Kur’ân, toplumların kaderini belirleyen hakikatleri çoğu zaman uzun izahlarla değil; kısa, kesin ve sarsıcı cümlelerle ilan eder. Bu cümleler, yalnızca bireyin vicdanına değil; medeniyetlerin yönüne, iktidarın ahlâkına, toplumsal hafızanın adaletine hitap eder.
“فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ”: Kur’ân’ın Topluma Yönelttiği İstikamet Sorgusu
İnsanlık bugün hız, güç ve imkân bakımından tarihin en yüksek eşiğinde dururken, Kur’ân onun önüne tek bir soru koyar:“فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ” – “Peki nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr 81/26). Bu soru, bir yol tarifi değil; bir istikamet muhasebesidir. Çünkü Kur’ân’a göre asıl tehlike yolda olmamak değil, yanlış yöne doğru emin adımlarla yürümektir.
Bu istikamet kaybının toplumsal sonucu da Kur’ân’da açık bir hüküm hâlinde gelir: “إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ” – “Şüphesiz insan hüsrandadır.” (Asr 103/2). Hüsran, Kur’ân dilinde ani bir çöküş değil; zaman içinde meşrulaştırılan, normalize edilen ve sonunda kaçınılmazlaşan sessiz bir kayıp düzenidir. İnsan kazanıyor zannederken kaybeder; büyüdüğünü düşünürken anlamdan küçülür; ilerlediğini sanırken insanlığından uzaklaşır (Asr 103/2–3). Bu yüzden Kur’ân’ın “hüsran” tespiti, yalnızca bireysel günahlara değil; yanlış yönlü ilerleme anlatılarına yöneltilmiş evrensel bir teşhistir.
Kur’ân, bu teşhisi tarihin işleyişiyle de temellendirir ve hiçbir gücün mutlaklaştırılamayacağını bildirir:
“وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” – “O günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân 3/140).
Böylece ilerlemeyi doğrusal ve garantili bir yükseliş çizgisi olmaktan çıkarır; gücü ve hâkimiyeti ahlâkî sınanmanın nesnesi hâline getirir. Dün galip olanın bugün mağlup olabilmesi, tarihin rastgeleliği değil; yön kaybının toplumsal bedelidir (Âl-i İmrân 3/140).
Kur’ân’ın topluma hitabındaki en keskin vurgulardan biri ise masumiyet üzerinden gelir:
“بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ” – “Hangi günahından dolayı öldürüldü?” (Tekvîr 81/9). Bu soru, yalnızca tarihsel bir vahşetin kaydı değildir; her çağda düzen, refah, güvenlik ve çıkar adına kurban edilen masumların hesabını gündeme taşıyan evrensel vicdan sorgusudur. Kur’ân, zulmü tartışmaya açmaz; zulmü meşrulaştıran bütün gerekçeleri iptal eder (Tekvîr 81/9).
Ve bu hesap, insanlık unutsa bile unutulmaz:“وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا” – “Senin Rabbin unutkan değildir.” (Meryem 19/64).Bu ayet, tarihin üzerini örten bütün “unutma” siyasetlerini hükümsüz kılar; adaletin yalnızca kurumlara değil, ilâhî hafızaya da dayandığını bildirir (Meryem 19/64). Böylece zulüm için zaman aşımı, mazlum için sahipsizlik iddiası ortadan kalkar.
Kur’ân, toplumsal dönüşümü de dışsal sloganlara değil, içsel yenilenmeye bağlayarak yön problemini çözümün merkezine yerleştirir:“إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ” – “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d 13/11).Bu ilke, çöküşün ve dirilişin anahtarının, kurumların kabuğunda değil; zihin, ahlâk ve değer merkezinde olduğunu ilan eder (Ra‘d 13/11).
