Kur’ân, toplumsal çöküşü rastlantısal bir yozlaşma olarak değil; belirli bir ahlâkî hâlin ve davranış örüntüsünün yaygınlaşması olarak tasvir eder.

Bu çerçevenin en çarpıcı ifadelerinden biri, “سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ” nitelemesidir: Yalana kulak verenler, haramla beslenenler (Mâide, 5/42). Bu niteleme, yalnızca bireysel günahları sıralayan bir betimleme değil; bir toplumda hakikatin nasıl değersizleştiğini, ahlâkın nasıl araçsallaştırıldığını ve sömürünün hangi zeminde meşrulaştığını ortaya koyan kurucu bir okumadır. Yalanın dolaşıma girdiği, haramın sıradanlaştığı bir zeminde ne siyaset masum kalabilir ne de din safiyetini koruyabilir. Bugün birçok toplumda avam düzeyinin, âlim düzeyine tahakküm ettiği bir zihinsel iklim hâkimdir. Bu durum, bilginin çoğalmasıyla değil; hakikatin popülizm tarafından bastırılmasıyla ilgilidir. Oysa tarih göstermiştir ki doğru bilgi ve sahih fikirler, hiçbir devirde yok sayılarak ortadan kaldırılamamıştır; yalnızca ertelemeye, susturulmaya ve itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Hakikatin değersizleştiği toplumlarda yalan, sadece bir söylem biçimi değil; bir yönetim tekniği hâline gelir.

Bu zeminde iki tür iç sömürü ortaya çıkar: siyasal sömürü ve dinî sömürü. Siyasal sömürü, yolsuzluk ve usulsüzlüğün bir istisna olmaktan çıkıp yaşam tarzına dönüştüğü toplumlarda kaçınılmaz olarak kurumsallaşır. Bir ülkede siyasal ahlâksızlığın varlığı, o toplumda ahlâkın zaten çökmüş olduğunun göstergesidir. Bu tür toplumlarda siyaset, kamusal hizmet üretmek yerine iç sömürgecilik mekanizmasına dönüşür; kendi ülkesini ve milletini sömüren bir iktidar pratiği normalleşir. Daha da vahimi, bu sömürü iştahı siyaseti cazip hâle getirir; iktidar, ahlâkî sorumluluğun değil, çıkarın nesnesi olur. İkinci ve daha yıkıcı olan ise Allah ile aldatma, yani dinî sömürüdür. Kur’ân, Allah’a ulaşmak için aracılığın her türlüsünü reddetmiş; imanı doğrudan sorumluluk temeline oturtmuştur (bkz. Bakara, 2/186). Bu nedenle İslâm’da ne din esnaflığı ne de din pratisyenliği meşrudur. Dini bir kazanç kapısına, imanı ise vekâletle yaşanan bir sisteme dönüştüren her yapı, haramla beslenen bir sömürü düzeni üretir. Kur’ân’ın reddettiği şey yalnızca haram kazanç değil; dinin araçsallaştırılmasıdır. Çünkü din, insanı özgürleştirmek için vardır; kuklalaştırmak için değil.

Bu noktada Kur’ân’ın temel ilkesi nettir: “فَإِن جَاؤُوكَ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ”Eğer hükmedeceksen, aralarında adaletle hükmet; Allah adaletle hükmedenleri sever (Mâide, 5/42). Adalet, yalanın ve haramın panzehiridir. Adaletin olmadığı yerde din, siyaset ve ahlâk aynı anda çöker. Bu çöküşün sebebi modernleşme değil; ahlâkî sorumluluğun terk edilmesidir İşte bu makale; yalanla yönetilen siyasal düzenler ile din üzerinden kurulan manevî sömürü mekanizmalarını, Kur’ânî ahlâk perspektifiyle birlikte ele almayı amaçlamaktadır. Sorun bilginin eksikliği değil; bilginin ahlâkla bağının kopmasıdır. Sorun dinin hayattan çekilmesi değil; dinin çıkar aracı hâline getirilmesidir. Bu metin, siyasal ve dinî iç sömürüyü besleyen yalan-haram ilişkisinin nasıl bir toplumsal çürüme ürettiğini ve bu çürümenin ancak aracısız iman, sahih bilgi ve adalet merkezli bir ahlâk ile aşılabileceğini tartışmayı hedeflemektedir. Hakikat susturulduğunda siyaset yozlaşır; din araçsallaştırıldığında iman çürür; yalan normalleştiğinde toplum kendini tüketir. Bu yüzden mesele, sadece bir ahlâk eleştirisi değil; bir varoluş ve sorumluluk meselesidir.

