İnsanlık bugün bir iktisat sisteminin değil, bir güvenlik yanılsamasının kölesidir. Kapitalizm, yalnızca üretim ve tüketimi düzenleyen bir mekanizma olmaktan çıkmış; insanın yarınlar endişesini yöneten ontolojik bir rejime dönüşmüştür.
İnsan, bin elli sene yaşasa dahi mal biriktirmekte; biriktirdikçe güvende olacağını sanmaktadır. Bu sanı, ekonomik bir refleks değil; iman alanına sızmış bir korku biçimidir. Zira güvenliğini nerede aradığın, kime kul olduğunu da belirler.
Kur’ân’ın “وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ” hatırlatması, rızkın kaynağını piyasadan değil Allah’tan bilen bir varoluş çağrısıdır. Buna karşılık kapitalizm, güvenliği malda, mülkte ve güç birikiminde temellendirir. Bu noktada mesele iktisat olmaktan çıkar, akîdeye dönüşür. Çünkü mal, araç olmaktan çıkıp itikat nesnesi hâline geldiğinde, Karunlaşma başlar: “إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِنْدِي” (Bu bana bilgimle verildi) diyen dil, bugün modern söylemle yeniden üretilmektedir.
Cari İslâm, tam da bu zeminde doğar: Rahatsız etmeyen, talep üretmeyen, paylaşımı sadaka vitrinine hapseden bir din formu. Bu din, kapitalizme itiraz etmez; onunla uyum sağlar. Oysa tevhid, uyum dini değil; itiraz dinidir. İtirazı ahlâkta, paylaşımda ve sosyal adalette somutlaşır. Medine’de kurulan düzen, bu itirazın tarihsel pratiğidir. Ensar–Muhacir kardeşliği, bir yardım kampanyası değil; kapitalist birikim ahlâkına karşı vahiy temelli bir sosyal devlet tasavvurudur.
Tevhid, yalnızca “Allah birdir” demek değildir; hayatın bölünmez olduğuna iman etmektir. Ahireti dünyadan, ibadeti adaletten, kardeşliği paylaşımdan ayırmayan bir iman… İşte bu yazı, kapitalizmin mabedleştirdiği dünyada, tevhidin sosyal ruhunu yeniden hatırlatmak için kaleme alınmıştır.
1. Kapitalizm: İktisadî Bir Sistemden Ontolojik Bir Güvenlik Rejimine Dönüşüm
Kapitalizm, insanın güvenlik duygusunu ele geçirerek işler. Bu sistemde mal, ihtiyaçları karşılayan bir araç değil; geleceği garanti eden bir sığınak olarak sunulur. İnsan, “yarın ne olacak?” korkusuyla yaşar ve bu korku, onu paylaşmaktan alıkoyar. Paylaşım, risk; dayanışma, maliyet; kardeşlik ise zafiyet olarak kodlanır. Böyle bir dünyada yoksulluk ortadan kaldırılmaz; yoksulluk yönetilir.
Bu yönetim, sadaka üzerinden yürütülür; çünkü sadaka sistemi sorgulamaz, hak sistemi sorgular. Kapitalizmin sadakayı sevip hakkı sevmemesinin nedeni budur. Hak, mülkiyeti sınırlar; sadaka ise mülkiyeti kutsar. Kur’ân’ın hedefi ise açıktır: “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ” — servet, yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın (el-Haşr 59/7). Bu ayet, iktisadî bir uyarıdan önce ontolojik bir itirazdır.
Müslüman Karun, tam da bu itirazın unutulduğu yerde ortaya çıkar. Malı bereket için değil, güç ve güvenlik için biriktiren; güvenliğini Allah’ta değil portföyünde arayan bu tipoloji, Kur’ân’da anlatılan Karun’un çağdaş izdüşümüdür. Karun’un hatası zengin olmak değil; zenginliği güvenliğinin kaynağı sanmaktır (bkz. Taberî, Tefsîr, ilgili ayetlerin şerhi). Bu zihin, tevhidin değil kapitalizmin imanını taşır.
