İnsanlığın Sevgi Anayasası ve Merhamet Manifestosu; Ortak Yaramızdan Sevgi Toplumuna Çağrı Dünya herkese yeter. Hayat sevmeye değer. İnsan anlaşılmaya layıktır. Medeniyet, insanın insana korku değil güven olduğu gün yeniden başlayacaktır.

“Dünya herkese yeter. Gökyüzü hepimizin üzerine aynı rahmeti indirir, toprak hepimizi aynı sessizlikle bağrına basar. Sevmek ve sevilmek varken birbirinin kalbini yoran, ekmeğini daraltan, hayatını karartan insan; önce kardeşini, sonra kendisini kaybeder. Beni ancak seven anlar; çünkü insanın kapısını akıl çalar, fakat kalbine ancak sevgi girer.”

EY TARİH, DUR! İNSANLIĞIN KALBİ KANARKEN BENİ DİNLE

Ey tarih, dur ve beni dinle!

Bu, yalnız bir insanın sözü değildir. Bu; annesini arayıp da bulamayan çocuğun, evladının yolunu gözleyen annenin, savaş enkazında sessizce göğe bakan yetimin, ekmeğini bölüşürken onurunu saklayan yoksulun ve sesi kalabalıklarda boğulan mazlumun feryadıdır. Bu, sevilmediği için içine kapananların, anlaşılmadığı için susanların, iyiliği zayıflık sanıldığı için incinenlerin ortak sesidir.

İnsanlık çok konuştu; biraz da kalbini dinlesin. Çok hüküm verdi; biraz da merhamet etsin. Çok duvar ördü; artık bir kapı açsın. Çok kazandı; fakat insanı kaybetti. Göklere yükselen binalar yaptı, gönüller arasındaki mesafeyi kapatamadı. Dünyayı avucuna sığdıran cihazlar üretti, yanındaki insanın titreyen elini tutamadı.

Oysa dünya herkese yeter. Bize yetmeyen dünya değil, doymayan ihtiraslarımızdır. Dar olan yeryüzü değil, başkasına yer açmayan kalplerimizdir. Bir başkasının gözyaşı üzerine kurulan hiçbir iktidar huzur, hiçbir servet bereket, hiçbir zafer şeref getirmez.

Artık insanlığa yeni bir söz lazımdır: Öldürmeden yaşamanın, ezmeden yükselmenin, korkutmadan yönetmenin, dışlamadan inanmanın ve incitmeden konuşmanın sözü… Bu sözün adı sevgidir.

AVCI, BU DAĞLARI SEN Mİ YARATTIN; BU BAĞLARI SEN Mİ DONATTIN?

Allah sevgisi yalnız dilde tekrarlanan bir iddia değildir. Allah’ı sevmek, O’nun yarattığı insanı aşağılamamaktır. Bir kulun onurunu çiğneyerek Allah’a yaklaşılamaz; bir yetimin gözyaşını görmezden gelerek cennetin yolu bulunamaz. Secde alnı toprağa değdirirken kalbi kibirden kaldırmıyorsa, ibadet insanı henüz dönüştürmemiş demektir.

Tevhid, yalnız Allah’ın birliğini söylemek değil; insanlığı parçalayarak sahte üstünlükler üretmeyi reddetmektir. Irkın, servetin, makamın, mezhebin, partinin ve gücün putlaştırıldığı yerde tevhidin toplumsal ruhu budanır. Allah birdir; insanlık da aynı yaratılış ailesinin fertleridir. Hiç kimse doğduğu toprak, konuştuğu dil, taşıdığı soy veya elinde tuttuğu kudret sebebiyle diğerinden daha değerli değildir.

Allah sevgisi korkuyla küçülen kullar değil, sorumlulukla büyüyen vicdanlar ister. Açın hâlini sormayan zenginlik, mazlumun sesini duymayan dindarlık, insanı ezen otorite ve hakikati örten taassup, sevginin değil nefsin saltanatıdır. Yaradan’a sevginin yeryüzündeki şahidi, yaratılana merhamettir.

