Savaşların ortasında en ağır bedeli çoğu zaman silahsız ve savunmasız olanlar öder. Eğitim görmesi gereken masum çocukların, özellikle de kız çocuklarının bombalar altında hayatını kaybetmesi, insanlık vicdanı açısından derin bir yaradır.
KUR’ÂN SORUYOR: “ÇOCUKLARI HANGİ GÜNAHINDAN DOLAYI ÖLDÜRDÜNÜZ?” “بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ”
Güç ve üstünlük iddiasıyla hareket eden devletlerin, savaşların doğurduğu bu ağır insani sonuçları görmezden gelmesi, modern dünyanın ahlâkî sınavını daha da ağırlaştırmaktadır. Oysa Kur’ân, güç ve hâkimiyetin kalıcı olmadığını açıkça hatırlatır: “وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” — “Biz o günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân 3/140). Tarih, zulmün ve güce dayanarak haklılık iddiasında bulunan anlayışların er ya da geç ilahî adaletle yüzleştiğini defalarca göstermiştir. Bu nedenle insanlık için asıl mesele güç üretmek değil, adalet üretmektir; zira insanlığa huzur vermeyen, savaş ve yıkım üzerinden varlık gösteren hiçbir düzen kalıcı olmamıştır ve olmayacaktır.
Câhiliye çağında güç, erkek çocuk sayısıyla ölçülürdü. Sınırsız evlilikler çoğu zaman bir aile kurma ahlâkının değil, kabile gücünü artırma arzusunun ürünüydü; erkek evlat adeta bir savaş aracı, kadın ise yalnızca doğurganlığı üzerinden değerlendirilen bir unsur olarak görülürdü. Bu nedenle kadının tarih boyunca dişilikten şahsiyete yükselmesi son derece çetin ve sancılı bir süreç olmuştur. Kur’ân’ın“﴿وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ • بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ﴾ ‘Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda: Hangi günahından dolayı öldürüldün?’” (et-Tekvîr 81/8–9) sorusu yalnızca geçmişin bir eleştirisi değil, insanlığın vicdanına bırakılmış ebedî bir muhasebedir. Çünkü medeniyetin gerçek ölçüsü, en zayıfın ve en savunmasızın korunabildiği ölçüdür.
Ne var ki bugün kendisini “medenîdünya” olarak tanımlayan küresel düzen, savaşların ortasında çocukların ve özellikle kız çocuklarının üzerine yağan bombalar karşısında çoğu zaman sessiz kalmaktadır. Gücün yanında yer alan bu suskunluk, insanlığın ahlâkî pusulasını kaybettiğini göstermektedir. Kadın ve çocuk ayırt etmeksizin sivillerin öldürüldüğü bir dünyada, teknik ilerleme ne kadar büyük olursa olsun, vicdanın gerilediği açıktır. Eğer insanlık yüzlerce masum kız çocuğunun ölümüne sessiz kalabiliyorsa, o zaman modern dünyanın kibirle kurduğu medeniyet iddiası, tarihteki bedevî câhiliyenin farklı bir biçimde yeniden üretilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü Kur’ân’ın o sarsıcı sorusu hâlâ gök kubbede yankılanmaktadır: “ Kız Çocukları hangi günahından dolayı öldürüldü?”
1. Kur’ân’ın Vicdana Yönelttiği Sarsıcı Soru
İnsanlık tarihinin en sarsıcı ahlâkî sorgulamalarından biri Kur’ân’ın kıyamet sahnesinde yönelttiği şu ilahî hitaptır: “﴿وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ • بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ﴾ ‘Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda: Hangi günahından dolayı öldürüldün?’” (et-Tekvîr 81/8–9). Kur’ân’ın bu soruyu suçluya değil doğrudan kurbana yöneltmesi son derece dikkat çekicidir. Çünkü burada amaç yalnızca tarihsel bir vakıayı anlatmak değil, insanlık vicdanını sarsan evrensel bir muhasebe ortaya koymaktır. Nitekim İslam öncesi Arap toplumunda kız çocuğu çoğu zaman utanç vesilesi sayılıyor, hatta bazı bölgelerde diri diri toprağa gömülebiliyordu. Kur’ân bu psikolojik ve sosyolojik tabloyu şöyle tasvir eder: “﴿وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنثَىٰ ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ﴾ ‘Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir ve öfkesini içine gömerdi.’” (en-Nahl 16/58). Bu ayetler, insanın değerinin cinsiyet veya güç üzerinden ölçüldüğü bir toplumda medeniyetin nasıl çöktüğünü gösteren çarpıcı bir tarihî aynadır. Câhiliye toplumunda erkek evlat, kabile gücünün ve savaş kapasitesinin bir unsuru olarak görülürken; kız çocuk çoğu zaman ekonomik yük veya toplumsal zafiyet olarak algılanabiliyordu. Kabileler arası mücadele ve kervan baskınlarıyla şekillenen bu sert toplumsal yapıda erkek çocuk sayısı adeta bir güvenlik ve güç meselesi hâline gelmişti. Bu nedenle sınırsız evlilikler teşvik edilmekte, ne kadar çok erkek evlat elde edilirse kabile gücünün o kadar artacağı düşünülmekteydi. Kadın ise çoğu zaman adı dahi anılmayan bir varlığa indirgenmiş; şahsiyeti değil yalnızca doğurganlığı üzerinden değerlendirilen bir unsur hâline getirilmiştir.
