Bugün gençleri nihilizme ve deizme sürükleyen şey, dinin hakikati değil; dinin hayata temas edemeyen, problemi çözmeyen ve adalet üretmeyen bir söyleme indirgenmiş olmasıdır.
Anlam Krizi, Hukuk Algısı ve İslâm Hukukunun Güncellenme Zarureti
Rüşvet, faiz, torpil ve haksız kazanç karşısında sessiz kalan; buna karşılık tali ve sembolik meselelerde gürültü koparan bir din dili, gençlerin gözünde değerleri tarihsel bir malumat yığınına dönüştürmüştür. Suç gençlerde değil; ibadeti hayattan, camiyi dayanışmadan, dini adaletten koparan bu dar ve etkisiz anlayıştadır.
I. Anlam Kaybından Nihilizme: Gençleri Sürükleyen Zihinsel Kırılma
Bugün gençler arasında hızla yayılan nihilizm, yalnızca felsefî bir akımın etkisiyle açıklanamaz. Bu eğilim, büyük ölçüde hayatın somut problemlerine anlamlı ve bağlayıcı çözümler üretilemediği algısından beslenmektedir. Genç zihin, “neden?” sorusuna cevap alamadığında, “hiçbir şeyin anlamı yoktur” sonucuna sürüklenmektedir. Bu noktada nihilizm, bir isyan değil; anlam arayışının başarısızlığa uğramış hâlidir.
Müslüman gençler açısından bu kriz daha derin bir mahiyet taşımaktadır. Zira din, teorik olarak hayatı kuşatan bir anlam sistemi iddiasındayken, pratikte çoğu zaman tarihsel bilgiye indirgenmiş, güncel problemlere temas etmeyen bir anlatı hâline gelmiştir. İslâm hukukunun, gençlerin karşılaştığı ekonomik, sosyal ve ahlâkî sorunlara çözüm üretmediği; yalnızca geçmişte “nasıl olduğu”nu anlattığı yönündeki algı, dinin hayatla bağını zayıflatmaktadır. Bu algı, “din konuşuyor ama çözmüyor” düşüncesini beslemekte; bu düşünce ise nihilizmi derinleştirmektedir (Hallaq, Authority, Continuity and Change in Islamic Law, 2001).
Burada dikkat çekici olan husus şudur: Gençlerin büyük bir kısmı dine karşı doğrudan bir reddiye geliştirmemekte; aksine dinin etkisizleştirildiğini düşünmektedir. Hukuk, ahlâk ve ibadet alanında bağlayıcı bir çerçeve sunamayan din algısı, zamanla “külfet” olarak görülmeye başlanmaktadır. Bu noktada sorun iman zayıflığı değil; normatif işlev kaybıdır. Normatif işlevini yitiren her değer sistemi, genç zihin için anlamsızlaşır; anlamsızlaşan her yapı da nihilizme alan açar.Bu süreçte ayrıca tarihsel bir dönüşümün de etkisi vardır. İslâm toplumlarında bir dönem “sözün namus olduğu”, yani sözlü hukukun güçlü olduğu bir yapı hâkimken, modern dünyada sözlü hukuktan yaptırımı olan maddî hukuka geçilmiştir. Sözün bağlayıcılığını kaybettiği bu dünyada, yalnızca ahlâkî nasihat ve tarihsel anlatıya dayalı bir din dili, gençler için ikna edici olmaktan uzaklaşmaktadır. Bu durum, sözlü hukukun neredeyse “nadirat hükmünde” kaldığı modern ortamda, dinin de aynı akıbete sürüklenmesine yol açmaktadır.
II. Nihilizmden Çıkış Yolu: İslâm Hukukunun Güncellenmesi ve Hayatla Yeniden Buluşması
Nihilizmin gençler arasında yayılmasının önüne geçmek, yalnızca ahlâkî öğütlerle veya inanç vurgusuyla mümkün değildir. Asıl ihtiyaç, İslâm hukukunun tarihsel bir malumat alanı olmaktan çıkarılarak, güncel hayatın problemlerine temas eden bir normatif sistem hâline getirilmesidir. Bu, hukukun özünü bozmak değil; bilakis İslâm hukuk tarihinin kendi iç dinamiklerine sadık kalarak genişletilmesi ve işletilmesi anlamına gelir.
