Balın kokusunu alan sinek, bal küpüne konar. Hortumunu uzatıp baldan yemeye başlar. Tadı çok hoşuna gider ve büyük bir iştahla daha çok yemeye başlar.

Sinek ve bal hikâyesini bilirsiniz.

Kendini kaptırdıkça ağırlaşır; ayakları bala gömülür!
Karnı doyduğunda uçmak ister lakin yerinden kıpırdayamaz. Başlangıçta büyük bir haz veren o tatlı bal, sonunda ölümüne sebep olur.
İnsanın hırsı, dünya malı, makam veya şöhret tutkusu da böyledir. Ölçüsüzce bağlanılan her lezzet insanı tutsak eder ve usulca öldürür.
Doymak bilmeyen insanın gözünü ancak toprak doyurur.
Hırslı insanlar hırsla elde ettiklerini finalde hasretle geri veririler.
Aslına bakarsanız; insan hiçbir şeyle gelir, her şeyin peşine düşer, sonra her şeyi bırakıp hiçbir şeyle geri döner.
Eflatun’un dediği gibi, insanlar hayatları boyunca para kazanmak için çalışarak sağlıklarını kaybederler. Sonra kaybettikleri sağlıklarını kazanmak için paralarını harcarlar.
Bu konuyla ilgili tarihte yaşanmış güzel bir anekdot anlatılır:
Harun Reşit ile Şakik-i Belhî zaman zaman sohbet ederler. Bir ara Hazret:
Ey Halife! Farz et ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sorar.
Halife gülerek:
Ne kadar isterse veririm, der.
Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
Veririm.
Şakik, "Doğru söyledin" der ve devam eder:
Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkânı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ancak bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta çatlayacak hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim" dese, ne dersin?
Halife hiç düşünmeden:
Elbette razı olurum, der.
Bunun üzerine Şakik-i Belhî:
- Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, diye nasihat eder.
Evet, insan gelirken beraberinde olmayan, giderken de beraber götüremediği servetine güvenmemeli; yıkılabilir dünyada kazandığı gibi her an kaybedebileceğini de unutmamalı; servetin kendisini değiştirmesine fırsat vermemelidir.
Yakın zamanda yaşadığımız gibi bir deprem, nice binaları virane haline getirebilir; nice ocakları söndürebilir.
Gece büyük servet sahibi olarak yatıp sabahleyin hiçbir şeyi olmayan bir aciz olarak uyanabilir.
Hesapta olmayan bir kaza ile ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkûm bir birey durumuna düşebilir.
O halde bir mütefekkirimizin dediği gibi fâni insanlar olarak fâni ve âciz olana değil Bâki olana yönelmek gerekir.
Her türlü tedbiri alıp ruhu Rahman’a teslim etmek en sağlam yoldur.
Ahirette insanı kurtaracak bir eseri yoksa fâni dünyada bıraktığı eserlere kıymet vermesinin de bir anlamı yoktur.
Yazımızı Bağdatlı Ruhi’nin ibretlik dizeleriyle bitirelim:
"Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm isterler."
"Zannetme ki yarın kıyamet gününde senden altın ve gümüş isteyecekler;
Mal ve evladın fayda vermediği o günde senden arınmış bir kalp isteyecekler."