Sosyal hukuk alanında vahyin yürürlüğü, nasların lafzî muhafazasıyla değil; nas–vakıa ilişkisinin usûl içinde kurulabilmesiyle mümkündür.
Kur’ân ve Sünnet, İslâm hukukunun değişmez normatif merkezini teşkil ederken; sosyal hayat, sürekli değişen ve yeni problemler üreten sınırsız bir vakıalar alanıdır. Bu yapısal farklılık, İslâm hukukunun yalnızca ilahî değil, aynı zamanda beşerî yönünün zorunlu olarak işletilmesini gerekli kılar. Rey, içtihat, örf ve ortak akıl, bu noktada nasların hayata taşınmasını sağlayan yürürlük mekanizmalarıdır.
İslâm hukukunun dinamizmi, dinin muamelat alanının; ferdin, toplumun ve çağın şartları karşısında yeniden okunabilmesine bağlıdır. Tarih boyunca kıyas, istihsân, istislâh, maslahat ve örf gibi yöntemlerle hukuka yürürlük kazandırılmaya çalışılmış; müçtehitler değişmeyen değerlerle değişen değerleri ayırt etme gayreti içinde farklı metodolojiler geliştirmişlerdir. Bu ihtilaflar, hukukun zaafı değil; usûlî zenginliğinin bir göstergesidir. Ne var ki içtihatların nas gibi telakki edilmesi veya mutlak doğruluk iddiasına dönüştürülmesi, hukuku yürürlükten düşüren en ciddi problemdir.
Bu bağlamda din ile şeriat ayrımının doğru kurulması hayati önemdedir. Din, vahye dayalı değişmez ilke ve değerler manzumesini; şeriat ise bu ilkelerin toplum içinde huzuru sağlamak üzere oluşturulan değişebilir hukukî düzenlemelerini ifade eder. Mecelle’de formüle edilen “ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” ilkesi, bu gerçeğin klasik ifadesidir. Sosyal hukuk alanında vahyin yürürlüğü, ne nasların dondurulmasıyla ne de aklın başıboş bırakılmasıyla sağlanabilir; asıl mesele, vahiy–akıl–örf–ortak akıl dengesinin usûl içinde korunabilmesidir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yöntemi, bu dengenin tarihsel ve kurumsal ifadesidir.
1. Sosyal Hukukta Yürürlük Problemi: Nasların Sınırlılığı ve Hayatın Sınırsızlığı
İslâm hukukunda yürürlük meselesinin merkezinde, nasların sınırlılığı ile sosyal hayatın sınırsızlığı arasındaki yapısal gerilim yer almaktadır. Kur’ân ve Sünnet, hukuk alanında belirli sayıda nas vazetmiş; ancak bu naslar, ayrıntılı ve kapalı bir kanunlar manzumesi sunmak yerine, ilkesel ve yönlendirici bir normatif çerçeve oluşturmuştur. Buna karşılık sosyal hayat, zamanla değişen ekonomik ilişkiler, aile yapıları, siyasal düzenler ve kültürel formlar üretmekte; her dönemde yeni hukukî sorunlar ortaya çıkarmaktadır. İşte bu noktada, nasların lafzî sınırları içinde kalmak, hukukun fiilî yürürlüğünü sağlamak için yeterli olmamaktadır.
Bu durum, İslâm hukukunun zorunlu olarak beşerî bir boyuta sahip olmasını gerektirir. Zira vahiy, hayattan kopuk bir hukuk üretmeyi değil; hayatı adalet ilkeleriyle düzenlemeyi hedefler. Nasların sınırlı oluşu, hukukun eksikliği değil; bilakis içtihadın ve usûlün alanını açan bilinçli bir tercihtir. Bu bağlamda rey ve içtihat, naslara eklenen tali unsurlar değil; nasların hayata intikalini mümkün kılan asli yürürlük araçlarıdır. İçtihadın yokluğu, hukukun tamamlanması değil; hukukun donması anlamına gelir.
