İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “konuşan” ve buna tezat şekilde, hiçbir döneminde olmadığı kadar “duymayan” bir zamandan geçiyor. Etrafımızdaki seslerin şiddeti arttıkça, bu seslerin taşıdığı anlamın zayıflaması asla bir rastlantı değil. Çünkü çok konuşulan, her an bir ifadenin olmaz duyguya dönüştüğü bir dünyada gürültü artık masum bir arka plan sesinden ziyade hakikati, inceliği ve hakiki teması örten kalın bir perdeye dönüşüyor.

​Bir insanı gerçekten dinlemek, sadece kulağa ulaşan ses dalgalarına mukabele etmek değildir. Dinlemek karşındakini tüm kırılganlığı, yalnızlığı ve kendi dünyasıyla var olan bağımsız bir varoluş olarak kabul etme cesaretidir. Dinlemeyi bıraktığımız an, karşımızdaki insanı kendi zihnimizdeki bir figürana, sadece onayını aradığımız bir aynaya dönüştürürüz. Bir başkasının cümlesini bitirmesini bekleyemeyişimiz, aslında onun varlığına ve öznelliğine gösterdiğimiz o örtük tahammülsüzlüğün resmidir.

​Etrafımıza bakın toplumsal diyalog yok oluyor, yerini seslerin birbirini bastırdığı, sadece kendi sesimizin yankılandığı odalarına bırakıyor. Çürütme hırsı, anlama merakının önüne geçtiğinde, iletişim bir köprü kurma çabası olmaktan çıkıp bir güç gösterisine dönüşür. ​Anlaşılmak, insanın bu dünyadaki en temel varoluşsal sığınağıdır. Duyulmadığını, varlığının akis bulmadığını hisseden bir ruh, zamanla bu yok sayılmayı hırçın bir öfkeyle maskeler ya da derin bir içe kapanışla dünyayla olan temasını tamamen keser. Günümüz insanındaki o bitmeyen huzursuzluğun ve agresifliğin kökeninde, zamanında duyulmamış olmanın, anlaşılmadan yargılanmanın getirdiği o yorgun birikim yatar. "Seni duyuyorum" demek, bu yüzden sadece bir cümle değil bir ruhun diğerine "Var olduğunu görüyorum ve kabul ediyorum" deme halidir.

​Çünkü medeniyet, gökyüzüne uzanan soğuk binalar yükseltmekle değil bir insanın, başka bir insanın ruhuna ve kalbine basmadan yürümeyi öğrenmesiyle başlar. Bütün bu ekran ışıklarının, durmaksızın akan kelimelerin ve gürültülü kalabalıkların ortasında bir an olsun durup kendimize sormalıyız: “Kendi sesimizi duyurma telaşıyla, kimlerin sessizliğini bastırıyoruz?”

​Dünyayı değiştirmek, devasa söylevlerle, alt edilen muhataplarla ya da kazanılmış hırslı tartışmalarla gerçekleşmez. Dünyayı değiştirmek bir insanın diğerine hürmetle, telaşsızca "Seni duyuyorum" diyebilmesiyle başlar. Gürültü, sığ kalabalıkların harcıdır. Vicdan ise ancak o gürültünün içinden çekilip, kendi benliğimizin sesini kısıp bir başkasına gerçekten kulak verebildiğimiz o derin sessizlikte filizlenir.