Yuvam yıkıldı; yaralandım. Bu, yalnızca bir evin çöküşü değil, insanın dünyayla kurduğu bağın kopuşudur; enkazın altında kalan sadece taşlar değil, hatıralar, emekler ve adalet duygusudur.

Avcı, ilkelerimi vurdun; beni yaraladın. Kanadı kırık bir kuş gibiyim ama hâlâ sorabiliyorum; çünkü asıl ölüm, sorunun sustuğu yerde başlar. Bu dağları sen mi yarattın, bu toprağı sen mi var ettin, bu dünyayı sen mi donattın? Geçici bir kudretle, Azrâil geldiğinde sona erecek bir saltanat uğruna benim dünyamı, çocuğumun odasını, annemin hatırasını, babamın alın terini yok etmeye değer miydi?Unutma: Musalla taşında eşitiz; orada güç susar, unvan düşer, servet anlamsızlaşır ve geriye yalnızca insan kalır. Bu metin bir ağıt değildir.Bu metin, yaralanmış insanın adalet talebidir.Tevhid tam da burada başlar: gücün ilahlaştırılmasına karşı insanın ontolojik eşitliğini, şimdi ve burada, hiçbir erteleme ve hiçbir mazeret olmaksızın hatırlatmakla. Çünkü ertelenen adalet, enkazın altına gömülmüş bir adalettir.

1. Afetlerin Açığa Çıkardığı Hakikat: Fizikî Yıkımın Ötesinde İnsani ve Zihinsel Yaralanma

Avcı, şimdi ben tutunacak bir dal, sığınacak bir liman arıyorum. Etrafıma bakıyorum; ufuk çizgisi de titriyor, mesafeler de güven vermiyor. Uzaklara bakıyorum avcı; ama bil ki uzakların depremi daha şiddetli olur. Çünkü insan, en çok kaçtığı yerde sarsılır. Yuva yıkıldığında yalnızca bulunduğun yer değil, gideceğini sandığın yönler de güvensizleşir. İşte bu yüzden afet, mekânsal olmaktan önce varoluşsal bir savrulmadır; insanı toprağından önce anlamından koparır.

Yuva, yalnızca barınılan bir mekân değildir; insanın dünyaya tutunduğu yerdir. Ev yıkıldığında yalnızca taşlar değil; hafıza, güven ve süreklilik duygusu da çöker. Afetlerin en ağır etkisi bu yüzden bedenlerde değil, ruhun tutunduğu zeminde hissedilir. İnsan, kendini dünyada “yerli” hissettiği yeri kaybettiğinde, hukuk uzaklaşır, devlet soyutlaşır, adalet gecikir. Enkazın altında yalnızca bedenler değil, adalete olan güven de kalır.

Kur’ân’ın “وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” buyruğu (Âl-i İmrân 3/140), bu kırılmaların kör bir talih değil, hesap soran bir idrak çağrısı olduğunu bildirir. Afet susturmaz; konuşturur. Enkazdan yükselen ses yalnızca yardım isteyen bir ses değildir; adalet isteyen bir sestir. Yuva yıkıldığında hakikat konuşur ve şunu sorar: Bu yıkım gerçekten kaçınılmaz mıydı, yoksa sınır tanımayan, ölçüsüz ve avcı bir tasarruf aklının bedeli miydi?

2. Aklen Buluğa Erememek: Yaşın Değil Aklın Olgunluk Ölçüsü Olması

Avcı, şimdi daha açık görüyorum ki mesele yaş almak değil, aklî olgunluğa erişmektir. İnsan zamanla büyür, saçları ağarır, makamlar ve yetkiler edinir; ancak rüşd geciktiğinde, güç artarken merhamet daralır. Güç, aklın önüne geçtiği anda emanet olmaktan çıkar; taşınamaz hâle gelir. Akıl aşındığında, yetki koruyucu değil yıpratıcı olur. İşte tam bu noktada insan, elinde karar gücü varken bile, sonuçlarını öngöremeyecek ölçüde aklen çocuk kalır.