1. Yalana Kulak Verenler, Harama El Uzatanlar: Ahlâkî Çöküşün Kur’ânî Tipolojisi

Kur’ân’ın “سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ” nitelemesi (Mâide, 5/42), münferit bireyleri değil; bir zihniyet tipini tarif eder. Bu tipoloji, yalanı dinlemeyi pasif bir maruziyet değil, bilinçli bir tercih olarak konumlandırır; haramı ise istisnaî bir sapma değil, sürdürülebilir bir beslenme düzeni hâline getirir. Yalanın dolaşımda olduğu, haramın rızıklaştırıldığı yerde ahlâk çöker; ahlâk çöktüğünde siyaset ve din aynı anda araçsallaşır. “Yalana kulak vermek”, yalan söylemekten daha geniş bir alanı kapsar. Bu ifade, yalanın epistemik olarak meşrulaştırılmasını anlatır: Yalanı üreten kadar, onu dinleyen ve çoğaltan da sorumludur. Kur’ân’ın tipolojisi bu nedenle yalnız faille ilgilenmez; piyasayı işaret eder. Yalanın alıcısı varsa, yalan kurumsallaşır. Bu kurumsallaşma, kamusal alanda hakikatin değil, faydanın belirleyici olduğu bir rejim üretir (bkz. Hucurât, 49/6).

“Harama el uzatmak” ise salt ekonomik bir ihlâl değildir; ahlâkî bir tercih ve siyasal bir göstergedir. “السُّحْت” kavramı, meşru görünüm altında tüketilen gayrimeşru kazancı anlatır. Bu bağlamda haram, yalnız bireyin kazancı değil; toplumun beslenme biçimi hâline geldiğinde tehlikelidir. Haramla beslenen bir düzen, doğrulukla ayakta kalamaz. Çünkü haram, hukuku aşındırır; hukuk aşındığında adalet zayıflar (bkz. Bakara, 2/188).Kur’ân’ın aynı ayette adaleti vurgulaması tesadüf değildir: “فَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُم بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ” (Mâide, 5/42). Adalet, yalanın panzehiridir; adalet, haramın frenidir. Bu yüzden Kur’ân, yalan–haram ikilisini teşhis ederken çözümü de aynı nefeste sunar. Sorun teşhisle sınırlı değildir; sorun, adaletsizliğin normalleşmesidir.

Bu tipolojinin toplumsal karşılığı, avamın âlime tahakküm ettiği bir bilgi rejimidir. Hakikat, popülerlik karşısında geri çekilir; ölçü, delil ve ilke değil, kısa vadeli çıkar olur. Bilginin itibarsızlaştığı yerde yalan hızlanır; yalan hızlandıkça haram yaygınlaşır. Böyle bir iklimde ne siyasal söylem hakikate bağlı kalabilir ne de dinî dil ahlâk üretir. Çünkü her ikisi de dinleyici beklentisine göre şekillenir. Sonuç olarak Kur’ânî tipoloji bize şunu söyler: Toplumsal çöküş, yalanın söylenmesiyle değil; yalanın dinlenmesiyle başlar. Haram, gizli bir suç olarak kaldığında bireysel bir yaradır; fakat rızıklaştırıldığında kolektif bir hastalık hâline gelir. Bu hastalığın tedavisi, sansür ya da sertlik değil; adalet, sahih bilgi ve ahlâkî sorumluluktur. Aksi hâlde yalan konuşanlar kadar, yalana kulak verenler de bu düzenin ortağı olur.

