Emek sömürüsü yetmemiş gibi, faiz (riba) düzeniyle derinleşen eşitsizlik ve nihayetinde dinin araçsallaştırılması ile genişleyen bir istismar alanı ile karşı karşıyayız.
Yıllar geçiyor; takvimler değişiyor ama hakikat yerinde duruyor: Bayram geliyor, fakat içimizde bayram yok. Sanki hâlâ aynı sızıyı mırıldanıyoruz: “Bayram gelmiş neyime…” Çünkü üzgünüz. Çünkü yorgunuz. Çünkü yalnızca emeğimiz değil, umutlarımız, adalet duygumuz ve insan onurumuz aşındırılıyor.
Bugün yaşadığımız tablo, salt bir ekonomik daralma ile izah edilemez. Bu, aynı anda siyasi, ekonomik ve ahlâkî bir çözülmenin adıdır. Emek sömürüsü yetmemiş gibi, faiz (riba) düzeniyle derinleşen eşitsizlik ve nihayetinde dinin araçsallaştırılması ile genişleyen bir istismar alanı ile karşı karşıyayız.
Bu yüzden 1 Mayıs, yalnızca bir takvim günü değil;
alın terinin gaspına karşı bir itiraz,
haksız kazanca karşı vicdanın ayağa kalkışı,
insan onurunun riba düzenine karşı haykırışıdır.
Zira emek sömürüsü ile riba, aynı kökten beslenir:
Birinin hakkını, diğerinin kazancına dönüştürmek.
İslam hukukunun kurucu ilkeleri, hayatı bir denge (mîzan) üzerine bina eder. Bu denge; emek ile sermaye, zengin ile fakir, devlet ile vatandaş arasında kurulan bir adalet terazisidir. Bu terazinin özü ise tevhidtir: ölçünün tekliği, hakkın birliği ve sorumluluğun bölünmezliğidir.
Ne var ki bugün bu terazi ciddi biçimde sarsılmıştır. Ücret dengesizliği, yalnızca ekonomik bir veri değil; aynı zamanda vicdanların yaralanmasıdır. Bu yüzden geniş kitleler “uzağa bakmaktadır.” Sözleşmeliler, dar gelirli kesimler, emeğinin karşılığını alamayanlar… Hepsi bir ufka yönelmiştir. Çünkü yakınlarında adalet bulamamaktadırlar.
Unutulmamalıdır ki:
Uzakların depremi şiddetli olur.
İslam hukukunun yasakladığı riba, garar ve gabn; teknik hükümler olmanın ötesinde bir ahlâkî iktisat doktrininin temel sütunlarıdır. Bu sütunların ortak ilkesi şudur:
“Haksız kazanç batıldır.”
Faiz (riba) ise bu ilkenin en sistematik ihlalidir. Çünkü riba;
risksiz kazançtır,
üretmeden elde edilen gelirdir,
ve çoğu zaman zayıfın aleyhine işleyen bir sömürü mekanizmasıdır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu ayrımı metnin içine yerleşen açık bir hükümle bildirir:
“أَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا” (el-Bakara, 2/275)
Bu ilahî beyan, yalnızca bir yasak değil; aynı zamanda bir medeniyet tasavvurudur. Çünkü ticaret üretkendir, paylaşımı artırır, riski dağıtır ve toplumsal dolaşımı canlı tutar. Riba ise üretmeden kazanır, riski tek tarafa yükler ve adalet dengesini çürütür.
Modern ekonomik sistemlerin temel açmazlarından biri de burada düğümlenmektedir: Sermaye kendisini garanti altına alırken, emek belirsizliğe terk edilmektedir.
Oysa adaletin en temel ilkesi açıktır:
“Kazanç, riskin karşılığıdır.”
Bu bağlamda 1 Mayıs, sadece bir kutlama değil; aynı zamanda bir muhasebe, bir yüzleşme ve bir yeniden inşa çağrısıdır.
Emeğin değeri, kazancın meşruiyeti ve adaletin ölçüsü yeniden düşünülmelidir.
Çünkü hak edilmemiş her kazanç, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda ahlâkî bir çöküştür.
Çünkü başkasının alın teri üzerinden yükselen hiçbir düzen kalıcı değildir.
Ve nihayet:
Eğer bir toplumda adaletin terazisi bozulmuşsa, yalnızca ekonomi değil, insanlık da yara almıştır.
Eğer vicdan susmuşsa, hiçbir yasa gerçek anlamda işlemeyecektir.
Ama umut hâlâ vardır.
Çünkü her 1 Mayıs, emeğin izzetini, adaletin terazisini ve insan onurunu yeniden ayağa kaldırma iradesinin adıdır.
1 Mayıs Emek Bayramı’nı en derin saygılarımla kutluyor, alın teriyle hayatı ayakta tutan tüm emekçileri ve emeklileri hürmetle selamlıyorum.