Takvimler üzerinden saf tutarken, zulüm karşısında susmayı meşrulaştıran bir dindarlık, Peygamber’in değil; zihinsel kuşatmanın izinden yürümektedir.
Takvimler değişirken zulüm yerinde duruyorsa, asıl kayıp geçen günler değil; Allah’ın ve Peygamberi’nin omuzlarımıza yüklediği emanetler karşısında körelen vicdandır. Geçen yıldan bu yıla kimler göçüp gitti, gelecek yıla kimler kalır bilinmez; çünkü bu dünyada ebedî kalan yoktur ve ölüm dediğin, dalından kopan kuru bir yaprak kadar yakındır, son durak ise kara topraktır. Bir yılın muhasebesi, neyi kutladığımızla değil; bu ömürden bir yaprak daha düşerken hangi haksızlıkları görmezden geldiğimiz, hangi hakikatleri ertelediğimiz ve ölüme biraz daha yaklaşırken hangi sorumlulukları yerine getiremediğimizle yapılır. Öyleyse bu yıl, ÖNCE VATAN diyerek milletçe birbirimize sarıldığımız; vatanı kalbimiz, adaleti yolumuz, merhameti dilimiz kıldığımız bir yıl olsun.
Müslümanların yılbaşı kutlamaları meselesinin zaman zaman ölçüsüz biçimde büyütülmesi bir yana, bu konuda gösterilen hassasiyetin keşke İslâm’ın özünü doğrudan yaralayan adaletsizlik, adam kayırma, rüşvet, torpil, faiz, ihaleye fesat karıştırma, haksız fiyat uygulamaları, kamu gücünün şahsî menfaatler için kullanılması ve devlet malının israf edilmesi gibi açık hukuksuzluklar karşısında da aynı kararlılıkla ortaya konulmasını temenni ederiz. Zira sembolik meselelerde yüksek sesle itiraz ederken, yapısal ve sistematik haksızlıkları görmezden gelmek; “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” ilkesinin ruhuyla bağdaşmaz. Bu sebeple yeni bir yıla girerken bireylerin, ister topluca ister kendi iç muhasebeleriyle geçen zamanı değerlendirmeleri, kendilerini sorgulamaları ve yeni bir döneme anlam yüklemeleri, medeniyet bilincinden kopuş olarak değil; aksine bilinçli bir farkındalık çabası olarak okunmalıdır. Nitekim bu gecede ya da herhangi bir zaman diliminde haksız ve hukuksuz olan her türlü fiile karşı çıkmak, aklî ve ahlâkî bir sorumluluktur. Bu meseleyi vesile kılarak Müslümanların birbirlerini itham etmesini, dışlayıcı ve kırıcı bir dil üretmesini doğru bulmadığımız gibi; mevcut zaman düzeni içinde yaşanan bir yılın muhasebesini, kendi medeniyet bilincini koruyarak ve meşru bir zeminde anlamlandırma çabasının da din dışılık ithamıyla mahkûm edilmesini isabetli bulmuyoruz. Asıl bütünlük, sembollerde değil; adalet, ahlâk ve sorumluluk ekseninde tutarlı bir duruş sergileyebilmektedir.
Yeni bir yıla girerken tartışılan mesele, basit bir takvim değişikliğinden ibaret değildir. Hicrî mi yoksa Milâdî mi olduğu sorusu; zamanın ay mı güneş mi üzerinden anlamlandırıldığı meselesi, gerçekte çok daha derin bir problemi işaret etmektedir: Medeniyetlerin zamanı nasıl tanımladığı ve bu tanım üzerinden nasıl bir kimlik, aidiyet ve yön bilinci inşa ettiği meselesi. Takvim, nötr bir kronoloji aracı değil; bir toplumun tarih tasavvurunu, kutsal ile seküler arasındaki sınırlarını ve geleceğe dair istikamet duygusunu belirleyen temel sembolik yapılardan biridir. Bu sebeple yeni yıl etrafında yürüyen tartışmalar, yüzeyde kültürel bir tercih gibi görünse de derinlikte zihinsel hâkimiyet, aidiyet ve yön tayini sorunuyla doğrudan ilişkilidir.
Modern dünyada savaşların mahiyeti değişmiş; açık ve cepheli çatışmaların yerini büyük ölçüde zihinsel ve kültürel kuşatma stratejileri almıştır. Sinema, medya, popüler kültür, eğlence ve tüketim pratikleri üzerinden yürütülen bu yeni kuşatma biçimi, toplumların değer dünyasını dönüştürmeyi, kavram setlerini aşındırmayı ve ahlâkî sınırlarını muğlaklaştırmayı hedeflemektedir. Zaman algısı da bu kuşatmanın en sessiz ama en kalıcı araçlarından biridir. Hangi günün “başlangıç” sayılacağı, hangi ritmin hayatın merkezine yerleştirileceği ve hangi takvimin “evrensel” kabul edileceği, yalnızca teknik bir düzenleme değil; medeniyet hiyerarşisinin görünmez ilanıdır.