2. Kur’ân’ın Getirdiği Hukukî ve Ahlâkî Dönüşüm
Kur’ân’ın müdahalesi, yalnızca bir toplumsal eleştiri değil; insanın değerini yeniden tanımlayan köklü bir ahlâk ve hukuk devrimidir. Câhiliye toplumunda çoğu zaman miras hakkından mahrum bırakılan ve hukukî özne olarak görülmeyen kadın, Kur’ân’ın getirdiği düzenlemelerle ilk defa sistematik biçimde hukukî şahsiyet kazanmıştır. Kadının yaşama hakkı kesin biçimde güvence altına alınmış, miras ve mülkiyet hakkı tanınmış, evlilik akdinde irade sahibi bir taraf olarak kabul edilmiştir. Böylece kadın, kabile düzeninin edilgen nesnesi olmaktan çıkarılarak hukuk düzeninin aktif öznesi hâline getirilmiştir. Bu dönüşüm yalnızca sosyal bir reform değil, insanın ontolojik değerini yeniden inşa eden bir medeniyet hamlesidir. Zira Kur’ân’ın ortaya koyduğu temel ilke açıktır: insanın değeri cinsiyetiyle değil, insan olmasıyla ölçülür. İnsanlık tarihi incelendiğinde kadının hukukî şahsiyet kazanmasının son derece çetin bir süreç olduğu görülür. Kadın çoğu zaman kişiliğiyle değil cinsiyetiyle tanımlanmış, dişilik çoğu zaman insanlığın önüne geçirilmiştir. Kadının miras hakkına sahip olması, mülkiyet edinmesi ve hukukî bir birey olarak tanınması insanlık tarihinin uzun mücadeleler sonucunda ulaştığı bir merhaledir. Kur’ân’ın ortaya koyduğu düzenleme, bu açıdan yalnızca bir dinî hüküm değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en erken ve en köklü hukukî dönüşümlerinden biridir.
3. Modern Dünyanın Ahlâkî Sınavı ve Devam Eden Câhiliye
Ne var ki Kur’ân’ın sorduğu o büyük soru yalnızca tarihsel bir döneme ait değildir; aynı zamanda her çağın vicdanına yöneltilmiş evrensel bir sorgulamadır. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde savaşların ortasında hayatını kaybeden binlerce çocuk ve özellikle kız çocukları, insanlığın önüne aynı soruyu yeniden getirmektedir: “﴿بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَت)’ Hangi günahlarından dolayı öldürüldüler?’” (et-Tekvîr 81/9). Son yıllarda özellikle savaş ve siyasi şiddet ortamlarında hayatını kaybeden çok sayıda genç kız ve çocuk, insanlığın vicdanında derin yaralar açmaktadır. Bu trajediler bize gösteriyor ki tarih yalnızca geçmişte yaşanmış bir hikâye değildir; zihniyet değişmediğinde câhiliye farklı biçimlerde yeniden üretilebilmektedir. Kendilerini modern ve medeni olarak tanımlayan güç merkezlerinin ürettiği savaşlar, işgaller ve güç mücadeleleri çoğu zaman en savunmasız kesimleri, yani kadınları ve çocukları hedef hâline getirmektedir. Bu durum, teknik ilerlemenin her zaman ahlâkî ilerleme anlamına gelmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Gerçek medeniyet, yalnızca güç üretmekle değil; en zayıf ve savunmasız olanın hukukunu koruyabilmekle ölçülür. Bu nedenle Kur’ân’ın sorduğu o ilahî soru, yalnızca geçmişin karanlık sayfalarına değil; bugünün dünyasına da yöneltilmiş evrensel bir vicdan çağrısıdır: “Hangi günahından dolayı öldürüldü?”İnsanlık, bu soruya sahici bir cevap veremedikçe, medeniyet iddiaları ne kadar yüksek olursa olsun, vicdan terazisinde câhiliyenin gölgesinden tam anlamıyla kurtulmuş sayılmayacaktır.