Tarihsel tecrübe açıkça göstermektedir ki, nasların yalnızca lafzî tekrarına dayanan yorumlar, artan sosyal değişimlere cevap üretmekte yetersiz kalmıştır. Bu yetersizlik, erken dönemden itibaren rey ve içtihat metotlarının gelişmesine zemin hazırlamış; müçtehitler, yeni ortaya çıkan problemlerin çözümünde hukuku hayattan koparmamak için aklî yürürütme yollarını devreye sokmuşlardır. Bu bağlamda içtihat, yalnızca ilmî bir faaliyet değil; toplumsal hayatın devamı için dinî ve hukukî bir zaruret hâline gelmiştir.
Ancak yürürlük meselesi, salt içtihat yapılmasıyla çözülebilecek bir problem değildir. Asıl belirleyici olan, değişmeyen değerlerle değişen değerlerin doğru tespit edilmesidir. İnanç, ibadet ve temel ahlâk ilkeleri zamanlar üstü bir sabiteyi temsil ederken; sosyal hukuk alanı, mahiyeti gereği değişken bir zeminde şekillenir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, ya geçmişte üretilmiş çözümleri mutlaklaştırarak hukuku dondurmakta ya da tarihsel tecrübeyi bütünüyle dışlayarak hukuku savurmaktadır. Her iki tutum da vahyin maksadıyla bağdaşmaz.
Bu sebeple sosyal hukukta yürürlük, nasların kendisinden değil; nasların nasıl işletildiğinden doğar. Mecelle’de ifadesini bulan “ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” ilkesi, bu gerçeğin klasik bir formülasyonudur. Bu ilke, hukukun keyfî biçimde değiştirileceğini değil; hukukun hayata rağmen değil, hayatla birlikte işleyeceğini ifade eder. Sosyal hukuk alanında vahyin yürürlüğü, tam da bu noktada anlam kazanır: Nas, yön tayin eder; içtihat yürütür; usûl ise bu yürüyüşün istikametini belirler.
1. Sosyal Hukukta Yürürlük Problemi: Nasların Sınırlılığı ve Hayatın Sınırsızlığı
İslâm hukukunda sosyal alanın yürürlük problemi, nasların sınırlılığı ile sosyal hayatın sınırsızlığı arasındaki yapısal farktan kaynaklanmaktadır. Kur’ân ve Sünnet, hukuk alanında ayrıntılı ve kapalı bir normlar bütünü değil; ilkesel ve yönlendirici bir çerçeve sunmuştur. Buna karşılık sosyal hayat, her dönemde değişen ekonomik, kültürel ve siyasal şartlar üretir. Bu sebeple nasların lafzî sınırları içinde kalmak, hukukun fiilî yürürlüğünü sağlamak için yeterli değildir. Nas, yön verir; yürürlük ise içtihatla sağlanır.
Bu durum, İslâm hukukunun zorunlu olarak beşerî bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir. Vahiy, hayattan kopuk bir hukuk değil; hayatı adalet ilkeleriyle düzenleyen bir sistem öngörür. Nasların sınırlı oluşu bir eksiklik değil, içtihadın alanını açan bilinçli bir tercihtir. Bu sebeple rey ve içtihat, naslara eklenmiş tali unsurlar değil; nasların hayata intikalini mümkün kılan asli yürürlük araçlarıdır. İçtihadın yokluğu hukuku tamamlamaz; bilakis hukuku dondurur.
Sosyal hukuk alanında yürürlüğün temel ilkesi, değişmeyen değerlerle değişen değerlerin ayırt edilmesidir. İnanç, ibadet ve temel ahlâk alanı sabiteyi temsil ederken; muamelat ve sosyal düzenlemeler değişkendir. Bu ayrımın klasik formülasyonu Mecelle’de açıkça ifade edilmiştir: «تَغَيُّرُ الأَزْمَانِ يَقْتَضِي تَغَيُّرَ الأَحْكَامِ». Bu ilke, hukukun keyfî biçimde değiştirileceğini değil; hukukun hayata rağmen değil, hayatla birlikte işleyeceğini ifade eder. Sosyal hukukta vahyin yürürlüğü, nasların dondurulmasında değil; usûl içinde işletilmesinde anlam kazanır.
