Dört tür iktisadî ticaret bilinmeden meşru bir iktisadî düzen kurulamaz: Musâveme, murâbaha, tevliye ve vadîa; yalnızca dört farklı satış tekniği değil, iktisadî hayatta dört ayrı meşruiyet alanını temsil eder.
İKTİSADÎ HAYATTA DÖRT TÜR TİCARET VE MEŞRUİYET İLKESİ
Musâveme, Murâbaha, Tevliye Ve Vadîa Satışlarının Meşruiyet Zemini Üzerine Bir İktisat Hukuku İncelemesi
Klasik İslâm iktisadında ticaret, tek bir fiyat oyunu değil; dört ayrı dükkân ve her biri için farklı meşruiyet ölçüsü üzerine kurulmuş sistemli bir hayattı: musâveme serbest piyasanın alanı iken, murâbaha, tevliye ve vadîa güven, şeffaflık ve dürüstlük esasına dayanan emanet satışlarıydı. Bu üç satışta meşruiyet, kârın miktarından değil beyanın doğruluğundan doğar; zira burada ticaret mal ile değil, söz ve sorumlulukla yapılır. Hz. Peygamber’in (sav) “التَّاجِرُ الصَّدُوقُ الأَمِينُ مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ – Dürüst ve güvenilir tüccar, peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir” (Tirmizî, Büyûʿ, 4) buyruğu, bu iktisadî ahlâkın zirvesini tayin eder. Bugün dükkânların ve defterlerin karıştığı, “maliyetine” ve “zararına” söylemleriyle örtülü riba üretilen bir piyasada bu metin, kaybolan iktisadî ayrımları yeniden kurmayı amaçlamaktadır.
Ticaret Bir Teknik Değil, Meşruiyet Rejimidir
İktisadî hayat, yalnızca fiyat oluşumu ve kâr maksimizasyonu üzerinden okunabilecek teknik bir alan değildir; bilakis hukuk ve ahlâk tarafından kuşatılmadığı takdirde meşruiyetini hızla kaybeden bir güç alanıdır. İslâm iktisat hukuku, ticareti salt “rıza”ya değil; açıklık, doğruluk ve sorumluluk ilkelerine bağlayarak bu alanı normatif bir çerçeveye oturtur. Bu sebeple klasik fıkıh literatürü, satımı tek tip bir işlem olarak değil; kârın mahiyeti, bilginin açıklanma düzeyi ve tarafların niyeti bakımından ayrıştırmıştır. Bu ayrıştırma, iktisadî hayatta adeta dört ayrı dükkân ve dört ayrı defter tutulmasını gerektiren sistematik bir yapı ortaya koyar: musâveme, murâbaha, tevliye ve vadîa. Bu dükkânların birbirine karıştırılması, klasik literatürde hile, modern terminolojide etik ihlal, normatif düzlemde ise iktisadî münafıklık olarak karşılık bulur.
1. Musâveme: Piyasa Serbestliği Ve Meşru Belirsizlik
Musâveme, satıcının malın maliyetini açıklamadığı, fiyatın piyasa şartları ve pazarlık yoluyla belirlendiği satış türüdür; klasik tanımıyla “البيع على المساومة”. Bu satış türü, İslâm hukukunda asli satış kabul edilir; zira piyasa hayatı her zaman tam bilgi üzerine kurulmaz. Ancak buradaki belirsizlik, aldatmadan değil, bilginin talep edilmemesinden kaynaklanır. Alıcı maliyeti bilme hakkını kullanmaz; satıcı da bunu açıklamakla yükümlü değildir. Meşruiyet, tarafların bu bilinçli tercihinde yatar. Ne var ki musâveme, halkın zaruretini fırsata çevirecek şekilde kullanıldığında hukuken sahih görünse bile ahlâken sakatlanır. Bu noktada belirleyici ölçü, satıcının “aldatma kastı”dır. Nitekim Hz. Peygamber (sav), ticarette aldatmayı kesin biçimde yasaklamış ve “مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا – Aldatan bizden değildir” buyurmuştur (Müslim, Îmân, 164; Tirmizî, Büyûʿ, 72). Bu hadis, musâvemenin serbestliğini değil, ahlâkî sınırını tayin eder.