2. Avamın Âlime Tahakkümü: Bilginin Değersizleşmesi ve Hakikatin Sürgünü

Toplumsal çöküşün en belirgin alametlerinden biri, bilginin otoritesinin yerini popülerliğin almasıdır. Bu durum, bilginin çoğalmasıyla değil; hakikatin değersizleştirilmesiyle ortaya çıkar. Avamın âlime tahakkümü, çoğunluğun bilgi üretmesi değil; çoğunluğun bilgiyi susturmasıdır. Böyle bir zeminde ölçü, delil ve ilke değil; alkış, öfke ve çıkar belirleyici olur. Hakikat, doğru olduğu için değil; işe yaradığı için dolaşıma girer. Kur’ân’ın “yalana kulak verenler” nitelemesi (Mâide, 5/42), bu epistemik bozulmayı işaret eder. Yalanın üretimi kadar, yalana talep de ahlâkî bir sorumluluktur. Çünkü dinleyen, söyleyeni cesaretlendirir. Bu nedenle Kur’ân, haberi getirenin doğrulanmasını emreder: “فَتَبَيَّنُوا” (Hucurât, 49/6). Bu emir, yalnız bireysel teyit çağrısı değil; kamusal aklın korunmasıdır. Teyitsiz bilginin dolaştığı yerde adalet konuşamaz.

Avamın âlime tahakkümü, bilginin teknikleşmesi değil; bilginin itibarsızlaştırılması yoluyla işler. Âlimin sözü “elitist”, “kopuk” ya da “işlevsiz” ilan edilir; yerine basit, sloganlaştırılmış ve kolay tüketilen söylemler ikame edilir. Bu süreçte dinî dil de zarar görür: Metin, bağlamından koparılır; hüküm, hikmetten ayrılır; fetva, popüler talebe göre şekillenir. Sonuçta din, hakikati dönüştüren bir güç olmaktan çıkar; duygu yöneten bir araç hâline gelir. Bu sürgünün siyasal karşılığı, yalanın yönetim tekniği olarak normalleşmesidir. Hakikat, kamu yararını gözeten bir ölçü olmaktan çıkar; iktidarın konforuna göre eğilip bükülen bir malzemeye dönüşür. Bilgi üretimi yerini algı yönetimine bırakır. Algının egemen olduğu yerde adalet değil, kanaat hüküm sürer. Kanaat ise denetlenemez; çünkü delile değil, aidiyete dayanır.

Dinî alanda ise bu tahakküm, din esnaflığının önünü açar. Âlimin sorumluluğu yerini “kanaat önderliği”ne bırakır; ilim, pazarın talebine göre biçimlenir. Oysa Kur’ân, dini aracısız ve doğrudan sorumluluk temeline oturtur (bkz. Bakara, 2/186). Aracılık çoğaldıkça sorumluluk azalır; sorumluluk azaldıkça iman zayıflar. Böyle bir ortamda din, özgürleştirmez; bağımlılık üretir. Sonuç olarak avamın âlime tahakkümü, yalnızca entelektüel bir sorun değil; ahlâkî ve hukukî bir krizdir. Çünkü bilgi değersizleştiğinde yalan hızlanır; yalan hızlandığında haram meşrulaşır. Hakikatin sürgün edildiği toplumlarda ne siyaset adil kalabilir ne de din ıslah edici olabilir. Bu nedenle çözüm, çoğunluğu susturmak değil; hakikati yeniden ölçü hâline getirmektir. Ölçü geri gelmeden ne adalet yerini bulur ne de ahlâk ayağa kalkar.