Nihayet Kur’ân, toplumsal düzenin omurgasını tek bir emirle sabitler:
“وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ” – “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin.” (Nisâ 4/58). Bu emir, iktidarı sınırlayan, hukuku ahlâkla bağlayan ve toplumun istikametini koruyan kurucu adalet ilkesidir (Nisâ 4/58). Bu makale, Kur’ân’ın topluma hitap eden bu yedi cümlesini merkeze alarak, modern insanlığın yön kaybını; hüsranın toplumsal anatomisini; gücün döngüselliğini; masumiyetin hesabını; ilâhî hafızanın adaletini; içsel dönüşüm yasasını ve adaletin kurucu rolünü yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır. Çünkü Kur’ân’a göre mesele daha hızlı gitmek değil; doğru yöne gitmektir: “فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ” (Tekvîr 81/26).
Bu istikamet sorgusu, Kur’ân’da yalnızca yön tayiniyle sınırlı kalmaz; o yönde kalabilme sorumluluğunu da beraberinde getirir. Zira doğruyu bulmak kadar, doğruyu emre sadakatle taşımak da ayrı bir imtihandır. Nitekim Kur’ân, yönü gösterdikten sonra insanı daha ağır bir yükle baş başa bırakır:
“فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ” – “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd 11/112). Bu hitap, istikametin bir anlık tercih değil; ömür boyu süren, taviz kabul etmeyen bir sebat ahlâkı olduğunu ilan eder.
1. Yön ve İstikamet: “فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ” (Tekvîr 81/26)
Kur’ân’ın topluma yönelttiği en temel ve en sarsıcı soru, Tekvîr Sûresinin sonunda tek bir cümleyle dile getirilir:“فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ” – “Peki nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr 81/26). Bu ifade, basit bir hitap değil; medeniyetlerin yürüyüşünü durdurup yönünü sorgulayan kurucu bir muhasebe sorusudur. Ayet, insanın nerede bulunduğunu değil; hangi istikamete doğru aktığını merkeze alır. Tekvîr Sûresi’nin bağlamı bu sorunun ağırlığını daha da artırır. Sûrede, vahyin güvenilirliği, kaynağının melekî oluşu ve mesajın apaçıklığı ortaya konulduktan sonra bu soru yöneltilir (Tekvîr 81/19–25). Yani Kur’ân, hakikatin bilinmediğini değil; bilinen hakikatten bilinçli bir sapmayı sorgular. Bu nedenle problem cehalet değil; tercih edilen yöndür.
“Gitmek” fiili Kur’ân dilinde yalnızca fiziksel hareketi ifade etmez. Aksine, insanın değer dünyasını, ahlâkî pusulasını ve zihinsel merkezini gösterir. İnsan neyi merkeze alıyorsa, fiilen oraya doğru gitmektedir. Gücü merkeze alan güç istikametine, menfaati merkeze alan çıkar istikametine, hazzı merkeze alan nefsin sürüklediği yöne yürür. Bu ayet, hızın kendisini değil; hızın hangi merkeze bağlı olduğunu sorgular (Tekvîr 81/26).
Bu soru, bireysel olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir içerik taşır. Zira toplumlar da bireyler gibi hareket hâlindedir; büyür, kurumsallaşır, güç üretir ve tarih sahnesinde ilerler. Ancak Kur’ân’a göre bu hareketlilik tek başına bir değer değildir. İstikameti olmayan ilerleme, daha büyük bir çöküşü yalnızca erteleyen bir süreçtir. Bu nedenle Kur’ân, ilerlemeyi nicelikle değil; ahlâkî yönle ölçer. Modern çağ bu ayetin en belirgin muhatabıdır. Teknoloji, ekonomi ve siyaset alanlarında eşi görülmemiş bir hız yakalanmış; fakat bu hız, adalet, merhamet ve hakikatle kayıt altına alınmamıştır. Kur’ân’ın sorusu tam bu noktada bütün başarı anlatılarını askıya alır: Bu gidiş nereye? Daha müreffeh bir insanlığa mı, yoksa daha güçlü ama daha vicdansız bir dünyaya mı? (Tekvîr 81/26). Bu bağlamda Tekvîr 81/26, Kur’ân’ın topluma yönelttiği ilk eşik sorudur. Diğer bütün uyarılar, hükümler ve toplumsal ilkeler bu sorunun etrafında şekillenir. Çünkü Kur’ân’a göre istikamet düzeltilmeden ne büyüme kurtuluş getirir ne de güç adalet üretir. Yol çok olabilir; fakat doğru yön bir tanedir.