Tevhid ise bu rejime kökten karşıdır. Tevhid, güvenliğin biriktirmede değil; paylaşımda olduğuna iman etmektir. Medine’de kurulan düzen, güvenliği bireyin omzundan alıp toplumun sorumluluğuna yüklemiştir. İşte kapitalizmin ontolojik başarısına karşı, vahyin ontolojik cevabı budur. Şâtıbî’nin ifadesiyle şer‘î hükümlerin hedefi lafzın muhafazası değil, maksatların tahakkukudur; maksat ise burada açıktır: adalet ve toplumsal güvenlik (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).
Son hüküm nettir: Kapitalizm, insanı geleceğe karşı sigortalar; tevhid, insanı insana karşı yalnız bırakmaz. Ya güvenliğini malda ararsın ya kardeşinde. Ortası yoktur.
2. Tevhidin Sosyal Boyutu ve İmanın Kurumsallaşma Zorunluluğu
Tevhid, kalpte başlayan bir iman olsa da toplumu kurmadan tamamlanmaz. İmanın sahihliği, bireyin iç dünyasında saklı bir tasdikle değil; sosyal hayatta ürettiği adaletle ölçülür. Kur’ân’ın imanı sürekli amel ile birlikte zikretmesi—“الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ”—tesadüf değildir. Çünkü iman, eğer hayata dokunmuyorsa, ahlâk üretmiyor; ahlâk üretmiyorsa hukuk kurmuyor demektir. Bu noktada iman, bireysel bir duyarlılıktan çıkıp kurumsal bir güvenlik mimarisine dönüşmek zorundadır.
Kur’ân’ın “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” hükmü, kardeşliği bir duygu değil yükümlülük olarak tesis eder. Yükümlülük ise kurumsallaşma gerektirir. Kardeşlik, bireysel merhametle taşınamaz; ancak hukukla ve düzenle sürdürülebilir. Medine’de kurulan düzen, bu gerçeğin tarihsel ispatıdır. Orada iman, sadaka ile değil; hakla konuşmuştur. Yardım, lütuf olmaktan çıkarılmış; doğuştan güvence fikrine bağlanmıştır. Bu nedenle Medine, bir “yardımlaşma toplumu” değil; sosyal güvenliği imanla temellendiren bir devlet tasavvurudur.
İmanın kurumsallaşması, bireyin yarın korkusunu ortadan kaldırmayı hedefler. Yarın korkusu devam ettiği sürece, paylaşım istisna; biriktirme norm hâline gelir. Kapitalizmin beslendiği tam da bu boşluktur. Oysa vahiy, güvenliği bireyin omzuna yüklemez; toplumun ve devletin sorumluluğuna verir. Hz. Peygamber’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” uyarısı, bireysel bir ahlâk çağrısı değil; sosyal devlet ilkesinin özlü ifadesidir. Aynı şekilde “Fırat kıyısında bir koyun kurt tarafından parçalanırsa yöneticinin sorumlu tutulması”, güvenliğin bireysel değil kamusal olduğunu ilan eder (bkz. Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 17–21).
Kurumsallaşmayan iman, kısa sürede sadakaya; sadaka ise vitrine dönüşür. Vitrin, sistemi sorgulamaz; yalnızca süsler. Oysa hak, sistemi sınar. Bu yüzden kapitalist düzen sadakayı sever; hak temelli sosyal güvenliği sevmez. Tevhid ise tam tersini ister: yardımı değil, hakkı. Şâtıbî’nin maksadlar teorisi, bu talebi netleştirir: şer‘î hükümlerin amacı, bireysel hayrı değil; kamusal adaleti gerçekleştirmektir (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).
Sonuç olarak iman, kurumsallaşmadığı yerde bireyselleşir; bireyselleştiği yerde kapitalizme eklemlenir. Tevhidin sosyal boyutu ihmal edildiğinde, Müslüman birey “kendi başının çaresine bakan dindar”a dönüşür. Bu dönüşüm, iman eksikliğinden değil; imanın hayata indirilememesinden kaynaklanır. Medine’nin dersi açıktır: İman, ancak kurumsal güvence üretebildiği ölçüde sahicidir. Aksi hâlde iman çoğalır, adalet azalır; diller zikirle dolar, hayat boşalır.