3. Siyasal Sömürü Olarak İç Kolonizasyon: İktidar, Yalan ve Toplumsal Ahlâksızlık Döngüsü

Siyasal sömürü, klasik sömürgecilikten farklı olarak dışarıdan değil; içeriden işleyen bir tahakküm biçimidir. Bu nedenle modern toplumlarda sömürü, çoğu zaman yabancı bir gücün zoruyla değil; yerli aktörlerin yalan ve çıkar ilişkileri üzerinden gerçekleşir. Kur’ân’ın “yalana kulak verenler” tipolojisi (Mâide, 5/42), bu iç kolonizasyonun zihinsel altyapısını tarif eder. Yalanın kabul gördüğü yerde iktidar, hesap vermek zorunda kalmaz; hesap vermeyen iktidar ise ahlâk üretmez. Toplum hayatında yolsuzluk ve usulsüzlük bir istisna olmaktan çıkıp yaşam tarzına dönüştüğünde, siyasal alanın da bu ahlâktan bağımsız kalması beklenemez. Siyasal ahlâksızlık, toplumsal ahlâksızlığın sonucu değil; onun kurumsallaşmış hâlidir. Böyle toplumlarda siyaset, kamu yararını önceleyen bir hizmet alanı olmaktan çıkar; iç sömürgecilik mekanizmasına dönüşür. Devlet imkânları, milletin emaneti olmaktan çıkıp dar çıkar gruplarının ganimeti hâline gelir (bkz. Bakara, 2/188).

Bu süreçte yalan, yalnızca söylemsel bir araç değil; yönetim tekniği olarak işlev görür. Gerçekler gizlenir, rakamlar eğilip bükülür, sorumluluklar ötelenir. Yalan, iktidarı korur; fakat toplumu tüketir. Toplum ise kısa vadeli vaatlerle avutulurken, uzun vadede ahlâkî ve ekonomik sermayesini kaybeder. Böyle bir döngüde siyaset cazip hâle gelir; çünkü iktidar, sorumluluk değil imtiyaz üretmektedir. Kur’ân’ın bu noktadaki uyarısı nettir: “وَإِذَا حَكَمْتَ فَاحْكُم بِالْقِسْطِ”Hükmettiğinde adaletle hükmet (Mâide, 5/42). Bu emir, yalnızca yargısal bir talimat değil; siyasal ahlâkın temelidir. Adaletin terk edildiği yerde siyaset, meşruiyetini kaybeder; meşruiyetini kaybeden siyaset ise ayakta kalmak için yalanı çoğaltmak zorunda kalır. Böylece kısır bir döngü oluşur: yalan iktidarı, iktidar yalanı besler.

İç kolonizasyonun en yıkıcı sonucu, toplumun kendi sömürülmesine rıza göstermesidir. Bu rıza, çoğu zaman zorla değil; alışkanlık ve umursamazlıkla üretilir. Kur’ân’ın helâk anlatılarında vurgulanan temel sorun da budur: Toplum, adaletsizliği fark ettiği hâlde ona karşı ahlâkî bir direnç geliştirmediğinde, çöküş kaçınılmaz hâle gelir (bkz. Hûd, 11/117). Islah iradesinin kaybolduğu yerde siyaset, sömürüye dönüşür. Sonuç olarak siyasal sömürü, yalnızca iktidarın suçu değildir; yalana kulak veren, adaletsizliği normalleştiren ve sorumluluktan kaçan bir toplumsal iklimin ürünüdür. Bu nedenle çözüm, yalnızca iktidar değişimi değil; ahlâkî ölçünün yeniden tesisidir. Ölçü geri gelmeden ne siyaset temizlenir ne de toplum özgürleşir. Adaletin olmadığı yerde siyaset, kaçınılmaz olarak sömürü üretir.

