Kadınların hayız ve nifas hâllerinde oruç tutup tutamayacakları ile bu dönemlerde farz olan ziyaret tavafını yerine getirip getiremeyecekleri meselesi, fıkıh tarihinde hükmü en net alanlardan biri olmasına rağmen, modern dönemde ibadet–eşitlik–kolaylık söylemleri etrafında yeniden tartışmaya açılmaktadır.
Nass, İcmâ ve Zaruret İlkesi Arasında Klasik ve Modern Bir Değerlendirme
Klasik fıkıh geleneğinde bu konuda ihtilaf değil ittifak bulunurken, güncel yorumların çoğu nassların lafzından ziyade algısal ve sosyolojik gerekçelere dayanmaktadır. Oysa bu mesele, sadece “kolaylık” veya “bedensel durum” tartışması değil; ibadetin mahiyeti, hükmî temizlik, eda şartı ve nasların bağlayıcılığı ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma, kadınların özel hâllerinde oruç ve tavaf meselesini klasik icmâ çizgisi ile modern zaruret söylemi arasındaki sınırı açık biçimde ortaya koymayı ve sahih bir usûl zeminine oturtmayı amaçlamaktadır.
1. Kadınların Özel Hallerinde Oruç Tutması Meselesinin Fıkhî Konumu
Kadınların hayız ve nifas hâllerinde oruç tutamayacakları hususu, fıkıh tarihinde icmâ ile sabit kabul edilen meselelerdendir. Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinin tamamı, bu hâllerde tutulan orucun geçersiz olduğunu ve bunun haram kapsamında değerlendirildiğini açıkça ifade etmiştir. Dikkat çekici olan husus şudur ki; fıkıh tarihinde hemen her meselede farklı görüşler ve bunları savunan müctehidler bulunmasına rağmen, kadınların özel hâllerinde oruç tutabileceklerine dair sahih bir ictihada rastlanmamaktadır. Bu durum, meselenin ferʿî değil, temel ibadet hukuku ilkeleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bu hükmün temel dayanağı, Hz. Âişe’den rivayet edilen ve sahih kaynaklarda yer alan şu hadistir: “Biz hayızlı iken namaz kılmaz ve oruç tutmazdık; yalnızca oruçları kaza etmekle emrolunurduk.” (Buhârî, Hayz, 20; Müslim, Hayz, 69). Bu rivayet, sadece bireysel bir uygulamayı değil, sahabe kadınlarının ortak pratiğini ve Hz. Peygamber’in açık yönlendirmesini yansıtmaktadır. Dolayısıyla burada söz konusu olan husus, kişisel tercih veya bedensel güç meselesi değil; şer‘î bir yasaktır.
2. “Hasta” Kıyasının Usûlî Sorunları ve Modern Yorumların Açmazı
Günümüzde bazı yaklaşımlar, hayız hâlini “hastalık” kapsamında değerlendirerek Bakara sûresi 185. ayette yer alan “Hasta olanınız sayısınca başka günlerde tutsun” hükmünü bu duruma teşmil etmeye çalışmaktadır. Ancak bu yorum, usûl-i fıkıh açısından ciddi problemler içermektedir. Zira hayız, fıkhî literatürde maraz (hastalık) değil; hükmî bir hâl olarak tanımlanmıştır. Hastalıkta ruhsat, orucun kişiye ilave meşakkat doğurması sebebine dayanırken; hayızda yasak, bizzat hâlin kendisine bağlıdır.
Bu ayrımın en açık göstergesi, müstehâze (özür kanaması olan) kadının oruç tutabilmesi; buna karşılık hayızlı kadının tutamamasıdır. Eğer mesele salt bedensel rahatsızlık olsaydı, müstehâzenin öncelikle hasta kabul edilmesi gerekirdi. Oysa Hz. Peygamber, müstehâze kadına oruç ve namaz ruhsatı tanımamış; yalnızca temizlikle ilgili düzenlemeler getirmiştir. Bu durum, hayız yasağının rahatsızlık değil, ibadet hukuku kaynaklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
3. Oruçta Kaza Hükmünün Yanlış Okunması Meselesi
Modern yorumlarda sıkça dile getirilen bir diğer argüman, hayızlı kadının orucu kazaya bırakmasının, aslında bu dönemde oruç tutabileceğinin göstergesi olduğu iddiasıdır. Oysa fıkıh usûlünde kaza, ibadetin eda edilememesinin değil; eda edilmesinin yasaklanmasının sonucu olabilir. Nitekim namazda kaza yükümlülüğü doğmazken, oruçta kaza yükümlülüğünün bulunması, ibadetlerin mahiyet farkından kaynaklanmaktadır. Burada kaza, bir “telafi” değil; ibadet borcunun daha sonra yerine getirilmesi emridir. Dolayısıyla “kaza varsa eda da mümkündür” şeklindeki çıkarım, usûl mantığı açısından isabetsizdir. Aksine, kaza emri, bu hâlde edanın geçersiz olduğunun açık göstergesidir.
4. Kadınların Özel Hallerinde Tavaf Meselesi: Klasik Çoğunluk ve Zaruret Tartışması
Kadınların özel hallerinde ziyaret tavafı yapıp yapamayacakları meselesi, oruç konusuna kıyasla daha karmaşık bir görünüm arz etmektedir. Bunun temel sebebi, tavafta hükmî temizlik şartının farz mı yoksa vacip mi olduğu yönündeki ihtilaftır. Hanefî mezhebine göre tavafta hükmî temizlik vacip, cumhûra göre ise farztır. Bu usûlî ayrım, pratik hükümlerde ciddi farklılıklara yol açmaktadır.