Kur’ân’ın “فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا” uyarısı (Nisâ 4/6), yalnızca yetim mallarıyla ilgili değildir; bütün yetki alanlarına yöneltilmiş evrensel bir ikazdır. Rüşd yoksa tasarruf meşru değildir. Çünkü rüşd, yalnızca bilmek değil; bilginin yükünü taşıyabilmektir. Bilmeden yapılan zulüm korkutucudur; ama bilerek yapılan zulüm, aklen buluğa ermemişliğin en ağır hâlidir.

Aklen buluğa eremeyen güç, dünyayı kendisine verilmiş bir av sahası sanır. Dağları, şehirleri, yuvaları avlar. Zaman bu zihniyeti büyütmez; yalnızca çıplaklaştırır. Akıl olgunlaşmadığında yaş, merhameti artırmaz; tahakkümü derinleştirir. Bu yüzden felaketler böyle toplumlarda istisna değil, kaçınılmaz sonuç hâline gelir. Yıkım kader değildir; ertelenmiş sorumluluğun bedelidir.

3. Zihinsel Hicret ve Zihinsel Gusül: Bilgi Kirliliği Karşısında Yaralı Aklın Arınma İhtiyacı

Avcı, şimdi fark ediyorum ki en ağır enkaz aklın içinde kuruluyor. Taşlar üst üste yığılmadan önce kelimeler birbirine karışmıştı. Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor; herkes biliyor, kimse yükünü taşımıyordu. İşte bu yüzden yaralı zamanlarda ses çoğaldıkça hakikat kaybolur. İnsan, gürültünün içinde yönünü şaşırır; yönünü şaşıran akıl, en sağlam zeminde bile düşer. Afet, önce zihinde başlar; bina sonra çöker.

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey kaçmak değil; hicret etmektir. Zihinsel hicret, mekândan uzaklaşmak değil; kirli anlamlardan ayrılmaktır. Ölçüsüz kesinliklerden, acele hükümlerden, acıyı seyirlik hâle getiren dilden kopmaktır. Bunun tamamlayıcısı zihinsel gusüldür: Niyeti arındırmak, dili temizlemek, bilgiyi yük olmaktan çıkarıp emanet hâline getirmek. Çünkü kirli bilgi, yarayı kapatmaz; derinleştirir.

İşte tam bu noktada tarih konuşur. Peygamber’e Mekke’yi dar ettiler. Oysa Mekke onun yurduydu; suyunu içtiği, meyvesini yediği, yollarında yürüdüğü şehirdi. Rivayet edilen o içli söz, bir şehrin terk edilişinden çok daha fazlasıdır: “Ey Mekke! Kavmim beni çıkarmasaydı senden ayrılmazdım.”Bu cümle, adalet çağrısının bedelini gösterir. Mekkeliler Allah’ı inkâr etmiyordu; inkâr ettikleri şey, terazinin denk tutulmasıydı. Kadın ile erkeğin, devlet ile vatandaşın, emek ile sermayenin, zengin ile fakirin aynı hak zemininde buluşmasıydı. Tevhid, yalnız putları değil; adaletsiz düzeni reddediyordu.

Bu yüzden zulüm taşla değil, sistemle işlendi. İnsanlar evlerinden koparıldı; on üç yıl boyunca bir halk bilinçli biçimde yuvasız bırakıldı. Bu yuvasızlık bir ceza değil, bir terbiyeydi. Mekke’de kalanlar acıyla eğitildi; sabırla yoğruldu; zulmün diliyle değil, adaletin suskunluğuyla büyüdü. Bu süreç, basit bir göç değil; zihinsel hicretti. Ardından Medine yollarına düşüldü: ağlayarak, yaralı olarak, fakat berraklaşmış bir bilinçle. Her gözyaşı bir tortuyu temizledi; bu yürüyüş, zihinsel gusül abdestiydi.