ÇÖLDE SENİ BEKLEYEN BİR KUŞ DA BEN OLSAYDIM: MUHAMMEDÎ AYDINLIĞA ÇAĞRI

Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, insanı insana kul olmaktan kurtaran bir tevhid çağrısıydı. O çağrı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir karanlıkta kız evladını rahmet bildirdi; kölenin insan yerine konulmadığı bir düzende Bilâl’in sesini göklere yükseltti; yetimin malını, komşunun hakkını, kadının onurunu ve yoksulun lokmasını ilahî emanet ilan etti.

O Peygamber, kendisine taş atanlara beddua etmek yerine onların neslinden iyilik umdu. Mekke’ye muzaffer girdiğinde intikamın değil affın kapısını açtı. Gücü eline geçirdiğinde düşmanına benzemedi. Çünkü onun sünnetinde büyüklük, insanı diz çöktürmek değil, düşenin elinden tutmaktı.

Fakat insanlık, Peygamber’in bıraktığı kardeşlik sofrasını zaman zaman iktidar kavgasının meydanına çevirdi. Tevhidin kuşatıcı gölgesi daraltıldı; rahmetin dalları budandı. Din gönülleri birleştirecekken saltanat hırsları insanları karşı karşıya getirdi.

Ve bir gün tarih, Kerbelâ’da susuz kaldı.

SENSİZLİKTEN BOZULAN DENGE: KERBELÂ’DA SUSUZ KALAN VİCDAN

Hz. Hasan’ın incinen kalbi ve Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da toprağa düşen aziz başı, yalnız geçmişte yaşanmış iki acı değildir. Onlar, iktidar uğruna kardeşliğin nasıl feda edildiğini gösteren insanlık aynasıdır. Resûlullah’ın bağrına bastığı evlatlarının soyundan gelenler siyasal ihtirasın hedefi olduğunda, yaralanan yalnız bir aile değil, ümmetin ortak vicdanıydı.

Kerbelâ’da susuz bırakılan yalnız Hz. Hüseyin değildi; adalet susuz bırakıldı. Çölde yere düşen yalnız bedenler değildi; merhamet düştü, kardeşlik düştü, Peygamber’e verilmiş sevgi sözü düştü. Fırat akıyordu; fakat iktidar hırsıyla taşlaşmış kalpler bir yudum suyu esirgedi. O gün insanlık anladı ki suyu çok olanın değil, merhameti çok olanın medeniyeti vardır.

Hz. Hüseyin’in feryadı çağları aşarak bugün de soruyor: İktidar için kaç kalp daha kırılacak? Bir makam uğruna kaç kardeş birbirine düşman edilecek? Bir saltanat biraz daha sürsün diye kaç çocuk babasız, kaç anne evlatsız, kaç millet huzursuz bırakılacak?

Kerbelâ’yı anmak yalnız ağlamak değildir; hiçbir insanı susuz bırakmamaktır. Hüseyin’i sevmek, onun adını söylemekten önce uğruna ayağa kalktığı adaleti yaşatmaktır. Hasan’ı sevmek, barış uğruna gösterdiği fedakârlığı ümmetin kanını koruyan yüksek bir ahlâk olarak anlamaktır.

Tarih şahittir: İktidar uğruna kardeşini kaybeden hiçbir toplum huzur bulamadı. Kılıçla alınan sessizlik barış olmadı. Korkuyla sağlanan itaat sadakat olmadı. Mazlumun ahı üzerinde yükselen saraylar, kendi gölgelerinde çürüdü.

BU ÂLEMDE GÜNAHKÂR YALNIZ BEN DEĞİLİM: KİMİMİZ YARALI, KİMİMİZ YARALAYAN

Dünya yalnız iyilerden ibaret değildir. Kötülük, zulüm, yalan, sömürü ve ihtiras vardır. Fakat hukuk kötülüğe engel olurken sevgi, kötülüğe sürüklenen insanın yeniden iyiliğe dönebileceği kapıyı açık tutar.

İyi insan hiç hata yapmayan değil; hatasını fark ettiğinde dönebilen, özür dileyebilen ve telafi edebilen insandır. Kötülüğün en tehlikelisi ise yaptığı zulmü erdem zannetmek, gücü haklılığın delili saymak ve karşısındakini insanlıktan çıkarmaktır.

Biz kötülüğe karşı çıkacağız; fakat nefretin dilini miras almayacağız. Zalimle mazlumu bir tutmayacağız; fakat adaleti intikama çevirmeyeceğiz. Suçu açıkça adlandıracağız; buna rağmen suçlunun insanlık onurunu yok etmeyeceğiz. Çünkü bize yakışan, karanlığa karanlık eklemek değil, karanlığı aydınlıkla yenmektir.