Bu çerçevede mesele, yılbaşını kutlamak ya da kutlamamak gibi indirgemeci bir tartışmaya hapsedilemez. Asıl soru; hangi zaman dilimi içinde düşündüğümüz, hangi kavramlarla konuştuğumuz ve hangi anlam dünyasına aidiyet kurduğumuzdur. Zira zaman, sadece akıp giden bir ölçü değil; bilinci şekillendiren, yönü tayin eden ve toplumsal hafızayı organize eden kurucu bir unsurdur. Güçlü olan medeniyet, kendi zaman tasavvurunu evrensel norm hâline getirirken; diğerlerini tali, yerel ya da sembolik alana sıkıştırır. Böylece hâkimiyet, zorla değil; alışkanlıklar, ritüeller ve gündelik pratikler üzerinden tesis edilir.
Bu noktada belirleyici olan, Müslüman toplumların bu süreci nasıl okuyacağıdır. Mesele, tepkisel reflekslerle savrulmak değil; kendi zaman anlayışını, kendi tarih bilincini ve kendi medeniyet perspektifini yeniden düşünerek bilinçli bir özne olarak var olabilmektir. Asıl ayrım, bir takvimi kullanıp kullanmamakta değil; zamanı kimin adına, hangi anlam dünyası içinde ve hangi istikamet bilinciyle yaşadığımızda düğümlenmektedir. Bugün sorulması gereken temel soru şudur: Müslümanlar, tarihe yön veren bilinçli bir özne olma iddiasını koruyabilecek mi; yoksa başkalarının belirlediği zaman akışı içinde, yönü tayin edilen edilgen bir kitleye mi dönüşecektir?
1. Zaman Algısının Dönüşümü Ve Takvim Üzerinden Kimlik İnşası
Zaman, toplumsal hafızanın en güçlü kurucu unsurlarından biridir. Bir toplumun hangi takvimi esas aldığı, yalnızca tarihsel olayları sıralama biçimini değil; geçmişle kurduğu ilişkiyi, kutsalı konumlandırma tarzını ve geleceğe dair istikamet bilincini de belirler. Bu yönüyle takvim, teknik bir zaman ölçüm aracından öte; bir medeniyetin kendini nasıl konumlandırdığını gösteren sembolik bir çerçevedir. Hicrî ve Milâdî takvimler arasındaki fark da bu bağlamda basit bir hesaplama meselesi değil, iki ayrı medeniyet tasavvurunun zamanla kurduğu ilişkinin görünür tezahürüdür.
Hicrî takvim, zamanı ibadet, sorumluluk ve ahlâk merkezli bir bilinç etrafında örgütler. Zaman, kutsalla irtibatlıdır; her dilim, insanın Allah, toplum ve kendisiyle ilişkisini yeniden hatırlatan bir anlam taşır. Buna karşılık modern Milâdî zaman anlayışı, ilerleme, üretim ve seküler ritim ekseninde şekillenmiştir. Zaman burada kutsaldan arındırılmış, nicel olarak ölçülen ve verimlilik üzerinden değerlendirilen bir çerçeveye indirgenmiştir. Bu sebeple takvim tercihi, nötr bir kronolojik seçim değil; hangi değer sisteminin hayatın merkezine alındığını gösteren bilinçli ya da bilinçsiz bir medeniyet beyanıdır.
Modernleşme süreçleriyle birlikte Müslüman toplumlarda yaşanan takvim dönüşümü, çoğu zaman teknik bir zorunluluk veya pratik uyum ihtiyacı olarak sunulmuştur. Oysa bu dönüşüm, zamanla kültürel ve zihinsel bir yer değiştirmeye evrilmiştir. Takvimle birlikte yıl başlangıcı algısı, bayram ve kutsal zaman tasavvuru, toplumsal ritimler ve kolektif hafıza yeniden biçimlenmiş; bu durum, medeniyetin kendine özgü zaman bilincinin aşınmasına yol açmıştır. Zamanın anlamdan koparılarak salt nicel bir ölçüye indirgenmesi, bireyin tarih içindeki konumunu da muğlaklaştırmış; insan, yön veren bir özne olmaktan ziyade, akışa eklemlenen bir figüre dönüşmüştür.