2. Toplumsal Kayıp ve Çöküş: “إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ” (Asr 103/2)
Kur’ân, insanlık tarihine dair en kapsamlı toplumsal teşhisini Asr Sûresinde tek bir cümleyle ortaya koyar:“إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ” – “Şüphesiz insan hüsrandadır.” (Asr 103/2).Bu hüküm, belirli bir çağın veya toplumun eleştirisi değil; istikametini kaybetmiş insanlığın ortak akıbetine dair evrensel bir tespittir.Ayetin dil yapısı, bu tespitin ağırlığını açıkça gösterir. “İnne” ile başlayan vurgu ve “lefi” ile pekiştirilen ifade, hüsranın tali bir ihtimal değil; yanlış yönlü yürüyüşün tabii sonucu olduğunu bildirir. Kur’ân burada insanı tek tek suçlamaz; fakat insanın toplumsal seyrini hükme bağlar. Yani mesele bireysel günahların toplamı değil; yanlış istikametle kurulan bir hayat düzenidir (Asr 103/2).
“Hüsran” kavramı Kur’ân’da ani bir yıkımı değil; zaman içinde biriken, fark edilmeden derinleşen kaybı ifade eder. Ticarî bir dilin tercih edilmesi bilinçlidir: İnsan sermaye biriktirdiğini zannederken aslında anlamını tüketmektedir. Üretim artar, imkân genişler, güç çoğalır; fakat bu birikim ahlâkî bir merkezden yoksunsa Kur’ân nazarında kazanç değil, zarar hanesine yazılır (Asr 103/2).Asr Sûresi’nin başında zamana yemin edilmesi (“وَالْعَصْرِ”, Asr 103/1), hüsranın mekânsal değil; tarihsel ve süreçsel bir çöküş olduğunu gösterir. İnsan zamanı yönettiğini zanneder; oysa istikametsiz insan için zaman, ilerleme aracı değil; sessiz bir aşındırma mekanizmasıdır. Kur’ân bu noktada insanın en büyük yanılgısını ifşa eder: Zamanı lehine kullandığı vehmi.
Bu ayet, modern dünyanın ilerleme anlatılarıyla doğrudan yüzleşir. Zira çağdaş toplumlar büyümeyi kurtuluş, çoğalmayı başarı, hızlanmayı ilerleme olarak tanımlar. Kur’ân ise bu ölçütleri tek bir hükümle askıya alır: İstikameti olmayan her ilerleme hüsrandır (Asr 103/2). Bu nedenle hüsran, yokluğun değil; ahlâkî pusulasızlığın sonucudur. Ancak Kur’ân burada umutsuzluk üretmez. Hemen ardından gelen istisna, hüsranın kader değil; uyarı olduğunu gösterir: iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye (Asr 103/3). Bu yapı, hüsranın insanın özü değil; yanlış yönünün neticesi olduğunu ilan eder. İnsanlık kaybolmaya mahkûm değildir; fakat yönünü düzeltmediği sürece kaybetmeye devam edecektir.Bu bağlamda Asr 103/2, Tekvîr 81/26’da sorulan “Nereye gidiyorsunuz?” sorusuna toplumsal bir cevap verir: Yanlış yöne gidiliyorsa, varılan yer hüsrandır. Kur’ân bu gerçeği bir tehdit olarak değil; istikamet değişikliğine çağrı olarak sunar.
