İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, insanı hak ve adalet ölçüsüne göre değil; ait olduğu grup, ideoloji, kabile, aşiret, parti, sınıf veya menfaat çevresine göre değerlendirmesidir. Oysa ilahî ölçüde üstünlük; bir topluluğa mensubiyetle değil, hakkın yanında durabilmek, adaleti ayakta tutabilmek ve gerektiğinde kişinin kendi aleyhine dahi olsa hakikati savunabilmesiyle ölçülür.
İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, insanı hak ve adalet ölçüsüne göre değil; ait olduğu grup, ideoloji, kabile, aşiret, parti, sınıf veya menfaat çevresine göre değerlendirmesidir. Oysa ilahî ölçüde üstünlük; bir topluluğa mensubiyetle değil, hakkın yanında durabilmek, adaleti ayakta tutabilmek ve gerektiğinde kişinin kendi aleyhine dahi olsa hakikati savunabilmesiyle ölçülür. Toplumları yıkan şey düşünce farklılıkları değil; hakkın yerine aidiyeti, adaletin yerine taraftarlığı ve vicdanın yerine kör bağlılığı koymalarıdır. İnsanlık tarihi dikkatle okunduğunda görülür ki, milletlerin çöküşüne sebep olan asıl hastalık ekonomik yetersizlik veya askerî güçsüzlükten önce ahlâkî çürüme, adalet duygusunun kaybı ve çifte standartlı hukuk anlayışıdır. Bir toplumda güçlü olanın suçu görmezden geliniyor, zayıf olanın hatası ise en ağır şekilde cezalandırılıyorsa orada hukuk değil güç hâkim olmaya başlamış demektir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bu tarihî gerçeği şu çarpıcı ifadelerle dile getirmiştir: «إِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ قَبْلَكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ فِيهِمُ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ» “Sizden önceki toplumların helâk oluş sebebi şudur: İçlerinde soylu ve güçlü kimseler suç işlediğinde onları bırakırlar; zayıf ve fakir kimseler suç işlediğinde ise cezayı uygularlardı.” (Buhârî, Hudûd 11; Müslim, Hudûd 8) Bu hadis sadece hukuk tarihine ait bir bilgi değil; bütün çağlar için geçerli bir medeniyet yasasıdır. Adaletin kişilere göre değiştiği, suçun makam ve servete göre değerlendirildiği toplumlarda çürüme içeriden başlar. Çünkü adalet, bir toplumun sadece mahkemelerinde değil; vicdanında yaşadığı sürece ayakta kalabilir.
Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden biri de modern kabileciliktir. Geçmiş toplumların kabile, soy ve asabiyet üzerinden kurduğu kör bağlılık; günümüzde çoğu zaman ideoloji, parti, cemaat, grup, ekonomik çıkar veya siyasal aidiyet şeklinde yeniden ortaya çıkmaktadır. İsimler değişmiş, fakat hastalık aynı kalmıştır. Kur’ân’ın şiddetle mücadele ettiği câhiliye asabiyeti (العَصَبِيَّةُ الجَاهِلِيَّة) tam da budur: İnsanların haklı olduğu için değil, “bizden olduğu için” desteklenmesi; yanlış olduğu hâlde “bizim tarafımızdandır” düşüncesiyle savunulmasıdır. Böyle bir anlayışta hak ölçü olmaktan çıkar, mensubiyet kutsallaşır. Hâlbuki tevhid inancının en büyük toplumsal sonucu, insanın hiçbir ideolojiye, hiçbir güce, hiçbir zümreye ve hiçbir lidere mutlak bağlılık göstermemesidir.
