Ramazan, yalnızca bireysel ibadetlerin yoğunlaştığı bir zaman dilimi değil; aynı zamanda toplumsal duyarlılığın, karşılıklı saygının ve ortak değer bilincinin güç kazandığı bir medeniyet iklimidir.
Ramazan İkliminde Değerlerimize Saygı Esastır
Bu ay, inananlar için manevî arınma olduğu kadar, birlikte yaşama ahlâkının yeniden tahkim edildiği bir tefekkür mevsimidir. Hiç kimseyi kırmadan, incitmeden ve dışlamadan konuşabilmek; farklılıkları çatışma gerekçesi değil, zenginlik vesilesi olarak görebilmek dinî ve ahlâkî olgunluğun göstergesidir. İslam’ın temel referansları, zulmü değil adaleti; tahkiri değil merhameti; ayrıştırmayı değil kuşatıcı bir dili esas alır. Bu sebeple özellikle Ramazan gibi manevî hassasiyetlerin arttığı bir dönemde, ortak değerlerimize yönelik söz ve davranışlarda azamî dikkat göstermek ilmî, vicdanî ve toplumsal bir sorumluluktur.
Biz, yediği yemişin bedelini dalına bağlayan; bir tarladan diğerine geçerken ayağındaki toprağı silmeyi kul hakkı hassasiyeti sayan bir kültürün mirasçılarıyız. Bu incelik, yalnızca folklorik bir anlatı değil; hak, emek ve mülkiyet bilincinin içselleştirilmiş bir tezahürüdür. Böyle bir medeniyet tasavvurunun sahipleri olarak, başkasının inancını, değerini ve onurunu incitmek bizim ahlâk anlayışımızla bağdaşmaz. Son günlerde bir ilahiye karşı söylenen sözler ve bu bağlamda yetkililere yöneltilen söylemler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Eleştiri elbette mümkündür; ancak manevî bir değeri hedef alan, toplumsal hassasiyetleri tahrik eden ve kurumları baskı altına almaya dönük ifadeler bu mübarek iklimle bağdaşmamaktadır. Bu tür çıkışları yersiz bulduğumuzu ve özellikle Ramazan’ın ruhuna uygun görmediğimizi ifade etmek gerekir. Zira bu ay, gerilim üretme değil gönül tamir etme zamanıdır.
Toplumsal düzlemde dinî semboller veya manevî unsurlar üzerinden yürütülen tartışmalar çoğu zaman meseleyi çözmekten ziyade kamplaşmayı derinleştirmektedir. Oysa Türkiye’nin sosyo-kültürel gerçekliği dikkate alındığında, din bu toplumun ortak hafızasının kurucu unsurlarındandır. Bu zeminde ayrışma üretmek yerine müşterek değerler etrafında bütünleşmeyi güçlendirmek gerekir. Sevgi kültürü ile korku kültürü arasındaki gerilim de burada belirleyicidir. Korkuya dayalı bir dil insanları savunmaya iter; sevgiye dayalı bir dil ise gönülleri açar. Ancak sevgi, sorumluluğu ortadan kaldıran bir gevşeme; korku ise baskıyı meşrulaştıran bir araç değildir. İslam düşüncesinde rahmet ile adalet, umut ile ciddiyet birlikte ele alınır. Bu denge, ayrışmayı değil bütünleşmeyi üretir.
Çocuklarımızın kültürüne, ahlâkına ve manevî gelişimine katkı sunan her değer, her estetik ifade ve her yapıcı çaba toplumsal sermayemizdir. Anne ve babaların gurur duyacağı bir manevî zenginlik, çatışma diliyle değil; saygı ve nezaket diliyle inşa edilir. Ramazan’ın ruhu bize şunu hatırlatır: Din, ayrıştırma aracı değil; kalpleri onarma imkânıdır. Ortak değerlerimize saygıyı esas alan, kimseyi incitmeden konuşabilen ve sevgi merkezli bir toplumsal üslup geliştirebilen bir iklim, hem dinî sorumluluğumuzun hem de birlikte yaşama ahlâkımızın gereğidir.
Bazı kimselerin ortak değerlerimiz hakkında ileri geri konuşması, özellikle çocuklarımızın manevî gelişimi açısından dikkate alınması gereken bir risk barındırmaktadır. Çocuk, dinle ve Allah tasavvuruyla ilk bağını güven, sevgi ve saygı ortamında kurar. Manevî sembollerin küçümsendiği, inançların alay konusu edildiği bir atmosfer ise onların zihninde din ile gerilim arasında bilinçaltı bir ilişki oluşturabilir. Oysa sağlıklı din eğitimi, korku ve baskı üzerinden değil; sevgi, merhamet ve anlam üzerinden inşa edilir. Bu nedenle kamusal dilin sorumlu olması, özellikle çocukların Allah ile kuracağı sevgi bağının korunması açısından hayati önemdedir.
Laiklik ise tam da bu noktada bir güvence olarak görülmelidir. Laikliğin amacı inancı bastırmak ya da kamusal hayattan dışlamak değil; farklı inançların barış içinde bir arada yaşamasını teminat altına almaktır. İnanç özgürlüğünü koruması gereken bir ilkenin, inanca karşı bir dayatma aracına dönüştürülmesi doğru değildir. Böyle bir yaklaşım ancak sosyal gerçekliğin göz ardı edilmesiyle izah edilebilir. Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal dokusu dikkate alındığında, din bu toplumun kültürel hafızasının kurucu unsurlarındandır. Dolayısıyla laiklik, inançla çatışan değil; inanç özgürlüğünü güvence altına alan bir denge ilkesi olarak anlaşılmalıdır.
Ramazan, yalnızca mideyi değil, dili ve kalbi de terbiye eden bir aydır; kirli dillerin temizlendiği, sözlerin merhamet ve hikmetle yoğrulduğu zaman dilimidir. İnsanı inciten, değerleri küçümseyen veya öfke üreten ifadeler bu ayın ruhuyla bağdaşmaz. Oruç, yalnızca aç kalmak değil; dili kötülükten, kalbi kibirden, zihni düşmanlıktan arındırmak ve çocuklarımızın Allah inancını tahkim eden uygulamalarla onların manevî dünyasını beslemektir. Bu mübarek iklimde, çocukların kalbinde Allah ile güven ve sevgi bağı kurulurken, inancı güçlendiren her davranış korunmalı, kırıcı ve küçümseyici yaklaşımlardan ise özenle kaçınılmalıdır. Çünkü sevgi temelli iman, toplumsal huzurun ve birlikte yaşama ahlâkının en sağlam teminatıdır.