Ramazan ayının başlangıcı ve sona ermesi, İslâm ibadet hayatında yalnızca takvimsel bir mesele değil; ibadetin sahihliği, ümmet bilinci ve dinî otoritenin bağlayıcılığı ile doğrudan ilişkili bir konudur.
Ru’yet, Hesap ve Ümmet Birliği Arasında Usûlî Bir Değerlendirme
Hilâlin görülmesi meselesi, klasik fıkıh literatüründe uzun süre ru’yet merkezli bir çerçevede ele alınmış; modern dönemde ise astronomi biliminin kesin verileri ışığında yeniden tartışmaya açılmıştır. Bu tartışma, gerçekte “hilâli gözle mi yoksa hesapla mı tespit edeceğiz?” sorusundan öte, nasların maksadı, yöntemin bağlayıcılığı ve dinî birlik ihtiyacı problemine dayanmaktadır. Zira ihtilafın sürmesi, ibadetin ruhunu beslemek yerine, her yıl Ramazan ve bayram öncesinde zihnî ve toplumsal bir karmaşaya yol açmaktadır. Bu çalışma, hilâlin tespitini ru’yet–hesap ikiliğine indirgemeden, usûl-i fıkıh ve makāsıd perspektifinden bütüncül bir değerlendirmeye tâbi tutmayı amaçlamaktadır.
1. Ru’yet-i Hilâl Kavramı ve Nassların Çerçevesi
Kamerî ayların başlangıcını tespit etmek için kullanılan ru’yet-i hilâl kavramı, kelime olarak hilâlin görülmesi anlamına gelmektedir. Ramazan orucuna başlanılması ve Ramazan Bayramı’nın ilanı, Hz. Peygamber’in açık beyanıyla hilâlin görülmesine bağlanmıştır: “Hilâli görünce oruca başlayınız ve hilâli görünce bayram ediniz; hava bulutlu olursa ayı otuza tamamlayınız.” (Buhârî, Savm, 5, 11; Müslim, Sıyâm, 3–10).
Bu hadis, klasik fıkıh literatüründe ru’yetin meşru tespit yöntemi olduğunu göstermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, nassın maksadının mı yoksa yönteminin mi bağlayıcı olduğudur. Zira nass, hilâlin “nasıl” görüleceğini değil, ay başlangıcının kesin biçimde tespit edilmesini hedeflemektedir. Klasik fakihlerin çoğu, yaşadıkları dönemin bilgi ve imkânları sebebiyle bu kesinliği gözle görme yoluyla sağlamışlardır.
2. Hilâlin Görüleceği Vakit ve Gündüz Görülen Hilâlin Hükmü
Fıkıh âlimlerinin çoğunluğuna göre hilâlin, güneş battıktan sonra görülmesi esas alınır. Zira hilâl, ayın ilk gecesinde son derece ince ve kısa süreli olarak görünür; gündüz görülen ay ise genellikle bir sonraki güne aittir. Bu nedenle hilâlin gece görülmesi, kameri ayın başlangıcı için ayırt edici bir ölçüt kabul edilmiştir.
Bu noktada Hanefî mezhebi içerisinde dahi ihtilaf bulunduğu görülmektedir. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, gündüz görülen hilâl, ister zevâlden önce ister sonra görülsün, ertesi güne aittir ve o gün için oruca veya bayrama esas alınmaz. Ebû Yusuf ise zevâlden önce görülen hilâlin önceki geceye ait olduğu görüşünü benimseyerek, bununla Ramazan’ın başlayabileceğini kabul etmiştir. Cumhûr ise yalnızca gece görülen hilâli esas alarak, gündüz ru’yetini hükme bağlamamıştır.Bu ihtilaf, hilâlin tespitinde zaman unsurunun, en az yöntem kadar önemli olduğunu göstermektedir.
3. Hilâlin Tespitinde Şahitlik ve Otorite Meselesi
Klasik fıkıhta Ramazan hilâlinin tespiti, şahitlik müessesesi üzerinden şekillenmiştir. Hava kapalı olduğunda, âkil, bâliğ ve adil bir Müslümanın şahitliği Ramazan’ın başlaması için yeterli görülmüş; havanın açık olduğu durumlarda ise yaygın bir görme aranmıştır. Ramazan dışındaki ayların başlangıcı için ise en az iki kişinin şahitliği gerekli kabul edilmiştir.Bu yaklaşım, bireysel gözlem ile toplumsal bağlayıcılık arasındaki dengeyi sağlamaya yöneliktir. Nitekim fıkıh kitaplarında “oruca hâkimin (otoritenin) kararıyla başlama” ilkesi ayrıntılı biçimde ele alınmış ve bu kararın ihtilafları sona erdirici bir işlev gördüğü kabul edilmiştir. Buradan hareketle hilâl meselesi, bireysel takva meselesi olmaktan ziyade, kamusal bir ibadet düzeni olarak değerlendirilmiştir.
4. İhtilâfu’l-Metâli Meselesi ve Ümmet Birliği Sorunu
Hilâlin farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda görülmesi, fıkıhta ihtilâfu’l-metâli olarak adlandırılmıştır. Klasik literatürde bu konuda iki ana yaklaşım ortaya çıkmıştır. Çoğunluk, ihtilâfu’l-metâlin dikkate alınmayacağını; bir yerde görülen hilâlin diğer bölgeler için de bağlayıcı olacağını savunmuştur. Bu görüş, ümmetin ibadet birliğini öncelemektedir.