Bu sebeple Kur’ân, iman esaslarını anlatırken sadece Allah’a imanı değil; Allah’ın bütün peygamberlerine ve kitaplarına imanı da emretmiştir. Bunun hikmetlerinden biri, insanlığın “bizim peygamberimiz–sizin peygamberiniz”, “bizim kitabımız–sizin kitabınız” diyerek hakikati parçalama ve ötekileştirme hastalığını ortadan kaldırmaktır. Çünkü hakikat, belirli bir grubun mülkü değil; Allah’ın insanlığa gönderdiği ortak bir emanettir. Bugün ne yazık ki birçok insan, bir düşüncenin doğru olup olmadığına bakmadan önce onu kimin söylediğine bakmaktadır. “Bu söz hak mıdır?” sorusu yerine “Bu sözü bizim taraftan biri mi söyledi?” sorusu öne çıkmaktadır. İşte bu, hakikatin aidiyet uğruna kurban edilmesidir. Oysa Kur’ân’ın emri açıktır: “وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى” “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)
Gerçek iman, sadece namaz kılmak, oruç tutmak veya birtakım şekilsel ibadetleri yerine getirmek değildir. İbadetin toplumsal meyvesi; insanın adaletli olması, emanete riayet etmesi, zulme karşı çıkması ve hakkı kendi aleyhine de olsa söyleyebilmesidir. Çünkü hakkı gizlemek, bile bile gerçeğin üzerini örtmek Kur’ân’ın ifadesiyle “küfür” kavramının kök anlamıyla da ilişkilidir; yani hakikati örtmektir. Bu sebeple hakkın üzerinin ideoloji, çıkar, makam veya korku sebebiyle örtülmesi; sadece toplumsal bir hata değil, aynı zamanda tevhid bilincine yönelmiş büyük bir yaradır. Çünkü tevhid, insanı Allah’tan başka her türlü sahte otoritenin, putlaştırılmış gücün ve kutsallaştırılmış aidiyetin esaretinden kurtarma hareketidir.
Cemaat kavramının özü de sayı çokluğu veya aynı sloganı paylaşmak değildir. Gerçek cemaat; hak etrafında birleşen, adalet üzere şahitlik yapan ve zulme karşı ortak vicdan oluşturan topluluktur. Allah’ın rahmeti de hakka dayalı bu birlikteliğin üzerine tecelli eder. Güç etrafında oluşan kalabalıklar ise geçici olabilir; ancak hak etrafında oluşan birlikler medeniyet inşa eder. Sonuç olarak insanlığı kurtaracak olan yeni sağlar, yeni sollar veya yeni kutuplaşmalar değildir. İnsanlığın ihtiyaç duyduğu en büyük devrim; ideolojilerin değil, vicdanın; çıkarın değil, adaletin; tarafgirliğin değil, hakkın üstün tutulduğu bir ahlâk devrimidir.
Zulüm hangi renge boyanırsa boyansın zulümdür. Haksızlık hangi sloganın arkasına saklanırsa saklansın bâtıldır. Hak ise kimden gelirse gelsin haktır. Öyleyse insanın kendisine sorması gereken soru şudur: “Ben hangi grubun, hangi partinin, hangi ideolojinin safındayım?” değil; “Ben hakkın, adaletin ve Allah’ın razı olduğu hakikatin safında mıyım?” Çünkü sağ da geçicidir, sol da geçicidir; iktidarlar, makamlar, servetler ve ideolojiler de bir gün tarihin sayfalarında kalacaktır. Fakat hak bâkîdir; adalet bâkîdir; Allah’ın ölçüsü bâkîdir.
Unutulmamalıdır ki Kur’ân’ın kullandığı “küfür” kavramının temel anlamlarından biri de hakikati örtmek, gerçeği gizlemek ve apaçık olan hakkın üzerini menfaat, korku veya taassup perdesiyle kapatmaktır. Bu sebeple insanlık tarihi boyunca hakikate sırt çeviren, adaleti kendi çıkarına göre eğip büken ve bile bile gerçeğin üzerini örten tavırlar ağır bir ahlâkî sapma olarak değerlendirilmiştir. Mümin, kendi aleyhine dahi olsa hakkın şahitliğini yapan kimsedir; çünkü hakka sadakat, Allah’a sadakatin en önemli göstergelerinden biridir.
Kur’ân, sadece hakikati inkâr edenleri değil; iç dünyası ile dış dünyası birbirinden farklı olan, diliyle inandığını söyleyip davranışlarıyla hakkın karşısında duran münafık karakteri de en ağır şekilde eleştirmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm: “إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ” buyurarak, “Şüphesiz münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadır.” (Nisâ, 4/145) hükmünü ortaya koymaktadır. Çünkü şahsiyetsizlik, omurgasızlık, ilkesizlik ve iki yüzlülük; sadece bireysel bir ahlâk problemi değil, toplumların güven temelini yıkan büyük bir sosyal hastalıktır.
