İnsanlık, tarih boyunca gücün gölgesinde ezildi; çıkarın ateşinde yandı; kimliklerin çatışmasında parçalandı; ideolojilerin yükselttiği putlar karşısında köreldi. Ancak bütün çağları yaran bir hakikat vardı ki asla sönmedi: “Adalet olmadan insanlık yaşayamaz; tevhid olmadan adalet vücut bulamaz.”

Vahyin Yeryüzüne İndirdiği Değiştirilemez, Vazgeçilemez ve Devredilemez Maddeler.

Bugün İslâm coğrafyasında yaşanan çöküş, tevhidin sosyal projeden koparılmasıyla başladı; kavramlar tahrif edildi, zihinsel işgal derinleşti, Ehlisünnet’in hakikati arama yöntemi itaat ideolojisine dönüştürüldü, ümmet kabile ve cemaat rekabetleriyle alt kimliklere ayrıldı. Medine’nin kurduğu tek ümmet bilinci modern aşiret siyasetinin dar kalıplarıyla kırıldı; Müslüman aklı lügat mayınlarıyla felç edildi; ibadet ruh olmadan kabuğa dönüştürüldü; insan onuru ideolojik çıkar uğruna çiğnendi. Bugün yeryüzünde İslâm, yeniden bir cahiliyenin gölgesinde nefes almaya çalışıyor. Bu anayasa, o nefesi ilahî bir dirilişe dönüştürme çağrısıdır.

ARA MADDE: ATALAR KÜLTÜNÜN DİRİLİŞİ

Cahiliyenin eski putu olan “biz babalarımızı böyle bulduk” zihniyeti bugün yeni maskelerle—gelenek, geçmişten devralınmış taklit kalıpları, sorgusuz bağlılık kültürü, miras alınan dindarlık alışkanlıkları, örgüt-sistemi sadakati ve kutsanmış otorite figürleri—yeniden dirilerek Müslüman aklını felç etmiş, vahyin özgürleştirici nefesi ataların tortusu altında boğulmuş, Kur’ân’ın “أَفَلَا تَعْقِلُونَ / Akletmez misiniz?”, “أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ / Düşünmez misiniz?”, “أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ / Hiç öğüt almaz mısınız?” diye haykıran ayetleri sessizleştirilmiş; tefekkürün yerini körü körüne itaat, hakikatin yerini şekilci bağlılık, usûlün yerini taklit, özgür aklın yerini zihinsel esaret almıştır. Modern Müslüman, Allah’ın kendisine bahşettiği aklı çalıştırmayı bırakıp ekol öncülerinin, “bizim mahallenin büyüklerinin” sözlerini vahiy yerine koymuş, geçmişin alışkanlıklarını dinin kendisi sanmış, böylece Kur’ân’ın reddettiği müşrikçe cümle “قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَىٰ أُمَّةٍ”“Biz babalarımızı bu yol üzerinde bulduk” — bugünün dindarlığında kök salmış, hakikate giden kapıları kapatmış, ümmeti tevhid şuurundan koparmış, sorgulamak fitne, soru sormak isyan, düşünmek bid’at ilan edilmiştir. Böylece ümmet tekrar cahiliyenin karanlığına dönmüş; Kur’ân’ın “أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا / Ya babaları doğruyu bulamamış idiyseler?” uyarısını kendinden uzaklaştırarak hakikatten uzaklaşmıştır. İşte bu ara madde, atalar kültünün ümmeti tevhid çizgisinden koparan en büyük zihinsel pranga olduğunu ifşa eder ve reddeder.

İLKELER:

MADDE 1.