3. Yarınlar Endişesi ve Kapitalist Ahlâkın İnançlaşması
Kapitalizmin en derin başarısı, insanın “yarınlar endişesini” ekonomik bir kaygı olmaktan çıkarıp iman alanına taşımış olmasıdır. Bu endişe, zamanla ahlâk üretir; ürettiği ahlâk ise bir süre sonra itikadî bir yönelim hâline gelir. İnsan, güvenliğini malda temellendirmeye başladığında mesele artık geçim değil, rızkın kaynağına dair bir inanç tercihidir. Kur’ân’ın “وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ” vurgusu, rızkın kaynağını piyasaya değil Allah’a nispet eden ontolojik bir karşı çıkıştır (Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 12, s. 45–47).
Bu süreçte kapitalist ahlâk, yalnız davranışları değil, imanın biçimini dönüştürür. Çalışmak ibadetle özdeşleştirilir; kazanmak başarıya, biriktirmek ise güvenliğe bağlanır. Böylece mal, araç olmaktan çıkar; varoluşun teminatı hâline gelir. Kur’ân’ın Karun kıssasında eleştirdiği husus, zenginlik değil; zenginliği güvenliğin kaynağı sayan zihniyettir. Karun’un “إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِنْدِي” (Bu bana kendi bilgimle verildi) sözü, bugün “hak ettim” ve “ben kazandım” diliyle yeniden üretilmektedir (Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, c. 20, s. 84–86).
Bu zihniyet, sadakayı yüceltir; hakkı görünmez kılar. Çünkü sadaka sistemi düzeni sorgulamaz; hak sistemi düzeni sınar. Sadaka, bireyin vicdanına bırakılır; hak ise kurumsallaşmayı gerektirir. Kapitalist düzenin sadakayı sevip sosyal güvenliği sevmemesinin nedeni budur. Oysa Kur’ân, güvenliği bireyin omzuna değil; toplumun ve devletin sorumluluğuna yükler. Şâtıbî’nin maksadlar teorisi, şerʿî hükümlerin nihai hedefinin bireysel hayır değil, kamusal adalet ve maslahatı temin olduğunu açıkça ortaya koyar (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305).
Kapitalist ahlâk imanla birleştiğinde “cari İslâm” dediğimiz uyumcu din formu ortaya çıkar. Bu form, piyasayla kavga etmez; mülkiyeti sorgulamaz; yoksulluğu “imtihan” diliyle kaderleştirir. Bu dindarlık, tevhidin değil konforun dinidir. Tevhid ise tam aksine, güvenliği bireysel bir başarıdan çıkarıp toplumsal sorumluluğa bağlar. Medine’de kurulan düzen, yarın korkusunu biriktirmeyle değil; kardeşlik ve kurumsal güvenceyle aşmıştır.
Sonuç olarak yarınlar endişesi imanla değil, adaletle tedavi edilir. İman, korkuyu bastırmak için değil; korkuyu anlamsız kılacak bir düzen kurmak için vardır. Yarın korkusunu malda dindiren zihin, tevhidi daraltır; yarını kardeşlikle güvence altına alan zihin ise tevhidi hayata indirir. Kapitalizmin iman alanına sızdığı yerde paylaşım azalır; Medine’nin ruhu ihmal edildiğinde ise iman çoğalır, adalet eksilir.
4. Sosyal Güvenlik: Doğuştan Hak mı, Yardım Mekanizması mı?
Vahiy perspektifinde sosyal güvenlik bir lütuf değil, insanın doğuştan sahip olduğu bir haktır. Bu hak, bireyin merhamete muhtaç bırakılmaması; onurunun sadaka vitrininde aşındırılmaması için tesis edilmiştir. Kur’ân’ın sosyal adalet dili, yoksulluğu “kader”e, yardımı “insaf”a havale etmez; güvenliği kamusal sorumluluk olarak tanımlar. “وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ” (Mallarında bilinen bir hak vardır) ifadesi, yardımın gönüllü bağış değil, hak temelli bir yükümlülük olduğunu açıkça ortaya koyar (Zâriyât 51/19; Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 28, s. 162–164).
Bu çerçevede sadaka, ahlâkî bir erdem olarak değerli olmakla birlikte, sosyal güvenliğin yerine ikame edilemez. Çünkü sadaka, bireysel vicdana bağlıdır; hak ise kurumsal bağlayıcılık gerektirir. Kapitalist düzenin sadakayı teşvik edip hak temelli güvenliği zayıflatmasının nedeni budur: sadaka düzeni sorgulamaz, hak düzeni sınar. İslâm hukukunda zekâtın, infakın ve beytülmâlin kurumsal niteliği, güvenliğin bireyin değil devletin asli görevi olduğunu gösterir (Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 157–165).
