İslam dininin ve onun hukuk düzeninin asli ve birincil kaynağı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Ancak Kur’ân’ı doğru anlamak, yalnızca lafızlarını okumakla değil, onun ortaya koyduğu normatif yapıyı ve hukuk metodolojisini doğru kavramakla mümkündür.

Tarih boyunca ortaya çıkan birçok ilmî ihtilafın temelinde de Kur’ân hükümlerinin mahiyetine ilişkin farklı metodolojik yaklaşımlar yatmaktadır. Bilindiği üzere Kur’ân’ınsübutu katidir. Ancak hükümlerinin delaleti her zaman aynı derecede kesin değildir. Bazı ayetlerin hükme delaleti kati olup farklı yorumlara kapalıdır. Buna karşılık bazı ayetler birden fazla anlama müsait olduğundan yorum ve içtihat alanı doğurmaktadır. İslam hukuk düşüncesinin zenginliği de büyük ölçüde bu yorum alanından kaynaklanmaktadır.

Kur’ân’ın hükümlerine bütüncül olarak bakıldığında, onun normatif yapısının genel normlar ve özel normlar olmak üzere iki ana alanda şekillendiği görülmektedir. Kanaatimizce bu ayrım, klasik literatürde farklı isimlerle ifade edilen sabiteler ve değişkenler, muhkem ve müteşabih, nass ve içtihat ayrımlarının anlaşılmasında da önemli bir anahtar işlevi görmektedir.

Genel normlar, insanlığın ortak değerlerini ve dinin değişmez esaslarını ifade etmektedir. Adalet, şûrâ, emanet, ehliyet, sözleşmelere bağlılık, şahsî sorumluluk, kamu yararı, yardımlaşma, hakkaniyet ve insan onurunun korunması gibi ilkeler bu kapsamdadır. Bunlar belirli bir topluma, döneme veya coğrafyaya değil, bütün insanlığa hitap eden evrensel ilkelerdir. Bu nedenle genel normlar, İslam hukukunun anayasal mahiyetli üst normları olarak değerlendirilebilir.

Bu yönüyle genel normlar aynı zamanda İslam’ın sabiteler alanını oluşturmaktadır. Çünkü insanın fıtratı, adalet ihtiyacı ve temel ahlâkî değerleri değişmediği gibi, bunları koruyan ilahî ilkeler de değişmez. Kur’ân’ın evrenselliği ve çağlar üstü karakteri büyük ölçüde bu sabiteler üzerine kurulmuştur.

Buna karşılık özel normlar, genel ilkelerin toplum hayatındaki uygulanış biçimlerini düzenleyen hükümlerdir. Bu alan, İslam hukukunun değişkenler sahasını oluşturmaktadır. Toplumların sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik yapıları değiştikçe, bu alandaki hukukî düzenlemeler de içtihat yoluyla yeniden değerlendirmeye konu olabilmektedir. Çünkü değişen hayat şartları, hukukun uygulanış biçimlerinde de yeni çözümleri gerekli kılmaktadır.

Aslında burada din ile şeriat arasında metodolojik bir ayrımın bulunduğu görülmektedir. Din, insanın değişmeyen fıtratına hitap eden evrensel hakikatleri ve temel ilkeleri ifade ederken; şeriat, bu ilkelerin sosyal hayatta uygulanmasını sağlayan hukukî ve kurumsal düzenlemeleri ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle din sabiteleri, şeriat ise bu sabitelerin tarih ve toplum içerisindeki görünüm biçimlerini temsil etmektedir.

Kur’ân’ın hükümlerinin büyük çoğunluğu genel normlardan oluşmaktadır. Adaletin tesisi, zulmün önlenmesi, şûrâ prensibi, emanetlerin ehline verilmesi, sözleşmelere riayet edilmesi, suç ile ceza arasında denge kurulması ve insan onurunun korunması gibi hükümler bunun açık örnekleridir. Buna karşılık ayrıntılı hukukî düzenlemeler oldukça sınırlıdır. Miras hükümleri ve bazı ceza hükümleri bunun istisnai örnekleri arasında yer almaktadır.