2. Rey ve İçtihadın Fonksiyonu: Hukukun Dinamizmini Sağlayan Beşerî Unsur
Rey ve içtihat, Kur’ân ve Sünnet’i anlama, yorumlama ve hayata tatbik etme faaliyetinin adıdır. Bu faaliyet, nas bulunmayan alanlarda aklın devreye girmesiyle gerçekleşir; ancak bu durum, naslardan bağımsız bir hukuk alanı üretildiği anlamına gelmez. Bilakis rey ve içtihat, nas ile vakıa arasında kurulan normatif köprüdür. Klasik literatürde içtihadın “rey” kavramıyla ifade edilmesi, aklın hukuktaki yerini teyit eder; fakat bu akıl usûl ile kayıtlıdır. Nitekim ilke açıktır: «لاَ حُكْمَ إِلَّا بِدَلِيلٍ».
İslâm hukukunu tarih boyunca taşıyan ve yeni ihtiyaçlara cevap verebilir kılan unsur, beşerî aklın usûl içinde işletilmesi olmuştur. Rey ve içtihat, hukukun tali süsleri değil; yürürlük kazandıran asli dinamiklerdir. Bu sebeple içtihat, dinî bir lüks değil; toplumsal hayatın devamı için zarurettir. İçtihadın askıya alındığı yerde hukuk, metinleşir; fakat işlevini yitirir.
Klasik dönem âlimleri, içtihada beşer aklının bağımsız bir kurucu güç olduğu iddiasıyla yaklaşmamışlardır. Aksine içtihat, Kur’ân ve Sünnet’te açık bir delilin bulunmadığı hallerde hakkaniyet ve kamu yararı gözetilerek, hikmet-i teşrî ve مقاصد الشريعةdoğrultusunda hukuka yardımcı bir mekanizma olarak işletilmiştir. Bu çerçevede örf ve âdetler de, naslara aykırı olmamak şartıyla, ortak aklın ürünü olarak tali deliller arasında yer almıştır.
İçtihadın sınırı, sınırsız bir akıl yürütme alanı değil; geniş fakat denetlenebilir bir sahadır. Araç ile amaç karıştırıldığında, vahyi anlama araçları kendilerini vahyin yerine koyma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu sebeple içtihadın meşruiyeti, usûlî kayıtlar altında kalmasına bağlıdır. Aklın görevi hüküm koymak değil; hükmü hayata taşımaktır.
3. Kıyasın Şekilciliği ve Alternatif Yürürlük Metotlarının Gelişimi
İslâm hukukunda sosyal problemlerin çözümünde ilk geliştirilen yöntem kıyas olmuştur. Kıyas, nas ile yeni vakıa arasında illet üzerinden bağ kurarak hukukun yürürlüğünü sağlamayı amaçlar. Ancak zamanla kıyas, illet–hikmet ayrımının ihmal edilmesi sebebiyle katı bir şekilciliğe dönüşme riski taşımıştır. Bu durum, hukuku hayata yaklaştırmak yerine, hukuku vakıadan uzaklaştıran bir sonuç doğurmuştur. Nitekim şekle indirgenen kıyas, nasların maksadını değil, lafzî benzerliği esas almaya başlamıştır.
Bu gelişme karşısında hukuk ekolleri, yürürlük problemini aşmak için alternatif metotlar geliştirmiştir. Hanefî ekolünde استحسان, Mâlikî ekolünde استصلاح(المصلحة المرسلة), hukukun hayatla bağını yeniden kurma çabasının ürünüdür. Bu metotlar, naslara aykırı olmamak şartıyla, hakkaniyet ve kamu yararı esas alınarak hüküm kurulmasını mümkün kılmıştır. Böylece hukuk, şekilcilikten kurtarılarak işlevsel bir normatif sistem hâline getirilmiştir.