Hz. Peygamber’in “komşusu açken tok yatan bizden değildir” uyarısı, bireysel ahlâk çağrısı gibi okunamaz; bu söz, toplumsal güvenlik ilkesinin normatif ifadesidir. Aynı şekilde “Fırat kıyısında bir koyun kurt tarafından parçalanırsa yöneticinin sorumlu tutulması” anlayışı, güvenliği bireyin omzundan alıp kamusal otoritenin yükümlülüğüne yerleştirir. Bu yaklaşım, sosyal güvenliği hayır kurumlarına değil, devletin hukukuna bağlar (İbn Haldûn, Mukaddime, c. 1, s. 349–351).
Sosyal güvenliğin yardıma indirgenmesi, tevhidin sosyal boyutunun daraltılmasıdır. Yardım, yoksulluğu geçici olarak hafifletir; güvenlik ise yoksulluğu üretmeyen bir düzen kurar. Şâtıbî’nin maksadlar teorisi, bu ayrımı netleştirir: şerʿî hükümlerin amacı bireysel iyilik değil, kamusal maslahatı ve onuru korumaktır (el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305). Bu nedenle güvenlik, merhametin değil adaletin alanıdır.
Sonuç olarak sosyal güvenliği sadakaya havale eden her düzen, kapitalizmin iman alanına sızmasına kapı aralar. İnsan yarın korkusuyla baş başa bırakıldığında, biriktirir; biriktirdikçe paylaşamaz; paylaşamadıkça kardeşliği söyleme indirger. Oysa vahyin hedefi açıktır: İnsan yarın korkusunu malda değil, adaletli bir düzende yensin. Sosyal güvenlik bu yüzden tevhidin lüksü değil, zorunlu sonucudur.
5. Medine Modeli ve Tevhid Temelli Sosyal Devlet Tasavvuru
Medine modeli, tarihte kurulmuş bir şehir devleti değil; tevhidin sosyal hayatta kurumsallaşmış ilk hukuk düzenidir. Bu modelde iman, yalnızca ibadet alanını değil; güvenliği, mülkiyeti, paylaşımı ve birlikte yaşamı düzenleyen kurucu bir ilke olarak işlev görür. Hz. Peygamber’in (sav) Medine’de inşa ettiği düzen, bireyin yarın korkusunu piyasaya değil; toplumsal sorumluluğa ve kamusal teminata bağlamıştır. Medine Vesikası, bu yönüyle yalnızca siyasal bir metin değil; tevhid temelli bir sosyal sözleşmedir. Farklı kabile ve inanç grupları, güvenlikte ortak, barışta müşterek, saldırı karşısında birlikte durmakla yükümlü kılınmıştır; böylece “tehlikede iştirak” ilkesi hukuk diline tercüme edilmiştir (İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 147–153).
Bu düzenin iktisadî ayağını Ensar–Muhacir kardeşliği oluşturur. Kardeşlik, burada romantik bir dayanışma değil; hak ve yükümlülük doğuran bağlayıcı bir normdur. Ensar’ın mallarını paylaşması sadaka değil, sosyal güvenliğin fiilî tesisidir. Kur’ân’ın “وَيُؤْثِرُونَ عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ” ifadesi, bu pratiği ahlâkî övgünün ötesinde normatif bir ölçü olarak sunar (el-Haşr 59/9; Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 29, s. 244–246). Medine’de güvenlik, bireyin birikiminde değil; toplumun omzunda taşınmıştır. İşte bu nedenle Medine, kapitalist birikim ahlâkına karşı vahiy kaynaklı bir sosyal devlet tasavvurudur.
Bu modelde mülkiyet kutsal değildir; emanetle kayıtlıdır. Servetin dolaşımı adaletin şartı kabul edilmiş; “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ” ilkesiyle tekelleşme engellenmiştir (el-Haşr 59/7; Şâtıbî, el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305). Böylece yoksulluk yönetilmemiş; yoksulluğu üretmeyen bir düzen kurulmuştur. Bu düzen, yardım merkezli değil; hak temellidir. Beytülmâl, zekât ve kamu gelirleri, bireyin onurunu incitmeden güvenliği teminat altına alan kurumsal mekanizmalar olarak işletilmiştir (Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 157–165).