Hanefîler, “Sonra Beyt-i Atîk’i tavaf etsinler” (Hac, 22/29) ayetindeki emrin mutlak oluşunu esas alarak, temizliğin ayetle farz kılınmadığını; bu şartın haber-i vâhidle sabit olduğunu belirtmişlerdir. Bu nedenle hayızlı kadının tavaf yapması hâlinde haccın sahih olacağını, ancak vacip terk edildiği için kurban cezası gerekeceğini ifade etmişlerdir. Bu yaklaşım, özellikle bekleme veya geri dönme imkânı olmayan kadınlar için pratik bir çıkış yolu sunmaktadır.
5. İbn Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’de Zaruret Merkezli Yaklaşım
İbn Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim, klasik çoğunluğun çizgisini korumakla birlikte, zaruret hâllerinde hayızlı kadının ziyaret tavafını yapabileceğini savunmuşlardır. Onlara göre tavafta hükmî temizlik şartı, namazdaki örtünme şartına benzer; normal şartlarda bağlayıcı olmakla birlikte, zaruret hâlinde ibadeti bütünüyle düşürücü bir unsur olarak değerlendirilmez (İbn Teymiyye, Mecmûʿu’l-fetâvâ, XXVI, 189-193). İbnü’l-Kayyim ise bu yaklaşımı şu usûlî ilkeyle temellendirir: “Şart, imkân dâhilindeyse şarttır; imkân ortadan kalktığında şart da düşer.” Bu ilke çerçevesinde, hayızlı kadının tavaf yapmadan Mekke’den ayrılmasının zorunlu olduğu durumlarda, ibadetin bütünüyle iptal edilmesinin şeriatın maksatlarıyla bağdaşmayacağını ifade eder (İbnü’l-Kayyim, Zâdü’l-Meʿâd fî Hedyi Ḫayri’l-ʿİbâd, II, 303-307).
Bu yaklaşım, modern dönemde özellikle ömürde bir kez hac yapabilme imkânı bulunan kadınların yaşadığı fiilî sıkıntılar açısından güçlü bir içtihat zemini sunmaktadır. Ancak bu görüş, oruç meselesine kıyas edilemez; zira burada söz konusu olan şey, ibadetin bütünüyle düşmesi değil, eda şartının zaruret sebebiyle esnetilmesidir.
SONUÇ: Kadınların özel hallerinde oruç ve tavaf meselesi, yüzeysel eşitlik veya kolaylık söylemleriyle ele alınamayacak kadar derin bir ibadet hukuku problemidir. Oruç konusunda klasik fıkıh geleneğinde icmâ ile sabit bir yasak söz konusu olup, bu alan modern yoruma kapalıdır. Buna karşılık tavaf meselesi, zaruret ilkesinin işletilebildiği sınırlı bir içtihat alanı sunmaktadır. Bu ayrımın gözetilmemesi, hem nassların bağlayıcılığını zedelemekte hem de fıkhî tutarlılığı ortadan kaldırmaktadır. Sağlıklı bir yaklaşım, oruçta nass ve icmâyı muhafaza eden, tavafta ise zarureti istisna olarak tanıyan dengeli bir usûl perspektifini esas almalıdır.
Kadınların özel hâllerine ilişkin ibadet hükümleri de, tıpkı kurban ibadetinde olduğu gibi, bireysel kanaat ve dağınık içtihatlarla değil, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat usûlünün gerektirdiği ortak akıl ve hukuk birliği çerçevesinde ele alınmalıdır. Zira bu tür meselelerde farklı bireysel görüşlerin fetva düzeyine taşınması, bayramda, ibadette ve kulluk düzeninde birlik sağlaması gereken Müslümanlar arasında ihtilaf, fitne ve hatta husumet doğurabilmekte; bu durum ibadetlerin birleştirici ve kuşatıcı ruhunu zedelemektedir. İslâm hukuk tarihinde Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ictihadî çoğulculuk, hiçbir zaman başıboş bireysel yorumlar şeklinde anlaşılmamış; bilakis ehliyet, ilim ve temsil gücü olan âlimlerin ortak kanaati esas alınmıştır. Bu itibarla kadınların hayız ve nifas hâllerinde namaz, oruç ve tavaf gibi ibadetleri yerine getirip getiremeyecekleri meselesi, “التكليف”, “الأهلية”, “الحكم التكليفي” ve “الحكم الوضعي” ayrımı çerçevesinde derin usûlî analizlere tâbi tutulmalı; ortaya konulacak bağlayıcı değerlendirme, Din İşleri Yüksek Kurulu gibi ilmî ehliyete ve kurumsal meşruiyete sahip üst heyetlerin ortak kararıyla belirlenmelidir. Aksi hâlde her kafadan bir sesin çıktığı, ibadetlerde hukuk birliğinin sarsıldığı ve toplumsal tevhidin zedelendiği bir tablo kaçınılmaz hâle gelir ki, Ehl-i sünnet geleneği bu durumu sahih bir yöntem olarak kabul etmemiştir. Bu sebeple bireysel içtihatlar sahiplerini bağlamakla sınırlı kalmalı; toplumu ve ibadet düzenini ilgilendiren fetvalarda ise devlet terbiyesi, kurumsal otorite ve ortak akıl esas alınmalıdır.