Şâfiî mezhebi ise namaz vakitlerine kıyas yaparak, her bölgenin kendi ru’yetini esas alabileceğini ileri sürmüştür. Ancak bu yaklaşım, günümüz iletişim imkânları dikkate alındığında pratikte parçalanmış bir ibadet takvimi doğurmakta; Ramazan ve bayram günlerinde küresel ölçekte ciddi bir dağınıklığa yol açmaktadır. Tarihsel süreçte Müslümanların aynı gün oruca başlamamış olması, bu ihtilafın doğal olduğunu göstermekle birlikte, bunun ideal olduğu anlamına gelmemektedir.
5. Astronomi Biliminin Verileri ve Ru’yetin Yeniden Yorumu
Klasik fıkıh kitaplarında müneccim ve muvakkitlerin hesaplarına itibar edilmemesi, dönemin bilgi seviyesinin kesinlik üretmeye elverişli olmamasıyla doğrudan ilişkilidir. Hz. Peygamber’in “Biz ümmi bir toplumuz; hesap ve yazı bilmeyiz” hadisi (Buhârî, Savm, 11), yöntemin değil, dönemin imkânlarının tasviridir. Bu hadisten, “hesap haramdır” şeklinde mutlak bir sonuç çıkarmak usûl açısından isabetli değildir.Modern astronomi, ayın doğuşunu, konumunu ve çıplak gözle görülüp görülemeyeceğini kesin ve denetlenebilir verilerle ortaya koyabilmektedir. Üstelik bu veriler, hilâlin fiilen görülmesini esas almakta; hayalî veya teorik bir ay başlangıcı üretmemektedir. Bu yönüyle astronomik hesap, ru’yetin alternatifi değil; ru’yeti önceden kesinleştiren bir araç konumundadır.
6. Güncel Durum, Karmaşa ve Kurumsal Karar İhtiyacı
Her yıl Ramazan ve bayram öncesinde yaşanan görüş ayrılıkları, Müslüman toplumlarda manevî atmosferi zedeleyen, dinî güveni sarsan ve kamuoyunda dinî otorite tartışmalarını besleyen bir hâl almaktadır. Oysa fıkıh geleneği, bu tür ihtilafların çözümünde merkezî kararın bağlayıcılığını kabul etmiştir.Hilâlin astronomik verilerle tespit edilmesi ve bu tespitin yetkili dinî kurumlar tarafından ilan edilmesi, hem nassların maksadına uygun hem de ümmetin birlik ihtiyacını karşılayan bir çözüm sunmaktadır. Bu yaklaşım, ru’yeti ortadan kaldırmak değil; ru’yetin amacını güvence altına almak anlamına gelmektedir.
SONUÇ: Ramazan hilâlinin görülmesi meselesi, şekil–maksat, yöntem–gaye ayrımının en net biçimde ortaya çıktığı fıkhî konulardan biridir. Nasslar, ay başlangıcının kesin biçimde tespit edilmesini hedeflemekte; yöntemi ise dönemin imkânlarına bırakmaktadır. Günümüz şartlarında astronomi biliminin sağladığı kesinlik, ru’yetin maksadını daha güçlü biçimde gerçekleştirmektedir. Bu sebeple sahih ve dengeli yaklaşım, bilimsel verilerle desteklenen kurumsal tespiti esas almak, bireysel ve parçalı uygulamalar yerine ümmet birliğini güçlendiren bağlayıcı bir karar mekanizmasını işletmektir.
Ramazan hilâlinin tespiti konusunda Müslümanların teknik ve teknolojik imkânlara mı yoksa Hz. Peygamber’in “Ayı görünce oruç tutun, ayı görünce orucunuzu bozun” buyruğuna dayanan ru’yet merkezli rivayetlere mi öncelik vereceği meselesi, klasik fıkıh literatüründe ictihadî bir alan olarak ele alınmış olmakla birlikte, modern dönemde ibadetlerde birlik sağlanamamasına yol açan ciddi bir toplumsal probleme dönüşmüştür. Nitekim bu konuda ortak bir yöntemin benimsenememesi sebebiyle Müslümanlar, Ramazan ve Kurban bayramlarını çoğu zaman aynı gün idrak edememiş; bu durum sevinç ve bayramlaşma günlerinde dahi ayrışma, gönül kırıklığı ve zaman zaman fitne ve fesada varan tartışmalar doğurmuştur. Oysa ibadetlerin ferdî boyutu kadar toplumsal ve birleştirici bir ruhu da bulunmaktadır ve bu ruhun korunması, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat geleneğinde büyük önem taşır. Bu sebeple hilâlin tespiti gibi bütün toplumu ilgilendiren ve ibadetlerde hukuk birliğini doğrudan etkileyen meselelerde, bireysel ictihadlar ilmî değer taşısa ve sahiplerini bağlasa da, bağlayıcı fetva olarak esas alınması gereken görüş, Din İşleri Yüksek Kurulu gibi yetkili ve ehil üst kurulların ortak akılla vereceği kararlardır. Farklı düşünenlerin dışlanması veya itham edilmesi asla söz konusu olmamakla birlikte, ibadetlerde birlik, tevhidî ruhun korunması ve ümmet bilincinin tahkimi, dağınıklık ve ihtilaftan çok daha öncelikli bir değerdir; zira Hz. Peygamber’den sonra ümmete miras kalan yöntem, ihtilafı çoğaltmak değil, ortak akıl ve cemaat bilinciyle doğruyu birlikte aramaktır.