İslâm hukuk geleneği, durağan değil; ictihadla yaşayan bir gelenektir. Ancak modern dönemde ictihad, ya fiilen askıya alınmış ya da bireysel ve dağınık yorumlara indirgenmiştir. Bu durum, gençlerin gözünde hukuku ya donmuş ya da keyfî bir alan hâline getirmiştir. Oysa İslâm hukukunun gücü, usûl-i fıkıh sayesinde hayatı kuşatabilme yeteneğinde yatmaktadır. Usûl devre dışı kaldığında, hukuk tarih anlatısına; hukuk tarih anlatısı da gençler için anlam üretmeyen bir bilgi yığınına dönüşmektedir (Hallaq, An Introduction to Islamic Law, 2009).
Bu sebeple nihilizmle mücadelenin en sahih yolu, İslâm hukukunu güncellemekten kaçmak değil; onu usûl merkezli biçimde yeniden üretmektir. Gençler, dinin sadece “ne söylediğini” değil, “hayatta neyi çözdüğünü” görmek istemektedir. Borç, iş, adalet, aile, kimlik ve anlam sorunlarına cevap veremeyen bir din algısı, ne kadar kutsal olursa olsun, genç zihinde karşılık bulamaz. Bu noktada dinin “külfet” gibi algılanması kaçınılmaz hâle gelir.
Ayrıca bu yenilenme süreci, bireysel çıkışlarla değil; ortak akıl ve kurumsal içtihat yoluyla yürütülmelidir. Aksi hâlde her kafadan bir ses çıkar; bu da gençler için “hakikat yoktur” düşüncesini pekiştirir. Oysa Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yöntemi, Hz. Peygamber’den sonra ümmete miras kalan birlik, hukuk birliği ve otorite ilkesine dayanır. Bu ilke terk edildiğinde, yalnızca hukuk değil; tevhidî ruh da parçalanır.
Bu tablonun sorumluluğunu gençlerin zihinsel zaaflarına veya ahlâkî gevşekliğine yüklemek, meseleyi tersinden okumaktır; zira gençler, gördükleriyle hüküm vermekte ve yaşanan pratik üzerinden anlam inşa etmektedir. Dinin, camilerde namaz kılınıp hızla dağılan bireysel bir ritüeller toplamına indirgenmesi; buna karşılık camilerin dayanışma, istişare, adalet ve toplumsal problemlerin çözüm merkezi hâline getirilememesi, dinin hayata müdahale kapasitesini fiilen daraltmıştır. Oysa İslâm tarihinde cami, yalnızca secde edilen bir mekân değil; aynı zamanda ümmet bilincinin, sosyal adaletin, müşterek aklın ve problem çözme iradesinin teşekkül ettiği merkez olmuştur. Bu işlev kaybolduğunda, ibadet bireyselleşmekte; bireyselleşen ibadet ise gençler nezdinde hayata dokunmayan, dönüştürmeyen ve anlam üretmeyen bir pratiğe dönüşmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken, gençleri suçlamak değil; camileri yeniden hayatın merkezine taşıyarak ibadeti, ahlâkı ve hukuku birlikte üreten bir toplumsal zemini inşa etmektir; aksi hâlde din, çözüm üreten bir güç olmaktan çıkıp yalnızca kişisel teselli alanına indirgenir ki, bu da gençleri “neme lazımcılık” ve anlamsızlık sarmalından kurtarmaya yetmez.
Sonuç olarak nihilizm, gençlerin dine düşmanlığından değil; dinin hayata yeterince dokunamamasından beslenmektedir. İslâm hukuku, tarihsel bir arşiv olarak değil; yaşayan, çözüm üreten ve bağlayıcı bir sistem olarak yeniden inşa edilmediği sürece, nihilizm artacak; din giderek bir yük ve külfet gibi algılanacaktır. Gençleri nihilizmden kurtarmanın yolu, onlara sadece “inan” demek değil; inanmanın hayatta neyi mümkün kıldığını gösterebilmektir.