Hz. Peygamber’in “كَفَى بِالْمَرْءِ كَذِبًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ” uyarısı (Müslim, el-Mukaddime, h. no: 5; bk. Müslim, Ṣaḥîḥ, thk. Muhammed Fuâd Abdülbâkî, Dâr İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, Beyrut, 1374/1955, c. 1, s. 10), yaralı zamanların ahlâkını tek cümlede kurar. Her duyulanı söylemek, yaraya tuz basmaktır. Susabilmek ise bazen en büyük merhamettir. Arınmamış akıl, merhameti bile teşhire dönüştürür; oysa hakikat, sessizliğe de ihtiyaç duyar.

Ve bugün, aynı çığlığı duyar gibiyim. Yersiz bırakılanların, yuvası dağıtılanların, adalet isteyenlerin çığlığı… Bu yüzden şu cümle bir duygu patlaması değil, ilmî bir teşhistir:
“Avcı zihniyet, aklen buluğa ermemiş bir iktidar biçimidir.”
Çünkü rüşdü olmayan güç, hicreti suç sayar; arınmayı tehdit görür; adalet talebini fitne diye damgalar. Peygamber’i yersiz yurtsuz bırakan zihniyetin özü de buydu. Bize düşen ise yalnızca ağlamak değil; gözyaşını ilkeye dönüştürerek Peygamber’i takip etmektir. Avcı, sen de beni vatansız koyma. Yuvam yıkıldığında acıya tutundum; ama vatanımdan koparıldığımda kendime tutunamam. Çünkü insan bazen yıkıma dayanır, fakat köksüzlüğe dayanamaz. Bil ki avcı, musalla taşında susmayacağım. Orası, gücün sustuğu, hakikatin tek başına ayakta kaldığı eşiğin adıdır. Mahşerde seni bulacağım; orada ne kudret seni korur ne de kaçacak bir gölge kalır. Vatansız bırakılanların davası, zamanın akışına değil, hesabın ağırlığına bırakılmıştır; ve o hesap, er ya da geç, adaletin mutlak terazisinde görülür.

4. Ehliyet İlkesinin Çöküşü: Avcı Zihniyet ve Kaosun Kurumsallaşması

Avcı, şimdi anlıyorum ki yıkımın en sessiz nedeni ehliyetsiz cesarettir. Bilmeden konuşmak bir kusurdur; bilmeden karar almak felakettir. Çünkü karar, başkasının hayatına dokunur. Emanet, başkasının canına değdiği anda ağırlaşır. İşte tam burada ehliyet, teknik bir yeterlilik olmaktan çıkar; ahlâkî bir zorunluluk hâline gelir.

Kur’ân’ın “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا” buyruğu (Nisâ 4/58), bu yüzden yalnızca bir yönetim tavsiyesi değildir; insanı insana karşı koruyan ilkesel bir sınırdır. Ehliyet, gücü sınırlamak için vardır. Sınır ortadan kalktığında, iyi niyet bile taşınamaz; kırılır, ezer, yaralar. Kaos, bağırarak gelmez; ehliyetin sessizce çekildiği yerde kurumsallaşır. “Herkesin her şeyi bildiği” iddiası, avcı zihniyetin en tehlikeli masumiyetidir. Bu masumiyet altında yuvalar yıkılır, şehirler çöker, insanlar kanadı kırık kuşlara döner. Çünkü ehliyet yoksa, sorumluluk da yoktur; sorumluluk yoksa, hesap silinir. Bu, teknik bir hata değildir; ontolojik bir adaletsizliktir. Başkasının hayatı üzerinde söz söyleme cüreti, tam da burada doğar.