4. Allah ile Aldatmak: Din Esnaflığı, Manevî Sömürü ve Dinin Araçsallaştırılması

Dinî sömürü, siyasal sömürüden daha yıkıcıdır; çünkü bedeni değil, vicdanı işgal eder. Kur’ân’ın “yalana kulak verenler, haramla beslenenler” tipolojisi (Mâide, 5/42), dinin araçsallaştırıldığı zeminlerde daha görünür hâle gelir. Allah ile aldatmak, dini hakikat olmaktan çıkarıp çıkar üretme aracına dönüştürmektir. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde iman, özgürleştirmez; bağımlılık üretir. Kur’ân, Allah’a ulaşmak için aracılığın her türlüsünü reddeder: “وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ” — Kullarım sana beni soracak olursa, ben yakınım (Bakara, 2/186). Bu yakınlık, dinî otoriteyi değil; doğrudan sorumluluğu esas alır. Vekâletle iman yoktur; vekâletle kulluk yoktur. Bu nedenle din pratisyenliği ve din esnaflığı, Kur’ânî çerçevede meşru değildir. Dini “temsil” iddiasıyla pazarlayan her yapı, farkında olmadan haramla beslenen bir düzen üretir.

Din esnaflığı, bilginin değil pazarın talebine göre konuşur. Hakikat, hikmetle değil; satılabilirlikle ölçülür. Bu ortamda fetva, bağlamından koparılır; metin, maksadından ayrılır; dinî dil, korku ve vaade indirgenir. Din, ahlâk üretmek yerine korku yönetmeye başladığında, sömürü derinleşir. Çünkü korku, itaat üretir; fakat sorumluluk üretmez. Kur’ân’ın adalet vurgusu, bu sömürünün panzehiridir: “فَاحْكُم بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ” (Mâide, 5/42). Adalet, dinî söylemin testidir. Adalet üretmeyen din dili, ne kadar gür konuşursa konuşsun, hakikati temsil edemez. Bu nedenle Kur’ân, din adına konuşmayı değil; adil konuşmayı emreder. Adaletin terk edildiği yerde din, araç; iman ise meta hâline gelir.

Dinî sömürünün toplumsal sonucu, psikolojik ve manevî sermayenin tüketilmesidir. İnsanlar, sorumluluk almak yerine bir “aracıya” sığınır; düşünmek yerine teslim olur; ahlâk üretmek yerine taklit eder. Böyle bir iklimde ne birey olgunlaşır ne de toplum iyileşir. İman, bilinç olmaktan çıkıp alışkanlığa dönüştüğünde, sömürü kaçınılmazdır. Sonuç olarak Allah ile aldatma, dinin değil; dinsizliğin en sofistike biçimidir. Çünkü bu sömürü, dini içeriden boşaltır. Dinin araçsallaştırıldığı yerde ne siyaset arınır ne de toplum ayağa kalkar. Çözüm, yeni aracılar üretmek değil; aracısız iman, sahih bilgi ve adalet merkezli bir ahlâkı yeniden tesis etmektir. Din, ancak bu zeminde özgürleştirir; aksi hâlde esir eder.

Bugün hac ve umre ibadetleri etrafında, dinî sorumluluktan çok duygusal sömürüyü besleyen bir yarışın oluştuğu inkâr edilemez bir vakıadır. Ömürde bir kez farz kılınmış bir ibadetin, beş, on, hatta yirmi defa tekrarlanan bir “manevî prestij alanı”na dönüştürülmesi; dinin hikmetinden ziyade pazar mantığıyla okunmaya başlandığını göstermektedir. Bu süreçte ciddi ekonomik hacimler oluşmakta, insanların en mahrem dinî duyguları organizasyon diliyle pazarlanmakta, milyonlarca lira kısa süreli konaklamalar ve gösterişli ritüeller üzerinden dolaşıma sokulmaktadır. Oysa aylarca o beldelerde kalmanın ne ibadet değeri ne de ahlâkî zorunluluğu vardır; bilakis bu yoğun sermaye akışı, farkında olunmadan küresel ekonomik sistemlere ve emperyal dolaşıma hizmet eden bir yapıyı beslemektedir. Eğer bu kadar yüksek maddî imkân ve organizasyon çıkarı söz konusu olmasaydı, bu ölçüde bir “ibadet iştahı”nın ortaya çıkmayacağı açıktır. Bu tablo, din adına elde edilen gelirin meşruiyetini değil; din üzerinden elde edilen iğrenç kazancın ne denli yaygınlaştığını göstermektedir. Kur’ân’ın reddettiği şey ibadet değil; ibadetin sömürüye, takvanın ticarete, niyetin kazanca dönüştürülmesidir. Bu da dinî sorumluluğun değil, hesap gününde ağır bir vebalin konusudur.

