayatı ve özellikle devlet görevi yapan bireylerin süreklilik arz eden meşakkati, cemin klasik çerçevesinin makāsıdü’ş-şerîa ışığında yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çalışma, cem meselesini klasik kaynakların derinliği ile modern fetva ihtiyacını telif ederek, ibadetin terkini önleyen fakat vakit ilkesini de aşındırmayan dengeli bir yaklaşımı ortaya koymayı amaçlamaktadır.

1. Namazın Vakit Şartı ve Cem Meselesinin Teorik Zemini

Namaz ibadetinin vakitle irtibatı, İslâm hukukunda katʿîlik derecesine ulaşmış bir ilkedir. Kur’ân-ı Kerîm’de “إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا” “Şüphesiz namaz, müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır” (en-Nisâ 4/103) ayeti, klasik fakihler tarafından vaktin namazın sıhhat şartı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Serahsî, bu ayetin ibadet hukukunda vakit kavramını “ibadetin zamansal hududu” olarak tayin ettiğini özellikle vurgular (el-Mebsût, I, 143).

Bununla birlikte fıkıh geleneği, vakit ilkesini mutlak ve katı bir formalizm olarak değil; ibadetin maksadını koruyan esaslı fakat istisnaya açık bir yapı olarak ele almıştır. Cemʿu’s-salât meselesi de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Cem, vaktin tümüyle ortadan kaldırılması değil; zaruret hâlinde vakitler arasında geçici bir telif anlamı taşımaktadır. Bu yönüyle cem tartışması, sadece bir uygulama ihtilafı değil; vakit–eda–zaruret ilişkisini doğrudan ilgilendiren derin bir usûl problemidir.

2. Cem Kavramının Fıkhî Tasnifi ve Şeklî–Hakikî Cem Ayrımı

Fıkıh literatüründe cem, cem-i takdîm ve cem-i te’hîr olmak üzere ikiye ayrılır. Bu iki tür, iki farz namazın tek bir vakitte eda edilmesini ifade eden hakikî cem kapsamındadır. Buna karşılık Hanefî literatürde geliştirilen şeklî (sûrî) cem, hakikatte vakit ihlâli olmaksızın, bir namazın vaktin sonunda, diğerinin ise vaktin başında kılınmasıyla ortaya çıkan zâhirî birlikteliktir. Kâsânî, bu ayrımı yaparken şeklen birleştirilen namazlarda eda şartının ihlâl edilmediğini özellikle belirtir (Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, I, 127).

Hanefîlerin bu ayrımı ısrarla vurgulaması, cemin tamamen reddedilmesinden ziyade, vakit ilkesinin korunması endişesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Hanefî mezhebi, cem uygulamasını bütünüyle inkâr etmemiş; ancak onu nasla sınırlandırılmış istisnaî bir ruhsat olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım, ibadetlerin keyfî biçimde esnetilmesini önlemeye yönelik koruyucu bir usûl refleksi olarak değerlendirilmelidir.

3. Usûlî İhtilafın Merkezinde Eda Kavramı ve Vaktin Hukukî Niteliği

Cem meselesindeki asıl ihtilaf, vaktin namaz için “sebep” mi yoksa “şart” mı olduğu sorusunda düğümlenmektedir. Hanefî usûlcülere göre vakit, namazın sebebidir; sebep gerçekleşmeden hüküm doğmaz. Bu nedenle vakti dışında kılınan namaz, eda değil kaza hükmündedir (Debûsî, Takvîmü’l-Edille, s. 298). Bu yaklaşımda cem, ancak Arafat ve Müzdelife gibi açık nasla sabit istisnalar çerçevesinde mümkündür.

Cumhûr ise vakti namazın asli şartı olarak kabul etmekle birlikte, zaruret ve meşakkat hâllerinde bu şartın esnetilebileceğini savunur. Bu görüş, doğrudan “المشقة تجلب التيسير” ve “الضرورات تبيح المحظورات” kaidelerine dayanmakta; ayrıca Şâtıbî’nin sistematik biçimde ortaya koyduğu makāsıdü’ş-şerîa anlayışıyla desteklenmektedir (el-Muvâfakāt, II, 9–12). Buradaki ihtilaf, delillerin sübûtundan değil; delillerin hangi usûlî öncelikle okunacağı meselesinden kaynaklanmaktadır.