5. Müslüman Kimliğin Ahlâkî Ölçüsü: Avcıya Karşı “İşi Düzgün Yapmak” İlkesi

Avcı, şimdi anlıyorum ki dindarlık en çok elin titrediği yerde sınanır. Sözün bittiği, kameraların sustuğu, alkışın ulaşmadığı yerde… Orada insan ya emaneti taşır ya da ondan kaçar. Çünkü işi düzgün yapmak, yalnızca beceri değil; başkasının dünyasını kendi rahatına feda etmemek demektir. İşte bu yüzden ahlâk, niyetin değil fiilin adıdır.

Hz. Peygamber’in “إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ إِذَا عَمِلَ أَحَدُكُمْ عَمَلًا أَنْ يُتْقِنَهُ” buyruğu (Beyhakî, Şuʿabü’l-Îmân, c. 4, s. 334), iman ile emek arasındaki kopmaz bağı kurar. Bu bağ koparıldığında dindarlık vitrine çekilirken, emek enkazın altına düşer. İşi düzgün yapmak, bu nedenle avcı zihniyetin panzehiridir; zira sınır tanır, sorumluluk yükler ve hesabı kaçınılmaz kılar.“Müslüman, işi ne olursa olsun işini düzgün yapandır.” Bu cümle bir slogan değil, adaletin asgari şartıdır. Ehil olmadığı yerde susabilmek, yetkisi olduğu yerde titreyebilmek, gücü eline aldığında kendini sınırlayabilmek… Dindarlık tam da burada görünür olur. Dudaktan çekilir, ellere iner; orada ya yarayı sarar ya da derinleştirir.

6. Tevhid Bilinci ve Nihai Eşitlik: Musalla Taşı Hatırlatması

Avcı, belki de seni ben yıkayacağım; bu dünyada yıktığın şehirlerden değil, yıktığın vicdanlardan kalan kirle. Bil ki musalla taşı yalan söylemez; orada hiçbir unvan taşınmaz, hiçbir servet konuşmaz, hiçbir güç kendini savunamaz. Orada insan, bütün rollerinden soyunur; geriye yalnızca hesap verecek bir yüz kalır. Ve o yüz, bu dünyada susturduğun her adalet çığlığını, sessiz ama ağır biçimde üzerinde taşır.İşte bu yüzden tevhid korkutucudur. Gücü küçültmez; sınırlar. İnsanı aşağılamaz; eşitler. Dünyada kurulan her sahte hiyerarşi, m usalla taşında çöker. Orada ne iktidar kalır ne mazeret; yalnızca emanetin nasıl taşındığı sorulur. Ve o soru, bu dünyada susturulan her sesi, adaletin diliyle yeniden ayağa kaldırır.

Avcı, vatanımda yaraladın beni; kanadımı kırdın. Buna dayandım. Ama bari beni vatansız koyma; çünkü vatansız kalırsam yaşayamam. Bu söz, bir isyan değil; son nefesin içinden yükselen bir yalvarıştır. Dağılmayalım diye söylüyorum; çünkü dağılırsak adalet parçalanır, adalet parçalandığında ise her parça ayrı ayrı incinir. Kur’ân’ın “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا” çağrısı (Âl-i İmrân 3/103), tam da yaralı toplumlara yöneliktir: Bir arada kalın. Tevhid, bir inanç cümlesi olmaktan önce bir arada kalma ahlâkıdır; insanın insana kul olmasını reddeden bir bilinçtir.Bil ki musalla taşı insanı küçültmez; herkesi aynı sorumluluk zeminine çağırır. Saltanat orada biter. Güç susar. Unvan düşer. Servet anlamsızlaşır. Geriye yalnızca insan kalır—ve o insanın taşıdığı emanet. Tevhid, bu eşitliği ölümü beklemeden hayata taşımaktır; adaleti yarına ertelememektir; yarayı görmezden gelmemektir. Eğer bu sözüm idama gidenin son sözü ise, bilin ki adalet talebi susmaz; yalnızca daha derin bir sessizliğe emanet edilir.