“Tevhid, adaletin omurgası olarak yeryüzüne değiştirilemez şekilde hâkim kılınacaktır.”
Tevhid yalnızca Allah’ın birliğini ikrar eden bir inanç cümlesi değil; kadın ile erkeğin, zengin ile fakirin, emek ile sermayenin, işçi ile işverenin, devlet ile vatandaşın aynı ilahî terazide buluştuğu kapsayıcı adalet düzenidir. Tevhid, ahiret şehadeti olan “أشهد أن لا إلـه إلا الله وأشهد أن محمداً عبده ورسوله” ile kulun Rabbine bağlılığını ilan ederken; dünya şehadeti olan “أشهد أن المشاركة في الخطر وأشهد أن المقاسمة في النعمة” ile insanın insanla ilişkisini riskte ortaklık ve nimette paylaşım üzerine kurar. Tevhid hem göğün imanıdır hem yeryüzünün adaletidir. Tevhid bozulduğunda güç hakka galip gelir; güç hakka galip gelince zulüm sistemleşir, ahlâk çürür, adalet ölür; tevhid dirildiğinde ise hak güçten üstün olur, adalet hayat bulur, toplum nefes alır. Bu madde, tevhidin toplumsal düzenin ve evrensel adaletin değiştirilemez temel ilkesi olduğunu ilan eder.

MADDE 2.

“Kavramlar aslına döndürülecek, ümmetin zihni yeniden ihya edilecektir.”
Ümmetin çöküşü savaş meydanlarından değil kavram savaşından başladı; kelimeler tahrif edildi, anlamlar bulanıklaştırıldı, Müslüman aklı lügat bataklığına sürüklendi, kavramların içi boşaltılarak ümmetin ortak dili kaybedildi. Faiz–riba–nema–fazla tartışmalarında olduğu gibi aynı kavrama farklı anlamlar yüklenerek kardeşlik hukuku çatlatıldı; “din–İslâm–şeriat–fıkıh” gibi köklü kavramlar bilinçli bir dezenformasyonla birbirine düşürülerek ümmetin zihni paramparça edildi. Kavramını kaybeden millet, kaderini kaybeder. Vahyin ilk icraatı kelimeyi arındırmak, anlamı fıtratına döndürmektir; çünkü anlam temizlenmeden akıl berraklaşmaz, akıl berraklaşmadan toplum dirilmez. Bugün ümmetin yaşadığı çöküşün kökünde, Kur’ân’ın kavramlarının yerini kültürel kalıpların, siyasi dillerin, cemaat söylemlerinin, medya jargonlarının alması vardır. Bir kavramın içini değiştiren güç, ümmetin kaderini de değiştirir; bu nedenle bu madde ümmetin zihinsel bağımsızlığını yeniden kurmak, vahyin kavramlarını asli anlamlarıyla topluma iade etmek ve düşünceyi yeniden özgürleştirmek için vazgeçilmezdir.

MADDE 3.

“Ümmet insan onurunda birleşecek, hiçbir insan ötekileştirilmeyecektir.”

İnsan, Allah’ın yeryüzüne bıraktığı en kıymetli emanettir; dileyenin cennete dileyenin cehenneme gideceği bir imtihan düzeninde hiç kimsenin başkasının kaderine hükmetme hakkı yoktur. Yahudinin kitabına ve peygamberine, Hristiyanın peygamberine ve kitabına iman etmeyi emreden bir dinin mensuplarının “öteki” üretmesi, dinin değil modern cahiliyenin eseridir. Ötekileştirme yeryüzüne atılmış en büyük fitnedir: kabilecilik, mezhepçilik, cemaatçilik, alt kimlik patlamaları ve ideolojik sadakatler tevhidi parçalayan zehirli damarlar hâline gelmiştir. Atalar kültünü, cemaat çıkarlarını, mensubiyet putlarını vahyin önüne koyan zihin, hakikati başkalarına ait sanıp kendini aklamaya çalışır; böylece insan onuru zedelenir, kardeşlik hukuku kırılır ve ümmet cahiliyenin ilk günlerine geri döner. İslâm ideolojiyi değil insanı merkeze alan bir medeniyettir; insan onuru üzerine kurulmamış hiçbir yapı tevhidin ruhuna ait değildir. Bu madde, insan onurunu yücelten bir birlik anlayışını ümmetin temel taşı olarak ilan eder.