4. Mezheplerin Cem Konusundaki Yaklaşımları ve Klasik Sınırlar

Hanefî mezhebi, hac dışında cem uygulamasını kabul etmemiş; cemi yalnızca Arafat’ta öğle–ikindi, Müzdelife’de akşam–yatsı ile sınırlandırmıştır. İbnü’l-Hümâm, bu iki uygulamanın icmâ ile sabit olduğunu, bunun dışındaki rivayetlerin ise ya şeklî cem ya da özel hâllere mahsus fiilî uygulamalar olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtir (Fetḥu’l-Kadîr, II, 64).

Buna karşılık Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri; yolculuk, yağmur ve hastalık gibi durumları cem için meşru gerekçe kabul etmişlerdir. Ancak bu mezheplerin tamamında ortak olan nokta, cemin aslî hüküm değil, geçici ve kayıtlı bir ruhsat olarak görülmesidir. İmam Şâfiî’nin “الرخص لا تُجعل أصلاً” “Ruhsatlar asıl hâline getirilemez” (el-Umm, I, 77) sözü, bu yaklaşımın çerçevesini net biçimde ortaya koymaktadır.

5. Günümüz Karmaşık Hayat Şartları ve Devlet Görevi Bağlamında Cem Meselesi

Modern dönemde cem meselesi, klasik fıkıh literatüründe öngörülmeyen karmaşık ve süreklilik arz eden hayat şartlarıyla yeniden gündeme gelmiştir. Özellikle devlet görevi yapanlar, güvenlik, sağlık, adalet, afet yönetimi ve benzeri alanlarda görev alan kişiler, çoğu zaman namaz vakitlerini fiilen kullanamaz hâle gelmektedir. Bu durum, tekil ve arızî bir meşakkat değil; sürekli ve yapısal bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.

Bu noktada cem meselesini yalnızca klasik yolculuk veya yağmur örnekleriyle sınırlı tutmak, makāsıdü’ş-şerîa açısından ciddi bir daralma doğurmaktadır. Zira şeriatın temel amacı, ibadetleri ortadan kaldırmak değil; ibadetin sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Namazı tamamen terk etme riskine sürükleyen katı yorumlar yerine, cemi istisnaî ama gerçekçi bir ruhsat olarak değerlendirmek, hem klasik cumhûr görüşüyle hem de şeriatın genel hedefleriyle uyumludur.

6. Fetva Perspektifi: Kurumsal İçtihat ve Diyanet’e Düşen Sorumluluk

Bu çerçevede, günümüz şartlarında devlet görevi yapanların namazları cem etmesi konusunda daha esnek bir fetva yaklaşımı benimsenmesi ilmî ve usûlî açıdan mümkündür. Bu esneklik, namaz vakitlerinin inkârı değil; zaruret hâlinde vakitler arasında geçici bir telif anlamına gelmektedir. Nitekim 2002 İstanbul Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı kararları da, cemin alışkanlık hâline getirilmemek ve geçerli bir mazerete dayanmak kaydıyla meşru olduğunu açıkça ifade etmiştir.

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumsal fetva mercilerinin, cumhûrun görüşünü esas alan, devlet görevinin süreklilik arz eden meşakkatini dikkate alan ve sahayı rahatlatan bir fetva kararı alması, hem ilmî geleneğe hem de toplumsal gerçekliğe uygun olacaktır. Böyle bir fetva, ibadet disiplinini zedelemeyecek; aksine namazın terk edilmesini önleyici bir işlev görecektir.

Sonuç: Cemʿu’s-salât meselesi, klasik fıkıh literatüründe olduğu gibi bugün de istisna–kaide dengesinin en hassas alanlarından biridir. Mezhepler arasındaki ihtilaf, hükmün meşruiyetinden değil; usûlî önceliklerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Günümüzün karmaşık kamu hayatı ve devlet görevi gerçekliği dikkate alındığında, cumhûrun ruhsat merkezli yaklaşımının kurumsal fetva düzeyinde daha etkin biçimde işletilmesi, hem ilmî hem de pratik açıdan güçlü bir içtihat olarak görünmektedir. Bu yaklaşım, namazı kolaylaştırmak için değil; namazı korumak için cemi mümkün kılan bir dengeyi temsil etmektedir.