Zamanımızın en büyük kırılması aslında siyasette değil, kavramlarda yaşanıyor. Aynı metne bakıyoruz ama farklı dünyalar görüyoruz.

Din Mi Şeriat Mı? — Kavramların Savaşından Usûlün İhyasına

Bir kesim metni sadece kelimelere indirip daraltıyor; başka bir kesim ise yorumu sınırsız hâle getirip metni belirsizleştiriyor. Biri şekli mutlak doğru sayıyor, diğeri kendi yorumunu tartışılmaz kabul ediyor. Üstelik burada bir başka sorun daha var: lafızcı ve parçacı okuma alışkanlığı. Metni bağlamından koparan, bütünü görmeden hüküm veren bir yaklaşım giderek yaygınlaşıyor. Oysa bir cümleyi anlamak için paragrafı, paragrafı anlamak için metnin tamamını görmek gerekir. Bağlamdan koparılan her ifade, anlamını daraltır; parçacı okuma hakikatin bütünlüğünü zedeler. Böyle olunca metin sertleşiyor, yorum tarafgirleşiyor ve hakikat arada kayboluyor. Oysa bizim geleneğimiz uçlarda değil, ölçüde ve dengede durmayı öğretir. Hakikat bağıran aşırılıklarda değil; sakin, dengeli ve bütüncül bir bakışta ortaya çıkar. Sorun çoğu zaman dinin kendisinde değil, onu nasıl ve hangi yöntemle anladığımızdadır.

Bu gerilimin arka planında yalnızca yöntem farklılığı değil, akıl çaplarının farklılığı da vardır. Aynı metne bakan zihinler aynı ufka sahip değildir; çünkü akıl, bilgi ve usûl terbiyesiyle genişleyen bir imkândır. Çap daraldıkça hüküm sertleşir, kesinlik artar; fakat derinlik azalır. Çap genişledikçe yorum incelir, denge güçlenir, hakikat daha kuşatıcı biçimde görünür. Bu sebeple olgun ve kâmil bir akıl seviyesine tek başına değil, ortak akıl ile ulaşılabilir. İslam düşüncesinde Peygamber’den sonra izlenecek sosyal-siyasal istikamet, bireysel kanaati değil, istişareye dayalı müşterek muhakemeyi esas almıştır. Gerçeği ve hakikati yakalamak için ortak akılla alınan kararlar bireysel akla tercih edilmiş; bu tercih ilkesel ve metodolojik bir yol olarak benimsenmiştir.

İşte “Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemâat” dediğimiz çizgi, yalnızca tarihsel bir isim değil; bu ortak akıl ve istişare ahlâkının kurumsallaşmış ifadesidir. İfrat ile tefrit arasında mizanı koruma iradesi, bireysel akılların sınırlılığını aşarak kolektif hikmete yaslanma bilincidir. Ölçü kaybolduğunda metin hayatı dışlar, hayat metni aşındırır; fakat ölçü korunduğunda ilke ile pratik birbirini tamamlar. Hakikat uçlarda değil, ölçünün ve ortak aklın sükûnetinde tecelli eder.

Tarihî tecrübe göstermektedir ki ihtilafların önemli bir kısmı doğrudan siyasî rekabetten değil, kavramsal çerçevenin farklı kurulmasından kaynaklanmıştır. Şehristânî’nin el-Milel ve’n-Nihal’de ortaya koyduğu üzere din, iman, amel ve şeriat kavramlarına yüklenen anlam farklılıkları zamanla metodolojik ayrışmalara, oradan da kurumsal ve toplumsal bölünmelere zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla mesele çoğu zaman inancın kendisinden ziyade, inancı anlamlandırma biçimidir.

Usûl geleneği bu problemi sistematik bir ayrımla çözümlemiştir: Din usûldür; şeriat furûdur. Gazzâlî’nin el-Mustasfâ’da belirttiği çerçeveye göre din, değişmeyen temel ilkeleri ve itikadî esasları ifade eder; şeriat ise bu ilkelerin tarihsel ve toplumsal şartlar içinde somutlaşmış uygulama alanıdır. Bu ayrım, sabit olan ile değişken olanın karıştırılmasını engellemeyi amaçlar.