Musâveme satışları, tabiatı gereği uzmanlık ve piyasa tecrübesi gerektiren bir alandır; bu sebeple klasik literatürde bu pazarlarda alışverişin, ehliyet sahibi alıcılarla sınırlı tutulmasının isabetli olduğu özellikle vurgulanmıştır. Nitekim Hz. Ömer’in (ra), Medine pazarında ticaret ehliyeti bulunmayan kimselerin musâveme esasına göre işleyen pazarlarda alım-satım yapmasına izin vermediğine dair rivayetler bulunmaktadır; bu uygulama serbest ticareti kısıtlama amacı taşımaktan ziyade, zararın önlenmesi ve haksız kazancın engellenmesi hedefiyle açıklanmalıdır. Zira musâveme, maliyet bilgisinin açıklanmadığı; fiyatın yoğun pazarlık, tecrübe ve piyasa sezgisiyle belirlendiği bir satış türüdür ve bu pazarlarda simsarlar ile taraflar arasında yapılan sert pazarlıklar, uzman olmayan alıcı için yüksek zarar riski barındırır. Günümüzde ikinci el araç piyasasında teknik bilgiye sahip olmayan bir alıcının ciddi zararlara uğrayabilmesi veya kurbanlık hayvan alımında canlı ağırlık, randıman ve kesim sonrası et miktarının ancak ehil kişilerce öngörülebilmesi bu duruma açık örnektir. Bu sebeple musâveme pazarları, genel tüketiciye değil; ehliyetli, bilinçli ve piyasa bilgisine sahip alıcıya açık kabul edilmiş, uzman olmayan kimselerin bu tür alışverişlere girmesi hukuken mümkün görülse bile tedbiren doğru bulunmamıştır. Dikkat çekicidir ki bu yaklaşım, modern tüketici hukukunda yer alan “zayıf tarafın korunması”, “ayıptan korunma” ve “bilgilendirme yükümlülüğü” ilkeleriyle de örtüşmektedir; nitekim günümüz hukuk sistemlerinde teknik bilgi gerektiren alanlarda cayma hakkı, zorunlu bilgilendirme formları ve uzman raporu gibi mekanizmaların getirilmesi, İslâm iktisat hukukunda musâveme pazarları için öngörülen ehliyet şartının fonksiyonel karşılığı olarak okunabilir.
2. Murâbaha: Şeffaflık, Güven Ve Beyan Sorumluluğu
Murâbaha, satıcının malın maliyetini ve üzerine koyduğu kârı açıkça beyan ederek yaptığı satıştır; “بيع المرابحة”. Klasik kaynaklarda murâbaha, “بيع الأمانة” (güven satışı) kapsamında değerlendirilir. Burada satıcı yalnız malı değil, beyanının doğruluğunu da satmaktadır. Bu nedenle maliyet hakkında yalan söylemek, akdi yalnızca ahlâken değil, hukuken de fasit hâle getirir. Murâbahayı faizden ayıran temel ölçü, kârın kaynağıdır. Murâbahada kâr, malın fiilen satın alınması, mülkiyetin üstlenilmesi ve riskin taşınmasıyla meşruiyet kazanır. Bu durum, klasik kaideyle ifade edilir: “الخراج بالضمان – Kâr sorumluluk karşılığındadır” (Serahsî, el-Mebsût, XIII, 13). Risk ve mülkiyet olmadan elde edilen kazanç, murâbaha değil, isim değiştirmiş faiz olur. Bugün murâbahaya yöneltilen eleştirilerin büyük kısmı, murâbahanın musâveme mantığıyla işletilmesinden kaynaklanmaktadır; sorun akitte değil, akdin yerleştirildiği dükkândadır.
Murâbaha dükkânına giren kimse, satın alacağı malın maliyet bedelini (ثمن الشراء) ve bu bedelin üzerine eklenen kârı (الربح) birlikte ve açık biçimde görmelidir; zira murâbaha, kârın gizlendiği değil beyanın esas olduğu bir satış türüdür. Maliyet ve kârın doğru biçimde açıklanmadığı her murâbaha işlemi, alıcıdan gerçeğin gizlenmesi anlamına gelir ve klasik fıkıh literatüründe aldatma (غش) kapsamında değerlendirilerek meşruiyeti zedeler. Bu satış türü “بيع الأمانة”dir; satıcı burada yalnız malı değil, dürüstlüğünü ve sözünü satar. Kendisine nasıl bir ticaret yapılmasını istiyorsa kardeşine de öyle ticaret yapmakla yükümlü olan satıcı, bu ilkeyi ihlâl ettiğinde farkında olmadan ribaya yaklaşır, hatta ribayı ticaret zanneder. Zira riba yalnız bankalarda işleyen bir mekanizma değildir; “yetmiş küsur” çeşidinden yalnızca biri finansal kurumlarda görülürken, geri kalanı piyasada yanlış beyan, gizlenen maliyet ve örtülü kâr yoluyla cereyan eder. Bu sebeple murâbaha, kazanç üretmenin değil; güven ve şeffaflığı ispat etmenin adıdır.