MADDE 4.

“Şekilcilik kırılacak; dinin ruhu, maksadı ve hikmeti merkeze yerleştirilecektir.”
İslâm dünyasını felç eden en büyük kırılma, ibadetlerin ruhundan ayrılıp kabuğa dönüşmesidir. Namaz adalete dönüşmediğinde, oruç merhamet doğurmadığında, zekât toplumsal dengeyi kurmadığında, hac kardeşliği inşa etmediğinde ibadet görüntüden ibarettir; ruh yoksa ritüel, dinin değil kültürün tekrarı hâline gelir. Kapitalizme, modern hayatın tüketim ritmine ve gösteri kültürüne ibadet eden modern dindarlık, dini içi boş bir kabuğa indirgemiş; gösterişi takvanın, ritüeli maksadın, şekli hakikatin yerine koymuştur. Böyle bir dindarlık, en donanmış askerlerle bile toplumu kurtaramaz. Din ancak amacıyla dirilir; amacı öldüğünde din de ölür. Bu madde, ibadetin ruhunu yeniden diriltmeyi, dini törene değil hakikate döndürmeyi ve İslâm’ın özünü maksada, hikmete ve adalete dayalı bir yaşam haline getirmeyi zorunlu kılar.

MADDE 5.

“Ortak akıl, ortak irade ve ortak ilke — Ehlisünnet vel Cemaat’in ruhu olarak yeniden hâkim kılınacaktır.”
Ehlisünnet vel Cemaat başlangıçta hakikati birlikte aramanın yöntemi, vahiy ile aklın, usûl ile şûrânın, bireysel görüş ile toplumsal vicdanın dengeli birlikteliği iken zamanla cemaat tahakkümünün ideolojik kalkanına, lidere itaati kutsayan dar bir yapıya dönüştürüldü; akıl–nakil dengesi bozuldu, usûl disiplininin yerini taklit aldı, şûrâ kültürünün yerini hiyerarşik sadakat aldı. Ümmeti çürüten şey düşünmenin günah, sorgulamanın bid’at, eleştirinin fitne sayılmasıdır; ortak aklın yerine grup sadakati, ilkenin yerine lider kültü, hakikatin yerine cemaat çıkarı konmuştur. Peygamber vefat edince bir kısmı doğruluğun Ehlibeyt’te olduğunu savunmuş, bir kısmı ise peygamberden sonra doğruyu bulmanın tek yolunun vahyin bıraktığı akıl, şûrâ ve ortak ilke olduğunu söylemişti; işte bu ikinci yol Ehlisünnet vel Cemaat’i doğurdu. Ancak zamanla bu ilke sakala, bıyığa, kıyafete, rivayetlerin kabuk yorumlarına indirgenerek gerçek amacından uzaklaştırıldı; yöntem dondu, ruh öldü, hakikati birlikte arama dinamizmi yok edildi. Bu madde, Ehlisünnet vel Cemaat’i asli hüviyetine döndürerek yönetimi kişi değil ilke, otorite değil adalet, cemaat değil ümmet bilinci üzerine kurmayı; vahiy–akıl dengesini yeniden tesis etmeyi; hakikatin birlikte aranacağı büyük şûrâ düzenini yeniden inşa etmeyi emreder.

MADDE 6.