KORKUNUN KARANLIĞINDAN SEVGİNİN AYDINLIĞINA: PEYGAMBER TOPLUMU

Korku toplumu, insanların birbirinden emin olmadığı cahiliye toplumudur. Orada güçlü konuşur, zayıf susar. Çocuk babasından, kadın eşinden, çalışan amirinden, vatandaş devletinden korkar. Herkes bir başkasının öfkesine göre yaşar; hiç kimse kendi vicdanının huzurunda yaşayamaz.

Korku düzeni düşünceyi suç, eleştiriyi ihanet, farklılığı tehdit sayar. Kalabalıklar üretir fakat toplum kuramaz; itaati sağlar fakat sadakat doğuramaz; sokakları susturur fakat yüreklerdeki çığlığı dindiremez.

Sevgi toplumu ise bilgi ve Peygamber toplumudur. Bilgi ötekini tanımayı, Peygamber ahlâkı tanıdığını incitmemeyi öğretir. Orada çocuk soru sorduğu için susturulmaz; genç düşündüğü için dışlanmaz; kadın konuştuğu için aşağılanmaz; yaşlı güçten düştüğü için unutulmaz; yoksul ekmeğe muhtaç olduğu için onurundan mahrum edilmez.

Sevgi toplumu herkesin aynı düşündüğü toplum değildir. Birbirinden farklı insanların aynı onur çatısı altında yaşayabildiği toplumdur. Orada eleştiri düşmanlık, muhalefet ihanet, yönetmek hükmetmek değildir. Bilgi aklı aydınlatır; sevgi bilgiyi hikmete dönüştürür. Sevgisiz bilgi kibir, bilgisiz sevgi kör bağlılık üretir.

DEFTERE, KALEME GEREK KALMADI: BEN SENİ KALBİME YAZDIM BİR KERE

Peygamber’i sevenler yalnız onun adını dillerinde taşımadılar; onun merhametini yüreklerinde, adaletini ellerinde, emanetini omuzlarında taşıdılar. Onu sevenler, karanlığa lanet okumakla yetinmediler; karanlığın ortasında bir kandil yaktılar. Bir yetimin başını okşarken, bir mazlumun elinden tutarken, düşmanına dahi adaletle davranırken onun yolunda yürüdüler. Çünkü Peygamber sevgisi, yalnız gözyaşı değil sorumluluk; yalnız salâtüselâm değil güzel ahlâk; yalnız hatıra değil yaşayan bir insanlık yürüyüşüdür.

O, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkardı. Kinle parçalanmış kabilelerden kardeşlik toplumu, zulümle ezilmiş insanlardan onurlu bir ümmet, korkuyla susmuş kalplerden hakkı haykıran vicdanlar inşa etti. İnsanı insana kul olmaktan kurtardı; köleyi efendiyle aynı safta buluşturdu; kadını aşağılayan zihniyete karşı onun onurunu ilahî emanet bildirdi; yetimin gözyaşını toplumun ve devletin sorumluluğu hâline getirdi.

Peygamber’i sevmek, onun yürüdüğü yolda yürümektir. O yol, taş atana merhamet, düşene el, susayana su, korkana güven olmaktır. O yol, gücü ele geçirdiğinde intikam almamak; kendinden olmayana da adalet göstermek; insanları kusurlarından dolayı bütünüyle silmemektir. Onu sevdiğini söyleyen fakat gönül kıran, kul hakkı yiyen, zayıfı ezen ve farklı olanı düşmanlaştıran kimse, sevginin sözünü söylemiş; fakat yoluna girememiştir.

Biz Peygamber’i, yalnız geçmişin aziz bir hatırası olarak değil, geleceğin kurucu ahlâkı olarak seviyoruz. Onun nuru dünün çöllerini aydınlattığı gibi bugünün kararan şehirlerini de aydınlatabilir. Yeter ki sevgisini bir tören sözü olmaktan çıkarıp hukuka, yönetime, aileye, eğitime, ticarete ve gündelik hayatımıza taşıyalım.