Bu çerçevede takvim değişimi, yalnızca idari veya pratik bir düzenleme değil; kimliğin, aidiyetin ve yön duygusunun yeniden kodlandığı daha geniş bir sürecin parçasıdır. Zamanı nasıl yaşadığımız, neyi başlangıç kabul ettiğimiz ve hangi ritimlerle hayatı örgütlediğimiz, nihayetinde hangi medeniyetin içinde durduğumuzu da tayin eder. Dolayısıyla takvim meselesi, görünenden çok daha derin bir şekilde, kimlik inşasının ve zihinsel egemenliğin merkezinde yer almaktadır.
2. Zihinsel Kuşatma, Kültürel Hegemonya Ve Zamanın Sessiz İşgali
Modern dünyada hâkimiyet ilişkileri büyük ölçüde biçim değiştirmiştir. Klasik anlamda savaşlar, sınır ihlalleri ve askerî çatışmalar geri planda kalmış; bunların yerini, çok daha derin ve kalıcı sonuçlar üreten zihinsel ve kültürel kuşatma stratejileri almıştır. Bu yeni hegemonya biçimi, toplumları doğrudan zorlamaktan ziyade, onların düşünme biçimlerini, kavram dünyalarını ve anlam haritalarını dönüştürmeyi hedefler. Zaman algısı ise bu dönüşümün en sessiz ama en etkili araçlarından biridir.
Sinema, medya, popüler kültür, eğlence ve tüketim pratikleri üzerinden işleyen bu kuşatma, sadece davranışları değil; neyin “normal”, neyin “evrensel” ve neyin “kaçınılmaz” kabul edileceğini de belirler. Hangi günlerin kutlanacağı, hangi başlangıçların merkeze alınacağı ve hangi takvimin hayatın doğal ritmi sayılacağı, bu bağlamda masum tercihler olmaktan çıkar. Zamanın ritmi, medeniyetin diline dönüşür; bu dili belirleyen güç, aynı zamanda düşüncenin sınırlarını da tayin eder.
Kültürel hegemonya, en etkili hâlini tam da burada gösterir: Dayatma, yasak ya da açık baskı yoluyla değil; alışkanlıklar, gündelik pratikler ve sembolik kabuller üzerinden işler. İnsanlar, hangi zaman dilimi içinde yaşadıklarını sorgulamadan içselleştirir; böylece başkasının kurduğu zaman düzeni, “doğal” ve “evrensel” bir gerçeklik gibi algılanmaya başlar. Bu noktada takvim, sadece zamanı gösteren bir araç değil; zihinsel hâkimiyetin görünmez haritasına dönüşür.
Müslüman toplumların modernleşme sürecinde yaşadığı temel kırılmalardan biri de tam olarak burada ortaya çıkar. Kendi medeniyetinin zaman tasavvurunu tali, geleneksel ya da nostaljik bir unsur olarak görmeye başlayan toplum, farkında olmadan kendi tarih bilinciyle arasına mesafe koyar. Zaman, anlam üretmekten çıkar; yalnızca tüketilen, planlanan ve verimliliği ölçülen bir niceliğe indirgenir. Bu indirgeme, insanın kendisini tarih içinde konumlandırma imkânını zayıflatır; birey, yön veren bir özne olmaktan çok, küresel akışa uyum sağlayan edilgen bir unsura dönüşür.
Bu nedenle mesele, yılbaşı gibi belirli semboller etrafında verilen tepkilerden ibaret değildir. Asıl mesele, bu sembollerin arkasındaki anlam dünyasının farkında olunup olunmadığıdır. Zihinsel kuşatma, en çok da sorgulanmadığında derinleşir. Zamanı kimin tanımladığı, hangi ritmin hayatı belirlediği ve hangi takvimin “asıl” kabul edildiği soruları sorulmadıkça, kültürel hegemonya görünmezliğini korur ve etkisini artırır. Bu bağlamda takvim meselesi, medeniyetlerin sessiz mücadelesinin merkezinde yer alır. Zamanı kontrol eden, yalnızca günü ve yılı değil; hafızayı, yön duygusunu ve geleceğe dair tasavvuru da kontrol eder. Müslüman toplumlar açısından esas sorun, bu kontrolün farkında olup olmamak değil; buna karşı nasıl bir bilinç ve istikamet geliştirileceğidir.
