Nisâ sûresinin 34. âyetinde yer alan “وَاضْرِبُوهُنَّ” ifadesi etrafında ortaya çıkan tartışmaların merkezinde, çoğu zaman sanıldığı gibi bir kelimenin sözlük anlamı değil, o kelimenin hangi usûl ve yöntemle anlaşılması gerektiği meselesi bulunmaktadır.
KUR’ÂN’DA KADININ DÖVÜLMESİ TARTIŞMASININ MERKEZİ: ANLAM DEĞİL, USÛL SORUNU
Bir tarafta bu lafza Kur’ân’daki farklı kullanımlarından hareketle “ayrılmak”, “boşanmak”, “uzaklaşmak” veya “terk etmek” gibi anlamlar yükleyerek anlam alanını genişleten yorumlar; diğer tarafta ise lafzı yalnızca fiziksel müdahale anlamına indirgemek suretiyle şekilci ve katı bir literalizme hapseden yaklaşımlar bulunmaktadır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu iki eğilim, gerçekte aynı metodolojik problemin farklı tezahürleridir. Zira biri lafzı usûlün belirlediği sınırların ötesine taşıyarak anlamı genişletmekte, diğeri ise onu tarihî ve kurumsal bağlamından kopararak tek bir anlama mahkûm etmektedir. Bu sebeple her iki yaklaşım da farklı yönlere savrulmuş olsa da, usûl mantığından uzaklaşan iki uç yorum biçimi olarak değerlendirilebilir.
Oysa İslâm hukukunda bir nassın anlamı yalnızca sözlüklerde yer alan karşılıklar üzerinden belirlenmez. Anlam; lafız, bağlam, sünnet, illet, örf, maslahat ve bütün bunları kuşatan usûl sistemi içerisinde teşekkül eder. Bu sebeple mesele, bir kelimenin hangi anlama geldiğinden çok, o anlamın hangi yöntem ve hangi hukuk mantığı içerisinde üretildiği meselesidir. Başka bir ifadeyle sorun, anlamın kendisinde değil; anlamı üreten metodolojik zemindedir. Sağlam bir usûl olmaksızın yapılan yorum, metni açıklamaktan ziyade yorumcunun ön kabullerini metne taşıyan bir okuma biçimine dönüşmektedir. Nitekim İslâm hukukunun temel kaidelerinden biri olan “الْعَادَةُ مُحَكَّمَةٌ” (Mecelle, md. 39), hukukun toplumsal gerçeklikten bağımsız olarak anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Yine hukuk düşüncesinin temel prensiplerinden olan “تَغَيُّرُ الْأَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ الزَّمَانِ” ve “الْحُكْمُ يَدُورُ مَعَ عِلَّتِهِ وُجُودًا وَعَدَمًا” ilkeleri (İbn Âbidîn, Neşrü’l-ʿUrf, s. 78–81; Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-Hükkâm, I, 52), hükümlerin uygulanış biçiminin zaman, şartlar ve toplumsal yapıdan bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektedir. Dolayısıyla örf ve toplumsal şartlar üzerine bina edilen uygulamaların, şartların değişmesiyle birlikte yeniden değerlendirilmesi metinden uzaklaşmak değil; bizzat usûlün gereğini yerine getirmektir.