KADERİN DÜĞÜMÜNÜ ÇÖZEMEDİM; HER YARAYI SARAMADIM, FAKAT HİÇBİR YARAYI BEN KANATMADIM

İnsan bazen kendi kaderinin düğümünü çözemez. İyilik etmek ister, gücü yetmez; yarayı sarmak ister, eli yetişmez; bir gönle şifa olmak ister, kelimeleri kifayetsiz kalır. Fakat şifa olamamak, zehir olmak değildir. Her yarayı saramamış olabilirim; fakat hiçbir yarayı bilerek derinleştirmedim. Herkesi mutlu edememiş olabilirim; fakat hiç kimsenin gözyaşından saadet devşirmedim.

Ben kusursuz değilim. Düştüm, kalkmakta zorlandım; gülerken içimdeki acıyı susturamadım. Bazen kaderin karşısında sustum, bazen kendi içimde kayboldum. Ne var ki acımı başkasına zulüm yapmadım. Kırıldım; fakat kırmayı hak saymadım. Yoruldum; fakat iyiliğin yolundan dönmedim. İnsanlara derman olamadığım zamanlar oldu; ama onların hayatına zehir katmadım.

Rabbim! Dualarımın yönü Sensin. Günahımı da, gözyaşımı da, içimde kimseye anlatamadığım sızıyı da Sen bilirsin. Ben sevgiyi günah saymadım; fakat sevgi adına işlediğim kusurlar varsa beni bağışla. Sevgimi nefsimin esaretinden çıkar, merhametinle arındır. Beni insanları tüketenlerden değil, yaralarını saranlardan; gönül yıkanlardan değil, gönül yapanlardan eyle.

Ey beni uzaktan yargılayan insan! Bu dağları sen yaratmadın, bu bağları sen donatmadın; öyleyse Allah’ın kuluna Allah’ın rahmetinden daha dar bir dünya kurma. Ben kaderin bütün sırlarını çözemedim. Sonumun ne olacağını bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var: Ben kötülüğü hayatımın kanunu, nefreti kalbimin dili yapmadım.

Bu hâlimle ne bütünüyle dertsizim ne de umutsuzum. Ne kendimi günahsız ilan ederim ne de rahmet kapısından kovulmuş sayarım. Ben yalnız anlaşılmak isteyen bir insanım. Beni bir hatama, bir sözüme, bir düşüşüme mahkûm etmeyin. Çünkü insanı dosyalar anlatamaz; insanı, kalbine sabırla yaklaşanlar anlar.

Beni ancak seven anlar.

TÜRK, KÜRT, ARAP… ARTIK KUCAKLAŞIN; DÜNYAYI BİRBİRİNİZE DAR ETMEYİN

Ey aynı toprağın çocukları! Artık birbirinizin yüzüne kimliklerinizin soğuk penceresinden değil, insanlığın sıcak kalbinden bakın. Türk, Kürt, Arap… Adlarımız farklı olabilir; fakat gözyaşımızın rengi, annelerimizin duası, çocuklarımızın gülüşü ve toprağa verdiğimiz canların sessizliği aynıdır. Acı, hangi dilde ağlarsa ağlasın acıdır. Anne, hangi dilde “yavrum” derse desin annedir. Çocuk, hangi kavmin evladı olursa olsun Allah’ın yeryüzüne bıraktığı tertemiz emanettir.

Yeter artık! Aynı göğün altında yaşayan kardeşleri birbirine düşman eden bu uzun gece sona ersin. Birbirimizin dilinden korkmayalım, isminden ürkmeyelim, türküsünü susturmayalım. Bir annenin ağıdını başka bir kavmin acısı saymayalım. Çünkü gözyaşının milliyeti, mezhebi ve sınırı yoktur. Bir ev yanınca hepimizin göğü kararır; bir çocuk ölünce insanlığın kalbinden bir parça kopar.

Ey kardeşim! Sana “Türk” dedikleri için kibirlenme; “Kürt” dedikleri için incinme; “Arap” dedikleri için dışlanma. Bu adların her biri tarihin, dilin ve kültürün zenginliğidir; hiçbiri diğerini küçültmenin ruhsatı değildir. Bizi değerli kılan soyumuzun üstünlüğü değil, insanlığımızın güzelliğidir. Aynı Allah’ın kulları, aynı Âdem’in çocukları ve aynı dünyanın yolcularıyız.