Bu nedenle insanın sadece namaz kılması, oruç tutması veya birtakım dinî sembolleri taşıması tek başına yeterli değildir. İbadetin gerçek meyvesi; insanın hayatında adalet, emanet, doğruluk, cesaret ve hakka bağlılık olarak ortaya çıkmalıdır. Namaz zulmü meşrulaştıran, oruç haksızlığı gizleyen, dinî kimlik ise çıkarın ve tarafgirliğin kalkanı hâline gelen bir insan, ibadetin ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kurtuluş, sadece bir grubun, ideolojinin veya görünürdeki aidiyetlerin içinde bulunmakta değil; hakkın, adaletin ve hakikatin yanında kararlılıkla durmaktadır.
Hak ile bâtıl mücadelesi, insanlık tarihinin en büyük ve en şerefli mücadelesidir. Bu mücadele bir iktidar, servet veya hâkimiyet savaşı değildir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar bütün peygamberlerin yürüttüğü mücadele; insanı insana kul olmaktan kurtaran, adaleti yeryüzünde hâkim kılmayı amaçlayan bir medeniyet ve insanlık mücadelesidir. Firavunların, Nemrutların ve her çağın putlaştırılmış güçlerinin karşısında peygamberlerin safında yer almak; bir kimlik tercihi değil, insan olmanın ve tevhid inancının gereğidir.
Son söz olarak mesele şudur: İnsan, sağın mı solun mu, bir grubun mu bir cemaatin mi, bir ideolojinin mi yanında durduğu ile değil; hakkın ve adaletin safında ne kadar dimdik durabildiği ile değerlidir. Çünkü kıyamet gününde insanlara “Hangi grubun mensubuydun?” diye değil; “Hakkı gördüğünde onun yanında yer aldın mı?” sorusunun muhatabı olacakları bilinciyle yaşamak gerekir. Zira bütün etiketler yok olacak, bütün sloganlar susacak, bütün güçler tükenecektir. Bâkî kalacak olan yalnızca hak, adalet ve Allah’ın rızasıdır.
Son Çağrı: Sağcıların Değil, Hakkın Safında Olun
Hakkı gözyaşına boğan, adaleti kendi grup çıkarlarına kurban eden, hakikati ideolojilerinin, siyasi aidiyetlerinin, makamlarının, servetlerinin ve menfaat ilişkilerinin arkasına gizleyen insanlar şunu iyi bilmelidir ki; Allah katındaki değerlerini belirleyecek olan mensup oldukları isimler değil, hak karşısındaki duruşlarıdır. Çünkü insanı kurtaracak olan sağcılık da değildir, solculuk da değildir; bir grubun, bir cemaatin, bir partinin veya herhangi bir dünyevî aidiyetin arkasına sığınmak da değildir. Kurtuluş; hak ile bâtılın karşı karşıya geldiği her yerde, kişinin kendi çıkarına aykırı olsa bile hakkın yanında yer alabilmesindedir. Zira hakka sırtını dönüp bâtılı menfaat sebebiyle desteklemek, insanın kendi nefsini, çıkarını ve arzularını ilâhlaştırması tehlikesini beraberinde getirir. Şeytanın insanı düşürdüğü en büyük tuzak da budur: Hakkı bilmesine rağmen kibir, çıkar ve taassup sebebiyle ona teslim olmamak.
Peygamberlerin bütün mücadelesi, yeryüzünde hakkın, adaletin, merhametin ve insan onurunun hâkim olması için verilmiş bir medeniyet mücadelesidir. Bu sebeple hakkın hâkimiyeti için çalışanlar, peygamberlerin miras bıraktığı ahlâkî yürüyüşün devamcılarıdır. Bâtılın, zulmün, haksızlığın ve sömürünün hâkim olması için çalışanlar ise farkında olsalar da olmasalar da şeytanî düzenlerin ve nefsânî arzuların peşinden gitme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Öyleyse asıl soru şudur: “Ben sağcı mıyım, solcu muyum, hangi grubun içindeyim?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: “Hak ortaya çıktığında onun tarafında durabilecek bir vicdana, bir cesarete ve bir imana sahip miyim?” Çünkü tarih, sağcıların ve solcuların mücadelesi olarak değil; Hâbil ile Kâbil’den itibaren hakkı temsil edenlerle, gücü ve çıkarı hakikatin üzerine çıkaranların mücadelesi olarak yazılmıştır. Firavunlar değişmiş, Nemrutlar değişmiş, isimler ve sloganlar değişmiştir; fakat hak ile bâtıl arasındaki büyük imtihan hiç değişmemiştir. Bugün de yarın da Allah’ın rahmeti; sloganların, bayrakların ve kalabalıkların üzerine değil, hakkın, adaletin ve samimiyetin üzerine tecelli edecektir.