Bu yöntemlerin ortak noktası, hükmün yalnızca formel benzerlik üzerinden değil; hikmet-i teşrî ve مقاصد الشريعةüzerinden değerlendirilmesidir. Zira hükmün illetinin değişmesiyle hükmün de değişebileceği ilkesi, klasik literatürde açıkça kabul edilmiştir: «الحكم يدور مع علته وجودًا وعدمًا». Bu ilke, hukukun donuklaşmasını değil; hayatla birlikte işlemesini teminat altına alır.
Dolayısıyla istihsan ve istislâh, kıyasın alternatifi değil; kıyasın maksada bağlanmış hâlidir. Bu metotlar sayesinde müçtehitler, hukuku teoride muhafaza etmekle yetinmemiş; pratik hayatta yürürlük kazandırmışlardır. İslâm hukukunun dinamizmi, tam da bu metodolojik esneklikten kaynaklanmaktadır.
4. Metodolojik İhtilafların Kaynağı: Usûl, Delil, Dil ve Örf Farklılıkları
İslâm hukukunda müçtehitler arasındaki ihtilafların temelinde, nasların varlığından ziyade nasların nasıl anlaşılıp işletileceğine dair metodolojik tercihler bulunmaktadır. Delil hiyerarşisi, dilsel çözümleme biçimi, örf ve âdetin hukukî değeri ile illet–hikmet ilişkisinin kurulma tarzı, bu ihtilafların ana eksenlerini oluşturur. Bu sebeple ihtilaf, çoğu zaman hükümde değil; usûlde ortaya çıkar.
Nitekim Hanefîler, مشهور حديثile ammın tahsisini ve mutlakın takyidini mümkün görürken; diğer ekoller hadislerin kuvvet derecesi ve râvi sayısını esas alarak farklı tasnifler yapmışlardır. Keza الإجماع السكوتيnin delil değeri konusunda da görüş ayrılıkları mevcuttur: Bir kısım âlimler bunu bağlayıcı kabul ederken, diğerleri icmânın teşekkülü için açık beyanı şart koşmuşlardır. Aynı şekilde, istisna yoluyla sabit hükümler ve miktarları belirlenmiş nasslar üzerinde kıyas yapılıp yapılamayacağı hususu da usûl farklılığının tipik örneklerindendir.
Bu farklılıklar, fer‘î delillerde daha da belirginleşir. العرف, الاستحسان، الاستصلاحve سدّ الذرائعgibi delillerin hukuka kaynaklık değeri konusunda ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Ancak bu ayrışmalar, İslâm hukukunun zaafı değil; usûlî çoğulculuğunun tabii sonucudur. Sorun, bu ihtilafların hakikatin önüne geçirilmesi ve her bir yöntemin mutlaklaştırılmasıyla başlar.
Dolayısıyla müçtehitlerin farklı hükümlere ulaşması, nasların yetersizliğinden değil; nasların çok katmanlı anlam yapısından kaynaklanmaktadır. Her müçtehit, kendi usûlü içinde tutarlı bir hukuk inşa etmeye çalışmıştır. İslâm hukukunun problemi ihtilaf değil; ihtilafın usûl dışı mutlaklaştırılmasıdır.
5. Değerlerin Değişebilirliği ve Mazinin Konumu: Tarih, Tecrübe ve Terakkî
Sosyal hukuk alanında en kritik meselelerden biri, değişmeyen değerlerle değişebilir değerlerin doğru biçimde ayrıştırılamamasıdır. İnanç, ibadet ve temel ahlâk ilkeleri sabiteyi temsil ederken; muamelat ve sosyal düzenlemeler, mahiyeti gereği zaman, mekân ve örfe bağlı olarak değişkendir. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, ya geçmişte üretilmiş çözümleri mutlaklaştırarak hukuku dondurmakta ya da tarihsel tecrübeyi bütünüyle dışlayarak hukuku savurmaktadır.
Klasik literatürde bu gerçek, Mecelle’de veciz biçimde formüle edilmiştir: «تَغَيُّرُ الأَزْمَانِ يَقْتَضِي تَغَيُّرَ الأَحْكَامِ». Bu ilke, hükümlerin keyfî biçimde değiştirileceğini değil; hükmün üzerine bina edildiği sosyal zeminin değişmesiyle, yürürlük biçiminin de değişeceğini ifade eder. Burada esas olan, nasların ruhunun korunması; araçların ise döneme göre yeniden inşa edilmesidir.