3. Tevliye: Kârsız Satış Ve Sosyal Denge İlkesi
Tevliye, satıcının malı maliyetine sattığı, kâr eklemediği satış türüdür; “بيع التولية”. Bu satış, İslâm iktisadının zorunlu değil, erdemli alanını temsil eder. Tevliye, ticaretin her durumda kâr üretmek zorunda olmadığını; kimi zaman sosyal dengeyi koruma işlevi taşıdığını gösterir. Akrabalık, komşuluk, kriz ve zaruret hâllerinde tevliye, piyasanın sertliğini yumuşatan normatif bir mekanizma olarak işlev görür. Modern iktisat bu tür satışları irrasyonel kabul eder; ancak İslâm iktisadı açısından tevliye, toplumun ayakta kalmasını sağlayan görünmez amortisörlerden biridir. Burada kazanç değil, güven üretilir; bu güven ise uzun vadede iktisadî istikrarın kendisidir.
Tevliye satışı, malın maliyet bedeline (ثمن الشراء) satılmasıdır; yani satıcıya kaça mal olmuşsa, o bedelin aynısıyla satış yapılması demektir. Tevliyede kâr, perakende satıştan değil; toptan alımdaki fiyat avantajından doğar, zira tevliye bizzat “maliyetine satış” anlamına gelir. Bu sebeple “maliyetine satıyorum” deyip de maliyetin üzerinde bir bedel talep etmek, fıkhî bakımdan beyan ihlâli, ahlâkî bakımdan aldatma, iktisadî mahiyeti itibarıyla ise örtülü riba niteliği taşır. Satıcı, tevliyede kârını gizleyemez; zira burada esas olan kâr değil, doğru beyandır. Perakende satışlarda maliyetin titizlikle korunması gerekirken, toptan alımlarda elde edilen fiyat farkı meşru kazanç olarak kabul edilir; ancak bu farkın tevliye adı altında perakende müşteriye yansıtılması, dükkânların bilinçli biçimde karıştırılması anlamına gelir. Bugün ticarette yaşanan en ciddi bozulma, tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır: bulanık suda balık avlar gibi, tüketicinin duygusu, cehaleti ve zarureti istismar edilmekte; yanlış beyanla yapılan bu işlemler toplum içinde ribaya dönüşen bir sömürü düzeni üretmektedir. Tevliye, bu bozulmaya karşı İslâm iktisat hukukunun koyduğu en net sınırdır.
4. Vadîa: Zararın Beyanı Ve Ahlâkî Cesaret
Vadîa, satıcının malı maliyetinin altında sattığı ve zarar ettiğini açıkça beyan ettiği satış türüdür; “بيع الوضيعة”. Vadîa, iktisadî hayatın en ağır imtihanıdır. Zira zarar gizlenmez, başkasına yüklenmez, fiyat manipülasyonlarıyla telafi edilmeye çalışılmaz. Bu satış türü, klasik ilkenin somut karşılığıdır: “الوضيعة على قدر المالين – Zarar sermaye oranına göredir” (Kâsânî, Bedâʾiʿu’s-Sanâʾiʿ, V, 220). Vadîa, kârın kutsallaştırılmadığı; zararın inkâr edilmediği bir iktisat anlayışını temsil eder. Bugün yaygın olan zarar gizleme ve zararı tüketiciye yansıtma pratiği, fıkhî karşılığıyla hile; ahlâkî karşılığıyla iktisadî münafıklıktır.
Vadîa satışı, satıcının malı maliyet bedelinin (ثمن الشراء) altında sattığını açıkça beyan ettiği, yani zararın ilan edilerek üstlenildiği satış türüdür; fıkıh literatüründe “بيع الوضيعة” olarak adlandırılır. Bu satışta meşruiyet, zararın gizlenmemesine ve beyanın doğruluğuna bağlıdır; zira “zararına satıyorum” diyen bir satıcı, malı maliyetinin üzerinde satamaz. Eğer malın maliyeti 10 TL ise, vadîa ancak bu bedelin altında yapılan satışla gerçekleşir; aksi hâlde zarar iddiası yalana dönüşür ve elde edilen kazanç fıkhî açıdan örtülü riba niteliği kazanır. Böyle bir işlem, müşterinin aldatılması anlamına gelir ki Hz. Peygamber’in (sav) “مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا – Aldatan bizden değildir” (Müslim, Îmân, 164) buyruğuyla açıkça yasaklanmıştır. Günümüzde “zararına satış” söylemi altında maliyetin iki katına çıkarılıp yarı fiyatına indirilmiş gibi sunulan uygulamalar, denetimsizlikten beslenen yeni bir sömürü biçimi üretmekte; vadîa adı altında yapılan bu işlemler, klasik literatürde hile, modern iktisatta ise ribanın dolaşıma sokulmuş bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Vadîa, zararı gizlemenin değil; dürüstçe üstlenmenin adıdır; bu sınır aşıldığında satış, ticaret olmaktan çıkar.
