İnsanlık tarihi, büyük ölçüde “hazırlık” ile “karşılaşma” arasındaki ince çizgide şekillenmiştir. Bu çizgi, bazen bir medeniyetin yükselişine, bazen de bir zihnin çöküşüne işaret eder.
Zira hakikat, kendisini herkese eşit şekilde açmaz; onu görebilmek, ona hazır olabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple “Hazır olana Hızır yetişir” sözü, sadece metafizik bir hatırlatma değil, aynı zamanda epistemolojik bir uyarıdır.
Bugünün insanı, çoğu zaman bilgiye erişimi kolaylaştırmış; fakat bilginin inşa edici niteliğini kaybetmiştir. Çok bilen fakat az düşünen bir zihin yapısı, hakikati çoğaltmaz; aksine onu parçalar. Bu parçalanma, insanın kendi iç bütünlüğünü de zedeler. Artık mesele bilgi eksikliği değil, bilginin anlamla buluşamamasıdır. İşte bu noktada hazırlık, sadece akademik bir donanım değil; aynı zamanda zihinsel bir arınma, kalbî bir disiplin ve ahlâkî bir istikamettir.
Hızır motifi, İslam düşüncesinde çoğu zaman “beklenmedik yardım” olarak anlaşılmıştır. Oysa daha derin bir okumada Hızır, insanın kendi iç hazırlığının dış dünyadaki karşılığıdır. Hazır olmayan bir idrak, en açık hakikati bile “tesadüf” olarak okur; hazır olan bir bilinç ise en sıradan görünen olayda dahi “tevâfuk”u müşahede eder. Çünkü tevâfuk, varlığın dağınık değil, anlamlı bir bütün olduğuna işaret eder.
Modern çağın en büyük problemi, insanın bu anlam bütünlüğünü kaybetmesidir. Olaylar arasında bağ kuramayan zihin, hayatı parçalı bir deneyim olarak yaşar. Bu parçalanma, hem bireysel kararları hem de toplumsal yönelişleri kırılgan hâle getirir. Böyle bir dünyada insan, çoğu zaman yaşadığını anladığını zanneder; fakat aslında sadece olayların yüzeyinde dolaşır.
İslam hukuk düşüncesi açısından bakıldığında ise bu durum daha derin bir boyut kazanır. Çünkü fıkıh, yalnızca hüküm üretme faaliyeti değil; aynı zamanda insanı hakikate hazırlayan bir idrak sistemidir. Bu sistemin özünde, “hazırlanmış zihin” ile “hükümle buluşan hayat” arasındaki uyum yer alır. Hazırlık yoksa hüküm de yalnızca metin olarak kalır; hayata dönüşemez.
Bu bağlamda “Hazır olana Hızır yetişir” ifadesi, insanın kaderle ilişkisini de yeniden düşünmeyi gerektirir. Kader, pasif bir yazgı değil; hazırlıkla anlam kazanan bir ilahî düzen olarak okunmalıdır. İnsan, neye hazırsa onunla karşılaşır; neyi inşa etmişse onu yaşar.
Sonuç olarak, çağımızın en büyük ihtiyacı daha fazla bilgi değil, daha derin bir hazırlıktır. Çünkü hakikat, gürültüye değil; sükûnete, dağınıklığa değil; hazırlığa açılır. Ve belki de en kritik soru şudur: İnsan, gerçekten karşılaştıklarına hazır mıdır, yoksa sadece geç kalmış bir anlamı mı yaşamaktadır?