Bu bağlamda mazi, sosyal hukuk açısından beşeriyetin tecrübe alanıdır. Mazi bütünüyle terk edilemez; fakat aynen tekrar da edilemez. Mazinin ruhu yaşatılır, fakat mazinin araçları amaç hâline getirildiğinde hukuk işlevini kaybeder. Mazi ölmez; fakat olduğu yerde de durmaz. Sosyal terakkî, bu süreklilik bilinciyle mümkündür.
Dolayısıyla sosyal hukukta yürürlük, geçmişi kutsallaştırmakla değil; geçmişin tecrübesini bugünün ihtiyaçlarıyla konuşturabilmekle sağlanır. Bu denge kurulamadığında hukuk ya nostaljiye ya da kopuşa mahkûm olur. İslâm hukukunun tarihsel başarısı, tam da bu dengeyi uzun süre muhafaza edebilmiş olmasında yatmaktadır.
6. Din ve Şeriat Ayrımı Bağlamında Sosyal Hukukun Değişebilir Alanı
Sosyal hukukta yürürlük meselesinin sağlıklı kavranabilmesi için din ile şeriat ayrımının metodolojik olarak netleştirilmesi zorunludur. Din, vahye dayalı değişmez ilke ve değerler manzumesini ifade ederken; şeriat, bu ilkelerin toplum içinde huzuru sağlamak üzere oluşturulan değişebilir hukukî düzenlemelerini kapsar. Bu ayrım yapılmadığında, ya şeriat dinle özdeşleştirilerek değişim kapatılır ya da din tarihsel düzenlemelere indirgenerek anlamsızlaştırılır.
Sünnetin sosyal ve iktisadî alanla ilgili büyük bir kısmı, doğrudan şeriat alanına giren dönemsel uygulamalardır. Hz. Peygamber’in sosyal ve dünyevî işlerde sahabenin tecrübesine alan açan yaklaşımı—özellikle “أنتم أعلم بأمور دنياكم” ilkesinde ifadesini bulan tutum—sosyal hukukta aklın ve realitenin meşruiyetini ortaya koymaktadır. Bu sebeple hukuki düzenlemelerin değişmesi, dine aykırılık değil; vahyin maksadına sadakatin bir gereğidir.
Klasik literatürde nesh, tedricilik, illetin değişmesi, mecaz ve makāsıd gibi kavramlarla ifade edilen bu değişebilirlik, farklı kavramlarla aynı hedefe yönelmiştir: hukukun hayatta yürürlük kazanması. Değişen şeriat değil; şeriatın tatbik alanıdır. Din–şeriat ayrımı doğru kurulmadıkça, sosyal hukuk alanındaki tartışmalar kaçınılmaz olarak süreklilik kazanır.
7. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Yöntemi: Şûrâ, İcmâ ve Ortak Aklın Bağlayıcılığı
Zannî nassların yorumunda hiçbir içtihat mutlak doğruluk iddiası taşımaz. Bu sebeple sosyal hukukta bağlayıcılık, bireysel doğrulardan değil; şûrâ ve icmâ ile teşekkül eden ortak akıldan doğar. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yöntemi, tam da bu noktada, ihtilafı fitneye değil hukukî birliğe dönüştüren kurumsal bir çerçeve sunar.
Şûrâ, farklı içtihatların meşru zeminde tartışılmasını; icmâ ise bu tartışmaların toplumsal yürürlük kazanmasını sağlar. Bu yöntem, ne bireysel aklı mutlaklaştırır ne de nakli donuklaştırır. Ehl-i Sünnet, tefrikayı değil; orta yolu, hukuki birliği ve ümmetin şehadetini esas alır. Sosyal değerlerin korunması ve geliştirilmesinde, ortak aklın tercihleri, bireysel doğrulardan daha güçlü bir meşruiyet zemini oluşturur.