3. Tarih ve İktidar Döngüsü: “وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” (Âl-i İmrân 3/140)
Kur’ân, tarih ve iktidar ilişkisine dair en temel ilkesini Âl-i İmrân Sûresinde açık bir cümleyle ortaya koyar:“وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ” – “O günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân 3/140).Bu ayet, gücü kalıcı, hâkimiyeti mutlak ve ilerlemeyi geri dönülmez kabul eden bütün tarih ve medeniyet tasavvurlarını kökten reddeden kurucu bir tarih yasasıdır. Kur’ân’a göre tarih, sürekli yukarı doğru ilerleyen doğrusal bir çizgi değildir. Aksine tarih, ahlâkî sınanmanın mekânıdır. “Nüdâviluhâ” fiili, günlerin, yani güç, refah, hâkimiyet ve üstünlük dönemlerinin el değiştirdiğini, sabitlenemediğini ve mutlaklaştırılamayacağını ifade eder. Bu dönüşüm rastlantı değil; ilâhî düzenin bilinçli bir tasarrufudur (Âl-i İmrân 3/140).
Bu ayet, insanın en büyük yanılgılarından birini ifşa eder: içinde bulunduğu dönemi tarihin son durağı zannetmek. Güç elindeyken onu hak edilmiş bir üstünlük, kalıcı bir ayrıcalık gibi görmek. Kur’ân bu zihniyeti dağıtır. Dün galip olanın bugün mağlup, bugün merkezde olanın yarın kenarda olması; tarihsel bir sapma değil, istikametin doğal sonucudur. Güç, ahlâkla birleşmediğinde kalıcı olmaz; ibretlik olur. Ayetin nüzûl bağlamı da bu mesajı güçlendirir. Bu ilke, Müslümanların güç kaybı yaşadığı bir anda bildirilmiştir. Yani Kur’ân, mağlubiyeti mutlak bir felaket, galibiyeti de mutlak bir fazilet olarak sunmaz. Her iki durumu da ahlâkî sınavın parçası olarak konumlandırır. Böylece ilerleme ve gerileme, Kur’ân nazarında teknik değil; ahlâkî bir meselenin yansımasıdır (Âl-i İmrân 3/140).
Bu ayet, doğrudan Tekvîr 81/26’daki “Nereye gidiyorsunuz?” sorusu ve Asr 103/2’deki “İnsan hüsrandadır” tespitiyle birleşir. Yönünü güçten alan bir yürüyüş, tarih döndüğünde istikametsiz kalır. Kur’ân, gücü merkeze alan medeniyetlerin eninde sonunda tarihin devridaimi içinde çözülmeye mahkûm olduğunu bildirir. Modern dünya, bu ayetin muhatabıdır. Küresel güç, ekonomik hâkimiyet ve teknolojik üstünlük; çoğu zaman kalıcı bir ilerleme garantisi gibi sunulmaktadır. Oysa Kur’ân’ın tarih yasası açıktır: Günler döner. Ve yönünü adaletle, merhametle ve hakikatle sabitlemeyen her güç, kendi ilerlemesinin altında kalır (Âl-i İmrân 3/140). Bu nedenle söz konusu ayet, bir teselli cümlesi değil; medeniyetler için bir ikazdır. Güçle imtihan edilen toplumlar, bu imtihanı ahlâkla geçemezlerse tarih onları ileriye değil, ibret levhasına taşır. Kur’ân’ın tarih anlayışı, tam da bu noktada belirginleşir: Kalıcı olan güç değil; istikamettir.
4. Masumiyetin Hesabı: “بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ” (Tekvîr 81/9)
Kur’ân, toplumsal çöküşün en derin göstergesini masumiyet üzerinden sorulan tek bir soruyla ifşa eder:
“بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ” – “Hangi günahından dolayı öldürüldü?” (Tekvîr 81/9). Bu soru, bir suç isnadı değil; vicdanı ayakta tutan son eşiğe bırakılmış ilâhî bir muhasebedir. Kur’ân, zulmü anlatırken failin savunmasını dinlemez; mazlumun masumiyeti üzerinden bütün gerekçeleri hükümsüz kılar. Ayetin dikkat çekici yönü, sorunun suçluya değil, kurbanın kendisine yöneltilmiş gibi kurulmasıdır. Kur’ân burada “kim öldürdü?” diye sormaz; “hangi günahından dolayı öldürüldü?” diye sorar. Bu retorik tercih, suçun zaten sabit olduğunu; asıl sorgulanması gerekenin zulmü meşrulaştıran akıl olduğunu gösterir. Çünkü Kur’ân’a göre en büyük felaket, zulmün işlenmesi değil; makul gerekçelerle açıklanmaya çalışılmasıdır (Tekvîr 81/9).