5. Tarihî Süreklilikten Günümüz Piyasa Bozgununa
Tarihsel İslâm şehirlerinde ticaret, tek bir muamele alanı olarak değil; musâveme, murâbaha, tevliye ve vadîa şeklinde ayrıştırılmış dört farklı satış türü üzerinden yürütülürdü. Bu ayrım yalnızca fıkhî bir tasnif değil, piyasa ahlâkını ve vergi–hukuk ilişkisini belirleyen kurucu bir ilkeydi. Tüccar hangi dükkânda ticaret yaptığını bilir, hangi beyanı vermesi gerektiğinin farkında olurdu; alıcı da hangi satış türüyle muhatap olduğunu sorar ve buna göre karar verirdi. Böylece ticaret, belirsizlikten değil; bilinçli tercihten beslenirdi.
Günümüz piyasasında ise bu ayrımlar büyük ölçüde bilinçli biçimde ortadan kaldırılmıştır. Musâveme, murâbaha gibi sunulmakta; murâbaha tevliye diye pazarlanmakta; tevliye vadîa adıyla ilan edilmekte ve bütün bu işlemler tek bir “ticaret” söylemi altında meşrulaştırılmaktadır. Halkın ihtiyacı, fiyat oluşumunun doğal bir unsuru olmaktan çıkarılıp kâr maksimizasyonunun hammaddesine dönüştürülmektedir. Bu durum kısa vadede ekonomik hareketlilik üretse bile, uzun vadede toplumsal güveni aşındırmakta, güvenin aşındığı yerde ise piyasa teknik olarak işlemeye devam etse bile adalet fiilen çökmektedir. Zira iktisadî düzen, yalnız büyüme rakamlarıyla değil; dürüst beyan, şeffaflık ve güven üzerinden ayakta durur. Bu ilkeler kaybolduğunda, piyasa canlı kalır; fakat meşruiyet kaybolur.
Sonuç: Dört Tür İktisadî Ticaret Bilinmeden Meşru Bir İktisadî Düzen Kurulamaz: Musâveme, murâbaha, tevliye ve vadîa; yalnızca dört farklı satış tekniği değil, iktisadî hayatta dört ayrı meşruiyet alanını temsil eder. Bu alanların her biri, kârın kaynağı, bilginin açıklığı ve riskin kime ait olduğu bakımından birbirinden ayrıdır. İslâm iktisat hukuku, ticareti serbest bırakırken bu ayrımları özellikle korumuş; dükkânların ve defterlerin karıştırılmasını hile ve aldatmanın kapısı olarak görmüştür. Bugün yaşanan iktisadî bozulmanın temelinde, satış türlerinin isimlerinin korunup içeriklerinin boşaltılması yatmaktadır: musâveme murâbaha gibi sunulmakta, murâbaha tevliye diye pazarlanmakta, tevliye vadîa diye ilan edilmekte; böylece tüketici, ne satın aldığını değil, kendisine ne söylendiğini esas almak zorunda bırakılmaktadır.
Bu durum, bireysel ahlâk zafiyetinden ziyade sistematik bir iktisadî münafıklık üretmektedir. “Maliyetine”, “zararına” ve “son fiyat” gibi ifadeler, doğru tanımlarla desteklenmediğinde meşruiyet üretmez; bilakis ribanın piyasaya dağılmış biçimlerini görünmez kılar. İslâm iktisadı, ticareti yalnızca kâr üretme faaliyeti olarak değil; halka hizmet, güven inşası ve toplumsal denge aracı olarak tanımlar. Bu nedenle çözüm, daha fazla denetim sloganı değil; daha sahih tanımlar ve açık ayrımlar üzerine kurulmuş bir iktisadî sistemdir. Dört dükkânı bilen, dört defter tutar; dört defter tutan, ne kazandığını da ne kaybettiğini de bilir. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni pazarlama dili değil; eski ama sahih iktisat hukukunun yeniden idrakidir. Zira ticaret, halkın ihtiyacını sömürmenin değil; halkın ihtiyacını karşılamanın adı olduğunda meşru olur.