Medine modeli, tevhidin sosyal devletle buluştuğu yerdir. Burada devlet, yalnız düzeni koruyan bir güç değil; yarın korkusunu ortadan kaldıran bir teminattır. İbn Haldûn’un ifadesiyle devlet, toplumsal dayanışmayı (ʿasabiyya) adaletle beslediğinde yükselir; güvenlik zayıfladığında ise çözülme başlar (Mukaddime, c. 1, s. 349–351). Medine’nin başarısı, iman ile güvenliği ayırmamasındadır. Tevhid, bu modelde soyut bir inanç değil; yaşayan bir sosyal mimaridir.
Sonuç nettir: Medine, geçmişte kalmış bir hatıra değil; bugünün kapitalist güvensizlik rejimine karşı en sahih alternatiftir. Güvenliği bireyin birikimine bırakan her sistem, korku üretir; güvenliği toplumun sorumluluğuna veren her düzen ise iman üretir. Tevhid temelli sosyal devlet, lüks bir ideal değil; imanın hayata indiği zorunlu aşamadır.
6. Kapitalist Müslümanlık Paradoksu: Birikim, Güç ve Tevhid Çatışması
Kapitalist Müslümanlık, iman ile birikim ahlâkının aynı bedende birlikte yaşamaya zorlandığı çelişkili bir kimliktir. Bu kimlikte dil tevhidi konuşur; fakat pratik kapitalist güvenlik rejimine teslim olmuştur. Mal, bereket için değil; güç ve dokunulmazlık için biriktirilir. Böylece iman, güvenliği Allah’ta aramak yerine sermayede temellendirmeye başlar. Bu durum bir ahlâk zayıflığı değil; tevhid–kapitalizm çatışmasının iman alanında ürettiği bir kırılmadır.
Kur’ân’ın Karun anlatısı, bu kırılmanın arketipidir. Karun’un eleştirilen yönü zenginliği değil; zenginliği kendi bilgisinin ve gücünün sonucu saymasıdır: “إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِنْدِي” (Bu bana sahip olduğum bilgi sayesinde verildi) (Kasas 28/78; Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, c. 20, s. 84–86). Bu ifade, bugün “hak ettim”, “çalıştım”, “ben kazandım” söylemiyle yeniden üretilmektedir. Böylece rızık, Allah’tan koparılıp piyasaya; emanet, bireysel mülkiyete; güvenlik ise birikime bağlanır.
Kapitalist Müslüman, sadakayı sever; fakat hakkı sevmez. Çünkü sadaka bireysel vicdanı rahatlatır; hak ise sistemi sorgular. Bu nedenle yardım kampanyaları çoğalır; sosyal güvenlik kurumsallaşmaz. Oysa Kur’ân, yardım değil hak dilini kurar: “وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ” (Mallarında bilinen bir hak vardır) (Zâriyât 51/19; Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 28, s. 162–164). Hak, paylaşımı zorunlu kılar; sadaka ise tercihe bırakır. Tercihe bırakılan adalet, uzun vadede adaletsizlik üretir.
Bu paradoks, “cari İslâm” dediğimiz uyumcu din formunu besler. Bu form, piyasayla çatışmaz; mülkiyeti kutsallaştırır; yoksulluğu imtihan diliyle kaderleştirir. Bu dindarlık, tevhidin değil; konforun dinidir. Tevhid ise konforu değil, adaleti esas alır. Adalet, paylaşımı zorunlu kılar; zorunlu paylaşım ise birikim hırsını sınırlar. Bu nedenle tevhid, kapitalizmin mabedini reddeder.
Kapitalist Müslümanlık paradoksu, toplumsal güveni de aşındırır. Herkes yarın korkusuyla kendi kalesini inşa eder; kaleler çoğaldıkça kardeşlik yıkılır. Medine’de ise bunun tersi yapılmıştır: güvenlik bireysel birikimde değil; toplumsal sorumlulukta temellendirilmiştir. İbn Haldûn’un ifadesiyle devlet, adaletle beslenen dayanışmayı (ʿasabiyya) koruduğu sürece ayakta kalır; birikimle beslenen bireycilik ise çözülmeyi hızlandırır (Mukaddime, c. 1, s. 349–351).