Bu ayet, tarihsel bir cahiliye pratiğini kayda geçirmekle sınırlı değildir. Diri diri toprağa gömülen çocuk, burada sembolik bir merkez hâline gelir: düzen, refah, güvenlik, çıkar ve ilerleme adına gözden çıkarılan her masumun sembolü. Kur’ân’ın sorusu, her çağda yeniden sorulmak üzere bırakılmıştır. Hangi gerekçe, hangi ideoloji, hangi kamu yararı iddiası masum bir hayatı feda etmeyi haklı kılabilir? Bu bağlamda Tekvîr 81/9, doğrudan Tekvîr 81/26’da sorulan “Nereye gidiyorsunuz?” sorusunun ahlâkî sonucudur. Yönünü kaybeden toplumlar, bir noktadan sonra masumiyeti yük, mazlumu engel, adaleti ise lüks olarak görmeye başlar. Suç, failden değil; kurbandan aranır. Kur’ân bu zihniyeti tek bir soruyla dağıtır: Hangi günahından?
Ayetin toplumsal boyutu açıktır. Bir toplumda masumiyet açıklanması gereken bir istisnaya dönüştüğünde, o toplum istikametini kaybetmiştir. Kur’ân’ın diliyle burada mesele bireysel merhamet değil; kurumsallaşmış vicdansızlıktır. Zira zulüm, gerekçelendirildiği anda sıradanlaşır; sıradanlaştığı anda da sistem hâline gelir. Modern çağda bu ayetin muhatabı değişmemiştir; yalnızca gerekçeler sofistikeleşmiştir. Güvenlik, kalkınma, refah, istikrar, ulusal çıkar gibi kavramlar; masumiyetin feda edilmesine perde yapılabilmektedir. Kur’ân’ın sorusu bu modern dilleri de aynı kesinlikle askıya alır. Çünkü masumun ölümü karşısında cevap verilemeyen her gerekçe, ahlâkî iflastır (Tekvîr 81/9).Bu nedenle Tekvîr 81/9, Kur’ân’ın topluma yönelttiği en sert vicdan çağrılarından biridir. Bu çağrı, duygusal bir merhamet talebi değil; adaletin asgarî şartıdır. Masumiyet korunmadan ne hukuk ayakta kalabilir ne de ilerleme iddiası anlamlıdır. Kur’ân burada topluma şunu bildirir: Masumu koruyamayan bir düzen, kendi meşruiyetini yitirmiştir.
5. İlâhî Hafıza ve Tarihsel Sorumluluk: “وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا” (Meryem 19/64)
Kur’ân, insanlığın zulmü sıradanlaştıran en tehlikeli yanılgısını tek bir cümleyle hükümsüz kılar:
“وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا” – “Senin Rabbin unutkan değildir.” (Meryem 19/64). Bu ayet, yalnızca ilâhî sıfatlara dair teolojik bir bilgi vermez; toplumsal adaletin ve tarihsel sorumluluğun metafizik temelini kurar. Unutulmayan bir Rab tasavvuru, unutulamayacak bir hesap düzeni inşa eder. İnsan ve toplumlar, çoğu zaman zamanı kendi lehlerine bir örtü olarak kullanır. Güç değiştiğinde suçların silineceğini, mağdurların unutulacağını, haksızlıkların tarihin tozuna karışacağını zannederler. Kur’ân bu zannı kökten reddeder. Çünkü unutmayan bir Rab, insanın kurduğu bütün “unutma siyasetlerini” geçersiz kılar. Zulüm işlenmişse kayıt altındadır; masumiyet çiğnenmişse sahipsiz değildir (Meryem 19/64).
