İslâm hukuk geleneği durağan bir yapı değil; içtihat, mezhep ve kanunlaştırma aşamalarından geçerek terakkî eden bir normatif düzen üretmiştir. "İçtihattan Mezhebe, Mezhepten Kanunnamelere" süreci, hukukun düşünceden kuruma, kurumdan ise devlet iradesine dönüşme yolculuğudur.

Yasa Tekniğinin Terakkisi Ve İslâm Hukuk Aklının Kayıp Halkası

Hukuk, tarih boyunca değişmeyen metinlerin muhafazasıyla değil; değişen sosyal gerçeklik karşısında adaleti sürekli kılabilme yeteneğiyle var olmuştur. Bu sebeple hukuk tarihi, normların değil; norm üretme aklının tarihidir. İslâm hukuk geleneği de bu bağlamda durağan bir yapı değil; içtihat, mezhep ve kanunlaştırma aşamalarından geçerek terakkî eden bir normatif düzen üretmiştir. Ne var ki bu terakkî çizgisi doğru okunamadığında, mezhep naslaştırılmış, yasa şeriata rakip görülmüş ve Müslüman zihin hukuku ya kutsallaştırarak donduran ya da reddederek dışlayan bir ikilem içine sürüklenmiştir.

1. Hukukun Değişme Zorunluluğu: Sosyal Vakıa Ve Norm İlişkisi

Hukuk, sosyal vakıadan bağımsız bir alan değildir; bilakis sosyal vakıanın düzenleyici tercümesidir. Toplumsal ilişkiler değiştiğinde, üretim biçimleri, aile yapıları ve siyasal organizasyonlar dönüştüğünde, hukukun değişmesi bir tercih değil, normatif bir zorunluluktur. Burada değişen, hukukun özü değil; hukukun uygulanma biçimidir. İslâm hukuk düşüncesi bu gerçeği erken dönemde kavramsallaştırmış ve normu metinden önce hayata bağlamıştır. Bu yaklaşım, usûl literatüründe “تَحْقِيقُ الْمَنَاطِ” yani “hükmün uygulanacağı somut zeminin doğru tespiti” ilkesiyle sistemleştirilmiştir (Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, II, 200–203).
Hüküm, hayatla temas ettiği ölçüde adalet üretir; hayattan koptuğu ölçüde normatif şiddete dönüşür.

2. Fıkıh Kitapları Ve Mezhepler: Kanun Öncesi Hukuk Birliği

İlk dönem İslâm toplumlarında modern anlamda kodifiye edilmiş kanunlar yoktu; ancak hukuk birliği mevcuttu. Bu birlik, fıkıh kitapları ve mezhepler aracılığıyla sağlanıyordu. Belirli bir beldede veya devlette tek bir mezhebin esas alınması, ilmî çoğulculuğun reddi değil; hukukî öngörülebilirlik ve kamu düzeninin temini açısından zorunlu bir tercihti (Dönmez, Fıkıh Usûlü İncelemeleri, s. 155–160). Hukuk birliği sağlanmadan adalet dağıtılamaz; norm çoğulluğu sınırsız kaldığında hukuk işlevsizleşir. Bu yönüyle fıkıh kitapları, yalnızca ilmî metinler değil; fiilen kanun işlevi gören normatif referanslardı.

3. Mezhep: İlk Dönem Kanunlaştırma Yöntemi

Mezhep, erken dönem İslâm hukukunda dinin kendisi değil; hukukun sistematik hâle getirilme biçimidir. Farklı içtihatların sınırsız biçimde dolaşımda olduğu bir zeminde mezhepler, hukukî belirsizliği ortadan kaldıran bir kanunlaştırma yöntemi olarak işlev görmüştür. Mezhep, hangi delilin nasıl anlaşılacağını, hangi içtihadın hangi alanda uygulanacağını belirleyerek hukuku öngörülebilir ve istikrarlı kılmıştır. Bu sebeple mezhep, erken dönemin “kanun kitabı” değil; kanunlaştırma aklıdır. Şâtıbî’nin ifadesiyle şeriatın nihai hedefi “مَصَالِحُ الْعِبَادِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ” yani “kulların dünya ve âhiret maslahatlarını gerçekleştirmek” tir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 8–10). Mezhep, bu hedefe ulaşmak için geliştirilen tarihsel ve usûlî bir araçtır; kendisi amaç değildir.

4. Mezhepperestlik Ve Donan Hukuk Aklı

Zamanla mezheplerin bu işlevsel niteliği unutulmuş; mezhep içtihatları nas gibi değişmez kabul edilmeye başlanmıştır. Böylece mezhep, hukuk üretme yöntemi olmaktan çıkıp kimlik ve aidiyet alanına taşınmıştır. Bu zihniyet, hukuku yaşayan bir sistem olmaktan çıkararak donmuş bir normlar yığınına dönüştürmüştür. Osmanlı’nın son döneminde Aile Hukuku Kararnâmesi gibi dönemin sosyal gerçekliğine cevap veren düzenlemelerin “mezhebe aykırı” gerekçesiyle reddedilmesi, bu donmuş hukuk aklının tipik bir tezahürüdür.
Burada savunulan şey şeriat değil; alışkanlıkların kutsallaştırılmasıdır.

5. Kanunnameler: Şeriata Karşı Değil, Şeriat İçin

Osmanlı kanunnameleri, şeriata alternatif bir hukuk üretme teşebbüsü değildir; aksine şeriatın maksatlarını kamu düzeni içinde koruma iradesinin ürünüdür (Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, I, 55–60). Klasik fıkıhta birebir karşılığı bulunmayan bazı düzenlemeler, dinden sapma değil; değişen sosyal şartlara adalet merkezli normatif cevaplar üretme çabasıdır. Bu durum, “تَغَيُّرُ الْأَحْكَامِ بِتَغَيُّرِ الزَّمَانِ” yani “zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişebileceği” ilkesinin doğal sonucudur (İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkı‘în, III, 14–18).
Değişen şeriat değil; şeriatın tatbik alanıdır.

6. Din–Şeriat–Hukuk Ayrımının Yanlış Okunması

Müslüman dünyanın bugün yaşadığı zihinsel krizin merkezinde, din, şeriat ve hukuk tekniği arasındaki ayrımın sağlıklı biçimde kurulamaması vardır. Din, inanç ve değerler bütününü; şeriat, ilahî maksatları; hukuk ise bu maksatların tarihsel ve toplumsal bağlamda düzenlenmiş uygulanış biçimlerini ifade eder. Yasa tekniğini dine karşı görmek, şeriatı hayattan koparmaktır. Oysa yasa tekniği, şeriatın ruhunu tarih içinde koruyan en önemli araçlardan biridir.

7. Sonuç: Terakkî Kopuş Değil, Sürekliliktir

Mezhepten kanunnamelere uzanan süreç, hukukun ilkesizleşmesi değil; hukuk aklının tarihsel terakkîsidir. Sosyal olaylar değiştiğinde yasaların değişmesi kaçınılmazdır; ancak bu değişim, hukukun ruhunu yok etmek için değil, onu yaşatmak içindir. Bugün Müslüman dünyanın yaşadığı kriz, hukukun değişmesi değil; hukukun neden değiştiğinin unutulmasıdır. Çözüm, hukuku dondurmak değil; hukukun usûlünü yeniden hatırlamaktır.