Bu durum bize Kur’ân’ın ayrıntılı bir kanun kitabı olmaktan çok, hukuk üretiminin temel esaslarını belirleyen anayasal mahiyetli üst norm olduğunu göstermektedir. Kur’ân çoğu zaman sonucu değil, ilkeyi; şekli değil, amacı; ayrıntıyı değil, esası ortaya koymaktadır. Böylece her çağın kendi şartları içerisinde adaleti gerçekleştirecek hukukî mekanizmalar üretmesine imkân tanımaktadır.

İslam hukuk tarihinde örf ve âdetin hukuk kaynağı olarak kabul edilmesi de bu anlayışın tabiî sonucudur. Çünkü bazı hükümler örf, maslahat veya değişebilen illetlere bağlı olarak şekillenmiştir. Örf değiştiğinde, şartlar farklılaştığında veya hükmün dayandığı illet ortadan kalktığında, ona bağlı hukukî sonuçların yeniden değerlendirilmesi mümkün olabilmektedir. Hukukun canlılığı ve toplumsal işlevi de buradan kaynaklanmaktadır.

Bu noktada en önemli metodolojik hata, genel normlar ile özel normları birbirine karıştırmaktır. Genel normları tarihsel kabul ederek etkisizleştirmek ne kadar yanlışsa, özel normları mutlaklaştırarak her toplum ve döneme aynı şekilde uygulamaya çalışmak da o kadar problemli sonuçlar doğurmaktadır. Birinci yaklaşım dinin evrenselliğini zedelerken, ikinci yaklaşım hukukun hayatla irtibatını koparmaktadır.

Bu sebeple Kur’ân’ı anlamanın temel ilkesi; genel normlar ile özel normları, sabiteler ile değişkenleri ve nass ile içtihat alanlarını birbirinden ayırabilmektir. Çünkü İslam hukukunun sürekliliği sabiteler sayesinde, dinamizmi ise değişkenler sayesinde mümkün olmaktadır. Sabiteler yönü ve amacı belirlerken, değişkenler bu amaçların her çağın şartları içerisinde gerçekleştirilmesini sağlamaktadır.

Din, insanlığın yaratılışından itibaren Şâri’intevhid akidesi üzerine inşa ettiği, bütün insanlığı kuşatan vahye dayalı evrensel ilke ve sabiteler bütünüdür. Bu yönüyle din; değişmeyen, insan fıtratına hitap eden ve sübutu ile delaleti katî olan temel esasları ifade eder. Buna karşılık şeriat, bu evrensel ilkelerin tarihsel ve toplumsal şartlar içerisinde uygulanış biçimini düzenleyen, değişime açık hukukî çerçeveyi temsil eder. Dolayısıyla Kur’ân, Sünnet ve içtihatların hangi kısmının dinin sabit alanına, hangi kısmının şeriatın değişken alanına girdiğinin tespiti, İslam hukuk metodolojisinin en temel meselelerinden biridir.

İslam hukukunda yürürlük ve değişim problemi, nasların tamamının değil, onların genel norm–özel norm, sabiteler–değişkenler ve makâsıd–illet ilişkisi içinde doğru konumlandırılmasıyla çözülebilir. Tarih boyunca Hz. Ömer’in içtihatları, mezhep imamlarının farklı dönem yorumları ve “zamanın değişmesiyle ahkâmın değişmesi inkâr olunamaz” kaidesi, bu değişim alanının teorik temelini oluşturmuştur. Bu nedenle İslam hukukunda esas mesele hükümlerin değişip değişmeyeceği değil, hangi hükmün değişmez sabite, hangisinin içtihada açık değişken olduğunun usûlî olarak doğru tespit edilmesidir.

Sonuç olarak Kur’ân’ın normatif yapısı, değişmeyen evrensel ilkeler ile değişebilen hukukî düzenlemeler arasında kurulan hassas bir denge üzerine inşa edilmiştir. Genel normlarsabiteleri, özel normlar ise değişkenleri temsil etmektedir. Kur’ân’ın doğru anlaşılması da bu ayrımın doğru yapılmasına bağlıdır. Çünkü Kur’ân’ın amacı belirli bir tarihî dönemi dondurmak değil, her çağda adalet, hakkaniyet ve insan onurunu koruyacak ilkeleri insanlığa rehber kılmaktır.

Kaynak: Prof. Dr. Hadi Sağlam İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı resmi internet sosyal medya hesabı