3. Tepkisel Refleksler Değil, Medeniyet Bilinci: Özne Kalabilmenin İmkânı
Zihinsel ve kültürel kuşatma karşısında en yaygın tepki biçimi, çoğu zaman savunmacı ve tepkisel reflekslerdir. Belirli semboller üzerinden yükselen sert söylemler, anlık bir farkındalık üretse de kalıcı bir medeniyet bilinci inşa etmeye yetmez. Oysa mesele, bir takvime itiraz etmekten ya da belirli ritüellere mesafe koymaktan ibaret değildir. Asıl ihtiyaç, zamanla kurulan ilişkinin yeniden düşünülmesi ve bu ilişkinin hangi değer sistemi üzerine oturduğunun açık biçimde idrak edilmesidir.
Medeniyet bilinci, yasaklayıcı bir dil veya dışlayıcı bir tavırla değil; anlam üretme kapasitesiyle güç kazanır. Kendi zaman tasavvurunu savunmak, başkasının zaman düzenini bütünüyle reddetmek anlamına gelmez. Asıl mesele, hangi zaman algısının hayatı nasıl örgütlediğini bilmek ve bu bilinci diri tutmaktır. Tepkisel refleksler, çoğu zaman gündemi belirlenen bir konum üretirken; medeniyet bilinci, gündem kuran bir öznelik gerektirir. Bu fark, edilgenlikle yön vericilik arasındaki temel ayrımı oluşturur.
Müslüman toplumlar açısından özne kalabilmenin yolu, modern dünyanın dayattığı ritimlere körü körüne eklemlenmekten de, nostaljik bir kapanmaya savrulmaktan da geçmez. Asıl yol, kendi tarih bilincini, zaman tasavvurunu ve değer merkezli ritmini çağın gerçekliği içinde yeniden düşünmekten geçer. Hicrî zaman algısı, yalnızca ibadet takvimine indirgenmiş bir hatırlatma değil; hayatı anlam, sorumluluk ve ahlâk ekseninde örgütleyen bütüncül bir perspektif olarak yeniden ele alınmadıkça, sembolik bir referans olmaktan öteye geçemez.
Bu bağlamda özne olmak, geçmişi romantize etmek değil; geçmişten süzülen ilkeleri bugünün şartları içinde yeniden üretmektir. Zamanı yeniden anlamlandırmak, takvimi hayatın merkezine almak değil; hayatı anlamın merkezine yerleştirecek bir zaman bilinci geliştirmektir. Ancak bu şekilde Müslüman toplumlar, küresel akış içinde savrulan bir kitle olmaktan çıkarak, yön tayin edebilen bir medeniyet öznesi olma iddiasını koruyabilir.
Sonuç: Takvim Tartışmasını Aşmak Ve Zamanı Yeniden Düşünme Sorumluluğu
Takvim etrafında yürüyen tartışmalar, çoğu zaman sembollere sıkışmakta; asıl mesele gözden kaçırılmaktadır. Oysa mesele, hangi günün yılbaşı olduğu değil; hangi zaman anlayışının hayatı kuşattığıdır. Zaman, sadece ölçülen bir akış değil; kimliğin, hafızanın ve yön bilincinin inşa edildiği kurucu bir zemindir. Bu zemin üzerinde kimin söz sahibi olduğu sorusu, medeniyet mücadelesinin en temel sorularından biridir.
Modern dünyanın sunduğu zaman rejimi, kendisini “evrensel” ve “kaçınılmaz” olarak dayatırken; alternatif zaman tasavvurlarını tali, yerel ya da sembolik alanlara hapsetmektedir. Bu durum karşısında Müslüman toplumlar için asıl risk, farkında olmadan başkasının zamanını yaşamak ve bunu doğal bir gerçeklik olarak içselleştirmektir. Böyle bir içselleştirme, yalnızca ritimleri değil; düşünme biçimlerini, değer yargılarını ve geleceğe dair beklentileri de dönüştürür.
Bu nedenle yapılması gereken, takvim tartışmasını aşarak zaman meselesini yeniden düşünmektir. Zamanı kimin adına, hangi anlam dünyası içinde ve hangi istikamet bilinciyle yaşadığımız sorusu, yüzeysel polemiklerin çok ötesinde bir öneme sahiptir. Müslümanlar için esas mesele, belirli semboller üzerinden konum almak değil; zamanı anlam, sorumluluk ve ahlâk merkezli bir bilinçle yeniden inşa edebilmektir.
Son kertede belirleyici olan şudur: Müslüman toplumlar, tarihin akışına eklemlenen edilgen bir kitle mi olacak; yoksa zamanı anlamlandıran, yön tayin eden ve tarihe müdahil olan bilinçli bir özne olma iddiasını sürdürebilecek mi? Takvim meselesi, tam da bu sorunun etrafında düğümlenmektedir. Çünkü zamanı kim tanımlıyorsa, yönü de büyük ölçüde o tayin etmektedir.