“İnsan, Allah’ın emaneti olarak tüm sistemlerin merkezine değiştirilemez ilke olarak yerleştirilecektir.”
Modern dünya insanı devletin tebaasına, sermayenin nesnesine, ideolojilerin piyonu­na, cemaatlerin biyolojik varlığına indirgedi; insan onuru ekonomik çıkar, siyasal güç, örgütsel sadakat ve bürokratik menfaat uğruna feda edildi. Oysa Kur’ân “وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ / Andolsun, insanoğlunu mükerrem kıldık” diyerek insanı tüm sistemlerin üstüne yerleştirir; tasavvuf “İnsanı inciten Hakk’ı incitir” diyerek insan onurunun kutsallığını ilan eder; fıkıh “Haklar insana hürmet içindir” diyerek hukukun merkezinin insan olduğunu söyler. İnsan merkezden kaydığında tevhid yaşayamaz, adalet kurulamaz, toplum ayakta kalamaz; sistemler çürür, kurumlar yozlaşır, güç kutsanır, zulüm normalleşir. Bu madde, tüm sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlâkî düzenlerin merkezine insanı koymayı ilâhî zorunluluk olarak belirler; çünkü insan onurunun korunmadığı hiçbir yapı ilahî düzenin parçası olamaz.

MADDE 7.

“Tevhid ruhu ve vahyin birlikte yaşam şehâdeti, toplumu tek bir beden, tek bir vicdan ve tek bir kader hâline getirecektir.”

Ümmeti çözen en yıkıcı virüs, tevhidin alt kimliklere bölünmesi, modern kabileciliğin din kisvesiyle meşrulaştırılması ve kardeşlik hukukunun cemaat çıkarlarına kurban edilmesidir. Oysa tevhid hem ahirette Allah’a şehadettir (لا إله إلا الله), hem de dünyada birlikte yaşama şehadetidir: “أشهد أن المشاركة في الخطر وأشهد أن المقاسمة في النعمة” — yani riskte ortaklık ve nimette adil paylaşım. Bu iki şehadet birleşmediğinde birlik çöker, adalet söner, vicdan ölür; toplum cemaatlere, mezheplere, aşiretlere, ideolojik parçalara ayrışarak tevhid ruhunu kaybeder. Bu madde, ümmetin yeniden tek beden, tek vicdan ve tek kader olması için vahyin birleştirici nefesini toplumsal merkeze yerleştirir; çünkü tevhid bireylerin değil, birliğin adıdır; parçalanmış bir toplumda tevhidin sözü olsa da ruhu yaşayamaz.

SON HÜKÜM: Bu metin bir beyan değil; bir ilahî ahittir. Bu ilkeler ayağa kalktığında zulüm çökecek, adalet yükselecek, insanlık yeniden dirilecektir. Ve o gün yeryüzü — ilk defa değil — yeniden tevhidin rahmetiyle nefes alacaktır.

MANİFESTO ÖZETİ: Bu anayasa şunu ilan eder: Tevhid adaletin omurgasıdır; kavramlar arındığında zihin dirilir; insan onuru tüm kimliklerin üzerindedir; din şekil değil ruhtur; adalet ortak aklın eseridir; insan ilahî emanettir; kurtuluş birlikten ve tevhidin şuurundan doğar. Bu ilkeler yükseldiğinde zulüm çöker, adalet yükselir, insanlık dirilir.

KAPANIŞ DUASI: Ey âlemlerin Rabbi, kalplerimizi tevhidin nuruyla aydınlat; bize adaletin yükünü taşıyacak dirayet, merhameti çoğaltacak rikkat ve hakikati savunacak cesaret ver. Bu ahde sadakatimizi güçlendir; bizi bu ilkeleri yaşayan, yaşatan ve insanlığa taşıyan kullarından eyle. Âmin.

MANİFESTO YEMİNİ: Şahitlik ederiz ki: Adalet olmadan tevhid tamam olmaz; tevhid olmadan insanlık yaşayamaz. İnsan onuru dokunulmazdır; ortak akıl vazgeçilmezdir. Bu ilkelere sadakat göstereceğimize, hakikati insanlığa taşımaya ve tevhid–adalet yükünü ömrümüz boyunca taşımaya Allah adına söz verir, yemin ederiz.