5. Vekâletsiz İman ve Sorumlu Mümin: Kur’ân’ın Aracısızlık İlkesi ve Kurtuluş Yolu

Kur’ân’ın iman tasavvurunda kurtuluş, vekâletle devredilen bir ayrıcalık değil; bizzat yüklenilen bir sorumluluktur. Bu nedenle İslâm’da iman, bir otoriteye teslimiyet değil; Allah’a karşı doğrudan hesap verebilirliktir. “وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ” (Bakara, 2/186) ayeti, bu doğrudanlığı açık biçimde ilan eder: Aracı yoktur; mesafe yoktur; mazeret yoktur. Bu ilke, dinî hayatın merkezine bireysel bilinci ve ahlâkî sorumluluğu yerleştirir.Vekâletsiz iman, mümini pasif bir alıcı olmaktan çıkarır; etkin bir özne hâline getirir. Bu nedenle Kur’ân, iman iddiasını sürekli ahlâkî fiillerle test eder. İman, bir söylem değil; istikrarlı bir yöneliştir. “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ” (Hûd, 11/112) emri, bu yönelişin adıdır. İstikamet, iman ile hayat arasındaki bağın kopmamasını sağlar; söz ile fiil arasındaki mesafeyi kapatır. Bu mesafe açıldığında iman, kolaylıkla araçsallaşır.

Sorumlu mümin, günahı inkâr etmez; fakat günahı kimliğinin merkezine de yerleştirmez. Çünkü Kur’ân, insanı hatasıyla tanımlamaz; yönelişiyle tanımlar. Bu bağlamda tövbe, bir ritüel değil; istikamet yenilenmesidir. “يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ” (Furkân, 25/70) vaadi, bu yenilenmenin ilâhî teminatıdır. Kurtuluş, günahsızlıkta değil; dönüşüm iradesindedir. Vekâlet mantığı ise bu iradeyi zayıflatır. Sorumluluğu başkasına devreden din anlayışı, mümini düşünmekten alıkoyar; onu taklide mahkûm eder. Taklit ise ahlâk üretmez. Bu nedenle Kur’ân, “din esnaflığı”na kapı aralayacak her türlü aracılığı reddeder. Dinin temsilcisi olmaz; şahidi olur. Şahitlik ise bedel gerektirir. Bedel ödemeden kurulan her dinî yapı, kaçınılmaz olarak sömürüye dönüşür.

Sorumlu mümin, aynı zamanda kamusal ahlâkın da taşıyıcısıdır. Çünkü iman, yalnızca bireyin iç dünyasını değil; toplumsal düzeni de ilgilendirir. Yalanla mücadele, haramdan sakınma, adaleti ayakta tutma; bireysel erdemler değil, kamu sorumluluklarıdır. Kur’ân’ın “إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ” (Mâide, 5/42) vurgusu, adaletin yalnız yöneticiler için değil; her mümin için bağlayıcı olduğunu gösterir. Adalet, vekâletle değil; şahsiyetle taşınır. Sonuç olarak Kur’ân’ın sunduğu kurtuluş yolu, aracıların çoğaltıldığı değil; sorumluluğun derinleştirildiği bir yoldur. Bu yol, kolaylık vaat etmez; fakat özgürlük üretir. Vekâletsiz iman, mümini kukla olmaktan çıkarır; bilinçli bir fail hâline getirir. Ancak bu zeminde din, sömürü aracı olmaktan kurtulur; siyaset ahlâk kazanır; toplum ise kendi kendini onarma kapasitesini yeniden kazanır. Hakikat, vekâletle taşınmaz; sorumlulukla yaşanır. İman, başkasının diliyle değil; kişinin kendi istikametiyle anlam kazanır.