Bu ayet, doğrudan Tekvîr 81/9’da sorulan “Hangi günahından dolayı öldürüldü?” sorusunun tamamlayıcısıdır. Masumun hesabı sorulmuşsa, bu hesabın kaybolmayacağı da ilan edilmiştir. Kur’ân’ın adalet anlayışı, yalnızca dünyevî yargı mekanizmalarına bırakılmamış; ilâhî hafızayla teminat altına alınmıştır. Bu da toplumsal vicdanın en güçlü dayanağıdır. Modern dünyada unutma, çoğu zaman bilinçli bir strateji hâline gelir. Toplumsal travmalar bastırılır, zulümler yeniden adlandırılır, suçlar “bağlam” gerekçesiyle meşrulaştırılır. Kur’ân’ın bu ayeti, bütün bu dil oyunlarını anlamsızlaştırır. Zira ilâhî hafıza, insanın kurduğu tarih anlatılarından ve resmî söylemlerden bağımsızdır. Zaman aşımı, ilâhî adalet açısından bir kategori değildir (Meryem 19/64).
Bu bağlamda ayet, zulmeden için açık bir tehdittir; çünkü hiçbir suç kaybolmaz. Aynı zamanda mazlum için kesin bir teminattır; çünkü hiçbir acı unutulmaz. Kur’ân, adaleti yalnızca sonuçlara değil; hatırlamaya da bağlar. Hatırlanmayan adalet, adalet değildir. Bu nedenle “Rabbin unutmaz” ilkesi, toplumsal hafızayı diri tutan kurucu bir ilkedir. İstikametle ilişkisi açıktır. Unutulacağını zanneden bir toplum, yönünü kaybetmeye mahkûmdur. Oysa hesabın unutulmadığına iman, insanı sürekli bir ahlâkî teyakkuz hâlinde tutar. Bu teyakkuz kaybolduğunda güç keyfîliğe, ilerleme zulme, hukuk ise biçimsel bir araca dönüşür. Sonuç olarak Meryem 19/64, Kur’ân’ın topluma verdiği en ağır ama en adil güvencedir: Hiçbir iyilik kaybolmaz, hiçbir zulüm silinmez. Çünkü Rab unutmaz.
6. Toplumsal Değişim Yasası: “إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ” (Ra‘d 13/11)
Kur’ân, toplumsal dönüşümün en temel ilkesini Ra‘d Sûresinde açık ve bağlayıcı bir yasa olarak ilan eder:“إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ” – “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d 13/11).Bu ayet, tarih boyunca tekrar edilen çöküş ve diriliş tecrübelerini ahlâkî ve zihinsel bir nedene bağlayan kurucu bir ilkedir. Kur’ân’a göre toplumsal değişim, dışsal müdahalelerle veya kurumsal makyajlarla başlamaz. Devrimler, reformlar ve kalkınma projeleri tek başına belirleyici değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun kendi iç dünyasında neyi merkez aldığıdır. Ayetin dili son derece nettir: Değişimin faili, önce toplumun kendisidir. İlâhî müdahale, bu içsel dönüşümün ardından gelir (Ra‘d 13/11).
Bu ilke, suçu sürekli dış faktörlere yükleyen zihniyeti geçersiz kılar. Kur’ân, toplumsal bozulmayı yalnızca düşmanlara, komplolara veya tarihsel şartlara bağlamaz. Asıl mesele, ahlâkî pusulanın bozulmasıdır. Bir toplum adaleti, merhameti ve hakikati merkezin dışına ittiğinde; güç, çıkar ve konfor merkez hâline gelir. İşte bu içsel yer değişimi, dışsal çöküşün önünü açar. Ayetin istikametle ilişkisi açıktır. Tekvîr 81/26’da sorulan “Nereye gidiyorsunuz?” sorusu, burada somut bir cevaba kavuşur: Yanlış yöne gidiş, önce insanın kendi içinde başlar. Asr 103/2’de ifade edilen hüsran, dışsal bir ceza değil; içsel bozulmanın tabii sonucudur. Kur’ân, bu süreci mistik bir kadercilikle değil; ahlâkî sorumlulukla açıklar.