Son hüküm kesindir: Kapitalizmle tevhid, aynı iman mimarisinde uzun süre birlikte yaşayamaz. Ya güvenliğini malda ararsın ya kardeşinde. Kapitalist Müslümanlık, bu tercihi maldan yana kullanmış bir zihin hâlidir. Medine’nin çağlar üstü çağrısı ise hâlâ yankılanmaktadır: İman, paylaşım üretmiyorsa; tevhid iddiası dillerde kalmıştır.
7. Tevhid Ruhu, Öz Güven ve Toplumsal Sıçrama Dinamikleri
Tevhid ruhu, bireye yalnızca iman kazandırmaz; topluma öz güven kazandırır. Güven, burada psikolojik bir rahatlama değil; geleceğe dair kolektif teminatın varlığıdır. Bir toplum, yarın korkusunu bireylerin sırtına yüklediğinde, korku üretir; korku ürettiğinde biriktirme hırsını, biriktirme hırsı arttığında ise kapitalist ahlâkın imanlaşmasını besler. Oysa tevhid, güvenliği bireysel birikimden çıkarıp toplumsal sorumluluğa bağlar. Kur’ân’ın “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” hükmü, kardeşliği duygu değil yükümlülük olarak kurar; yükümlülük ise ancak kurumsal güven ile taşınır (el-Hucurât 49/10; Râzî, Mefâtîḥu’l-Ġayb, c. 28, s. 226–228).
Öz güveni olan toplumlar sıçrama yapar; yarın korkusuyla yaşayanlar biriktirir ve savunmaya çekilir. Medine’de kurulan düzen, bu sıçramanın tarihsel örneğidir. Orada iman, yalnız ibadet alanını değil; güvenliği, mülkiyeti ve paylaşımı düzenleyen kurucu bir ilke olarak işledi. Ensar–Muhacir kardeşliği, güveni sadakaya değil hakka bağladı; mülkiyeti kutsallaştırmadı, emanetle kayıtladı; riskte ortaklaşmayı hukuk diline tercüme etti. Böylece tevhid, metafizik bir iddia olmaktan çıkıp toplumsal bir mimariye dönüştü (İbn Hişâm, es-Sîre, c. 2, s. 147–153).
Toplumsal sıçramanın ön şartı, adaletin kurumsallaşmasıdır. Adalet kurumsallaşmadığında iman bireyselleşir; bireyselleştiğinde kapitalizme eklemlenir. Şâtıbî’nin maksadlar teorisi bu bağı netleştirir: şerʿî hükümlerin amacı, bireysel hayırdan önce kamusal maslahatı ve onuru korumaktır (el-Muvâfakāt, c. 2, s. 302–305). Bu nedenle tevhid ruhu, hayırseverliğin çoğalmasıyla değil; hak temelli güvenliğin tesis edilmesiyle görünür olur.
Tevhid ruhu, toplumun kendine inanmasını sağlar. Bu inanç, “herkes kendi başının çaresine baksın” diyen bir bireycilik değil; “kimse yarın için yalnız kalmasın” diyen bir kardeşlik hukukudur. İbn Haldûn’un tespitiyle, adaletle beslenen dayanışma (ʿaṣabiyya) yükselişi mümkün kılar; güvenliği birikime bağlayan bireycilik ise çözülmeyi hızlandırır (Mukaddime, c. 1, s. 349–351). Sıçrama, korkunun değil; güvenin ürünüdür.
Son hüküm açıktır: Tevhid ruhu yeniden inşa edilmeden toplumsal sıçrama mümkün değildir. Tevhid, ya yaşanır ya eksik kalır. Ya güvenliğini malda ararsın ya kardeşinde; ya yarını portföyünle sigortalarsın ya adaletle güvence altına alırsın. Medine’nin çağlar üstü çağrısı bugün de geçerlidir: İman, ancak toplumu kurabildiği ölçüde sahicidir. Aksi hâlde iman çoğalır, adalet eksilir; sözler yükselir, hayat çöker.