Sabit alanı göreceli hâle getirmek normatif zemini zayıflatır; değişken alanı mutlaklaştırmak ise tarihsel şartları göz ardı eden bir katılığa yol açar. İlke ile uygulamanın sınırları bulanıklaştığında hem teorik tutarlılık hem de pratik esneklik zarar görür. Sağlıklı olan, değişmeyen esasları muhafaza ederken değişken hükümleri bağlamı içinde değerlendirebilmektir. Bu yaklaşım hem geleneğin sürekliliğini hem de hayatın dinamizmini birlikte koruyan dengeli bir metodolojik zemine işaret eder.

Kelâm ve fıkıh mirası bu dengeyi koruma çabasının en berrak örneklerini sunar. Ebû Hanîfe büyük günah işleyeni tekfir etmeyerek kimlik ile fiili ayırmış; Mâturîdî imanı kalbî tasdik olarak tanımlayarak inancı ahlâkî sorumlulukla birlikte düşünmüştür. Böylece iman–amel dengesi korunmuş; ne ahlâk kimliğin yerine geçirilmiş ne kimlik ahlâkın önüne siper edilmiştir. Fıkıh usûlünde ise Şâtıbî’nin makâsıd teorisi hükmü şekle değil maksada bağlamış; dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasını şeriatın temel hedefi olarak belirlemiştir. Araç amaçlaşmadığı sürece hukuk diridir; şekil anlamın önüne geçmediği sürece adalet ayaktadır.

Bu çerçevede din–şeriat ayrımı, aynı zamanda vahiy–akıl dengesinin kurucu ifadesidir. Din, vahyin bildirdiği sabit ilke ve değerler alanını temsil eder; şeriat ise bu ilkelerin tarihsel ve toplumsal şartlar içinde akıl ve içtihat yoluyla somutlaştırılmasıdır. Vahiy normatif istikameti tayin eder, akıl ise o istikameti hayata taşıyan metodolojik imkânı üretir. Vahyin dışlandığı bir zemin göreceliliğe savrulur; aklın devre dışı bırakıldığı bir yaklaşım ise katı ve donuk bir yapıya dönüşür. Sağlıklı olan, vahyin belirlediği sabit çerçeveyi muhafaza ederken aklın üretkenliğini ve içtihat kapasitesini canlı tutabilmektir. Değişim hayatın kaçınılmaz gerçeğidir; fakat değişimin yönünü belirleyen şey ilkesel zemindir.

Bu ilkesel zemin, Peygamber’den sonra hakikate ulaşmanın yolunu da belirler. Hz. Peygamber hayatta iken doğruyu doğrudan onun beyanından öğreniyorduk; onun irtihalinden sonra ise doğruyu bulmanın yolu bireysel kanaatlerin değil, ortak aklın işletilmesidir. İslam düşüncesinde bu metodolojik çerçevenin adı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir. Bu yalnızca itikadî bir aidiyet değil; aynı zamanda sosyal ve siyasal alanda şûra ve icmâ prensipleriyle işleyen kolektif muhakeme yöntemidir. Kararların mümkün olduğunca ittifakla, bu mümkün değilse nitelikli çoğunlukla, o da sağlanamazsa salt çoğunlukla alınması; fakat her durumda meşru bir ortak irade üretmesi esastır. Çünkü tevhidin toplumsal tezahürü, dağınık bireysel iddialar değil, usûl çerçevesinde oluşmuş müşterek karardır.

Bununla birlikte hiçbir tarihsel yorum mutlaklaştırılamaz. Eğer alınan karar toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa, yine aynı usûl çerçevesinde yeni içtihatlara imkân tanınmalıdır. İlke sabittir; uygulama ise bağlama göre yeniden değerlendirilebilir. Dolayısıyla mesele “din mi, şeriat mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl mesele, sabit ile değişkenin, usûl ile yorumun, vahiy ile aklın sınır ve ilişkilerini doğru kurabilmektir. Bir toplumu ayakta tutan kavramların sertliği değil, ilkelerin açıklığı ve tutarlılığıdır. İlke zayıfladığında yorum çatışmaya dönüşür; ilke korunduğunda farklı içtihatlar aynı hakikat zemininde buluşabilir. İhtiyacımız olan yeni kutuplaşmalar değil, bu metodolojik dengeyi yeniden bilinçli ve kurumsal biçimde tesis etmektir.