Modern toplumlar bu ayetin en açık muhatabıdır. Ekonomik krizler, siyasal istikrarsızlıklar ve sosyal çözülmeler çoğu zaman teknik sebeplerle izah edilir. Kur’ân ise meseleyi kökten ele alır: Değerler sistemi bozulmuşsa, kurumlar ayakta kalamaz. İç düzen çürümüşse, dış düzen çöker (Ra‘d 13/11). Bu nedenle Kur’ânî değişim anlayışı, yüzeyi değil; temeli hedef alır. Bu ayet aynı zamanda umudu diri tutar. Çöküş zorunlu değildir; hüsran kader değildir. Çünkü değişimin anahtarı toplumun elindedir. İnsanlık yönünü yeniden tayin ederse, tarih de yön değiştirir. Kur’ân burada topluma şunu bildirir: Kurtuluş, beklenen bir mucize değil; yapılan bir tercihtir. Sonuç itibarıyla Ra‘d 13/11, Kur’ân’ın toplumsal sorumluluğu en açık biçimde yüklediği ayetlerden biridir. Ne ilâhî adalet keyfîdir ne de tarih kördür. Değişim, içeriden başlar; istikamet içeride bozulur, içeride düzelir.
7. Güç ve Adalet Dengesi: “وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ” (Nisâ 4/58)
Kur’ân, toplumsal düzenin nihai dayanağını Nisâ Sûresinde açık bir emirle sabitler:
“وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ” – “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin.” (Nisâ 4/58).
Bu ayet, bireysel bir ahlâk tavsiyesi değil; iktidarı sınırlayan, hukuku meşrulaştıran ve toplumu ayakta tutan kurucu ilkedir. Kur’ân’a göre güç, kendi başına değer üretmez. Güç, adaletle kayıt altına alınmadığında meşruiyetini kaybeder; hukuk ise biçimsel bir araç hâline gelir. Bu nedenle ayet, “hükmettiğinizde” ifadesiyle doğrudan iktidar pratiğini muhatap alır. Yani Kur’ân, adaleti yalnızca niyetlere değil; karar anına bağlar. Adalet, iyi temennilerin değil; somut hükümlerin vasfıdır (Nisâ 4/58).
Bu emir, metnin başından itibaren örülen istikamet zincirinin son halkasıdır. Tekvîr 81/26’da sorulan “Nereye gidiyorsunuz?” sorusu, Asr 103/2’de hüsran teşhisine; Âl-i İmrân 3/140’ta gücün geçiciliğine; Tekvîr 81/9’da masumiyetin hesabına; Meryem 19/64’te ilâhî hafızaya; Ra‘d 13/11’de içsel dönüşüm yasasına bağlanmıştı. Nisâ 4/58, bütün bu ilkelerin kurumsal karşılığını adaletle hükmetme emrinde toplar. Ayetin dikkat çekici yönlerinden biri de “insanlar arasında” kaydıdır. Kur’ân, adaleti yalnızca müminler arası bir ilke olarak sınırlamaz; toplumsal alanın tamamını kapsar. Bu, adaletin kimliğe, aidiyete veya güce göre esnetilemeyeceğini ilan eder. Adalet, iktidarın lütfu değil; toplumun hakkıdır (Nisâ 4/58).