Tarihî süreç incelendiğinde hukukun gelişim çizgisi de bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Klasik dönemlerde hakların korunması, ihtilafların çözümü ve yaptırımların uygulanması büyük ölçüde bireysel müdahaleler ve doğrudan tasarruflar üzerinden yürütülürken, zamanla bu alanlar kurumsal hukuk sistemlerinin ve yargı mekanizmalarının denetimine intikal etmiştir. Ceza hukukunda bireysel yaptırımların yerini mahkemeler ve yargı kurumları aldığı gibi, aile hukukunda da anlaşmazlıkların çözümü kişisel güç ve müdahale alanından çıkarılarak kurumsal adalet sistemine taşınmıştır. Bugün boşanma, hidâne, nafaka, velâyet, mal paylaşımı, tazminat ve miras gibi aile hukukunun temel meselelerinde hak ve yükümlülükler tarafların bireysel güçlerine bırakılmamakta; davacı ile davalı arasındaki hukuk, bağımsız yargı mercileri tarafından korunmaktadır. Geçmiş dönemlerde bireysel düzlemde yürütülen birçok hukukî fonksiyon, günümüzde kurumsal yapılar tarafından üstlenilmiş; şahısların omzundaki sorumluluk önemli ölçüde hukuk düzeni tarafından güvence altına alınmıştır. Bir bakıma bireysel yaptırımın yerini yargısal yaptırım, kişisel müdahalenin yerini ise kurumsal denetim ve hukuk devleti güvencesi almıştır.
İşte Nisâ 34 etrafında süregelen tartışmaların önemli bir kısmı da hukukun bu tarihî tekâmülünü ve kurumsallaşma sürecini yeterince dikkate almamaktan kaynaklanmaktadır. Tartışma çoğu zaman ya lafzı fiziksel müdahale anlamına indirgemek suretiyle doğrudan hüküm üretmeye çalışan katı bir literalizme ya da lafza yeni anlamlar yükleyerek çözüm üretmeye çalışan aşırı yorumlara sıkışmaktadır. Oysa mesele, ne yalnızca lafız üzerinden hukuk üretmek ne de lafza farklı anlamlar yükleyerek yeni bir hukuk inşa etmektir. Asıl mesele, hukukun tarih boyunca geçirdiği gelişimi, yetki ve sorumlulukların bireylerden kurumlara aktarılmasını ve adaletin kurumsal mekanizmalar aracılığıyla güvence altına alınmasını doğru okuyabilmektir. Çünkü hukuk tarihinin amacı insanları tarihte bırakmak değil, tarihten ders alarak adaleti daha gelişmiş kurumlar aracılığıyla gerçekleştirmektir. Geçmişten alınması gereken şey tarihî formların aynen korunması değil; o formların gerçekleştirmeyi hedeflediği adalet, hakkaniyet ve kamu düzeni fikridir. Bu nedenle Nisâ 34 etrafındaki ihtilafın merkezinde bir kelimenin sözlük anlamı değil; hukukun tekâmülünü, kurumsallaşmasını ve sorumluluğun bireysel alandan çıkarılarak kurumsal güvence altına alınmasını yeterince fark edemeyen usûlî okuma biçimleri bulunmaktadır.
Sonuç olarak mesele, “darabe” lafzına hangi anlamın verileceği meselesinden çok daha derin bir mahiyet taşımaktadır. Buradaki temel problem, nass ile usûl, tarih ile hukuk, metin ile kurumsal gerçeklik arasındaki ilişkinin doğru kurulup kurulamaması problemidir. Dolayısıyla çözüm, ne katı bir lafızcılıkta ne de sınırsız anlam genişletmelerindedir. Çözüm, İslâm hukukunun kendi usûl mirası içerisinde şekillenen “الْعَادَةُ مُحَكَّمَةٌ”, “تَغَيُّرُ الْأَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ الزَّمَانِ” ve “الْحُكْمُ يَدُورُ مَعَ عِلَّتِهِ وُجُودًا وَعَدَمًا” ilkelerinin ışığında, nassı hukukun tekâmülü ve kurumsallaşması perspektifiyle yeniden okuyabilmektedir. Böylece tartışma bir kelimenin anlamı etrafında dönmekten çıkar; adaletin bireysel güç ilişkileriyle mi, yoksa kurumsallaşmış hukuk düzeniyle mi gerçekleştirileceği sorusuna dönüşür. Kanaatimizce Nisâ 34 etrafındaki ihtilafın gerçek odak noktası da tam olarak burada bulunmaktadır. وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