Modern dünyada hukuk çoğu zaman güçle özdeşleşmiş, adalet ise prosedürlere indirgenmiştir. Kur’ân’ın bu ayeti, hukuku ahlâktan koparan bütün yaklaşımları reddeder. Çünkü Kur’ân’a göre adalet yoksa hüküm vardır ama meşruiyet yoktur. Meşruiyeti olmayan bir düzen ise uzun vadede istikrar değil; birikmiş bir çöküş üretir. Bu nedenle Nisâ 4/58, yalnızca yöneticilere değil; bütün topluma hitap eder. Zira adalet, talep edilmediği yerde kaybolur; savunulmadığı yerde yozlaşır. Kur’ân, adaleti iktidarın vicdanına bırakmaz; ilâhî bir emir olarak toplumun önüne koyar. Böylece güç, hukuk ve ahlâk arasındaki denge yeniden kurulur. Sonuç itibarıyla Kur’ân’ın topluma hitap eden bu yedi ayeti, tek bir hakikatte birleşir: İstikamet adaletle korunur. Yön kaybolduğunda hüsran başlar; masumiyet çiğnendiğinde düzen çözülür; hafıza silinirse zulüm sıradanlaşır; içsel dönüşüm olmazsa tarih tekerrür eder. Kur’ân’ın cevabı nettir: Hükmettiğinizde adaletle hükmedin (Nisâ 4/58).
8. Dosdoğru Kalma Emri ve Ağır Sorumluluk: “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ” (Hûd 11/112)
Kur’ân’da bazı emirler vardır ki, yalnızca uygulanmasıyla değil; taşıdığı sorumluluk yüküyle insanı yorar. Bu emirlerin başında, Hz. Peygamber’in ifadesiyle kendisini “ihtiyarlatan” hitap gelir: “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ” – “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd 11/112). Bu ayet, istikameti bir başlangıç erdemi olarak değil; süreklilik imtihanı olarak tanımlar. Zira Kur’ân’da istikamet, doğruyu bilmekten ibaret değildir; doğruyu, şartlar değişse de terk etmemektir. Ayetin ağırlığı da buradan kaynaklanır. Çünkü dosdoğru olmak, yalnızca yanlışa düşmemek değil; yanlışa alışmamaktır.
“Emrolunduğun gibi” kaydı, istikametin keyfîliğini bütünüyle ortadan kaldırır. Doğruluk, zamana, güce, çoğunluğa veya menfaate göre eğilip bükülemez. Kur’ân burada bireye ve topluma şunu bildirir: İstikamet, ilâhî ölçüyle belirlenir; konjonktürle yeniden tanımlanamaz (Hûd 11/112). Bu nedenle dosdoğruluk, en çok da baskı ve yorgunluk anlarında sınanır.Metnin başından itibaren kurulan istikamet zinciri, bu ayette ahlâkî doruk noktasına ulaşır. Tekvîr 81/26’da sorulan “Nereye gidiyorsunuz?” sorusu, burada yönünü bulur; Asr 103/2’de bildirilen hüsranın asıl sebebi de netleşir: İnsan çoğu zaman yanlış yola saptığı için değil; doğru yolda sebat edemediği için kaybeder. İstikamet kaybı, çoğu zaman ani bir sapma değil; küçük ödünlerin birikimidir.
Bu ayetin toplumsal boyutu da son derece açıktır. Toplumlar doğruyu bilir; adaleti tanır; masumiyeti savunduğunu iddia eder. Ancak güç, korku, çıkar veya yorgunluk devreye girdiğinde istikametten bilinçli sapmalar başlar. Kur’ân, bu sapmaları reddeder. Çünkü dosdoğruluk, başarıya göre değil; emre göre yaşanır (Hûd 11/112). Bu sebeple Hûd 11/112, Kur’ân’ın topluma yönelttiği en ağır ama en kurucu emirlerden biridir. İnsanlığı yaşlandıran şey yanlışlar değil; doğruyu uzun süre omuzlamak zorunda kalmaktır. İstikamet, yol bulmak değil; yolda kalabilmektir. Bu maddeyle birlikte Kur’ân’ın topluma hitabı tamamlanır: Yön sorulur, hüsran teşhis edilir, tarih uyarılır, masumiyet korunur, hafıza diri tutulur, değişimin şartı konur ve adalet emredilir. Bütün bunların üzerinde ise tek bir ilke durur: Emrolunduğun gibi dosdoğru kal.