Gelin, annelerin gözyaşları arasında büyüttüğümüz duvarları birlikte yıkalım. Kardeşin kardeşe doğrulttuğu silahı yere bırakalım; onun yerine birbirimizin elini tutalım. Yıllardır birbirimize anlattığımız öfkeleri değil, birbirimizden sakladığımız acıları konuşalım. Çünkü acısını dinlediğimiz insan artık yabancı değildir. Gözyaşını sildiğimiz insan, hangi dilden konuşursa konuşsun kardeşimizdir.

Bizim medeniyetimizde insan, kimliğinden önce insandır. Devletin adaleti Türk’e başka, Kürt’e başka, Arap’a başka görünemez. Hukuk herkesin başının üzerinde aynı gökyüzü gibi durmalıdır. Hiç kimse kökeninden dolayı üstün tutulamaz; hiç kimse kökeninden dolayı şüpheli, eksik veya değersiz sayılamaz. Birlik, farklılıkları yok etmek değil; farklılıkları adalet içinde yaşatmaktır.

Kucaklaşın artık! Çocuklarınız birbirinin mezarını değil, düğününü görsün. Anneleriniz ayrılık ağıtları değil, kardeşlik türküleri söylesin. Dağlar silah sesini değil çoban kavalını, şehirler öfke sloganlarını değil çocuk kahkahalarını işitsin. Yollar cenaze taşımaktan yoruldu; analar beklemekten, toprak can almaktan yoruldu. Bu ülke ve bu dünya artık barışa uyansın.

Türk Kürt’e, Kürt Arap’a, Arap Türk’e yalnız elini değil, kalbini açsın. İnsan, insanı merkeze alsın. Siyaset kimliklerden korku üretmesin; kardeşlikten gelecek kursun. Din ayrıştırmanın değil buluşturmanın, hukuk üstünlüğün değil eşitliğin, devlet korkunun değil güvenin adı olsun.

Biz birbirimize mahkûm değil, birbirimize emanetiz. Aynı sofrada ekmeği bölüşebildiğimiz, aynı acıda ağlayıp aynı sevinçte gülebildiğimiz gün geçmişin bütün karanlığı geride kalacaktır. O gün kimse kimseye “Sen kimsin?” diye öfkeyle sormayacak; herkes diğerine “Sen de benim gibi insansın; gel kardeşim.” diyecektir.

Ey dünya! Artık insanı ırkına, diline, rengine ve mezhebine göre parçalayıp durma. İnsanlığı yeniden insanın etrafında topla. Çünkü bizi kurtaracak olan aynılaşmak değil, farklılıklarımızla kucaklaşmaktır. Bizi yaşatacak olan korku değil güven, nefret değil merhamet, ayrılık değil kardeşliktir.

Kucaklaşın artık! Çünkü bu dünya hepimize yeter; yeter ki birbirimize dünyayı dar etmeyelim.

SENİ ÖLÜMÜNE SEVDİM BİR KERE: BENİ ANCAK SEVEN ANLAR

“Beni ancak seven anlar” demek, “Bana katılmayan beni anlayamaz” demek değildir. Bu söz eleştiriden kaçış değil, anlamanın ahlâkına davettir. Seven insan yanlışı görmezden gelmez; fakat bir yanlışı insanın bütün hayatı hâline getirmez. Hüküm vermeden önce dinler, konuşmadan önce düşünür, düzeltirken onuru korur.

Beni anlamak için benim gibi düşünmek zorunda değilsin. Yeter ki beni bir etiketin içine hapsetme. Bir sözümden bütün ömrüme hüküm verme. Yanlışımı söylerken insanlığımı elimden alma.

Ben alkışlanmak istemiyorum; anlaşılmak istiyorum. Kusursuz sayılmak istemiyorum; düştüğümde elimden tutulmasını istiyorum. Sevilmek, her davranışımın onaylanması değildir. Sevilmek; hatamın içinde terk edilmemek, doğrulmam için bana bir yol ve yeniden iyi olabilmem için bir umut bırakılmasıdır.

Bu cümle yalnız benim değildir. “Beni ancak seven anlar” diyen; geceleri sessizce ağlayan çocuk, şiddetin gölgesinde yaşayan kadın, evladından haber bekleyen anne, unutulmuş yaşlı, iş arayan genç, yurdundan kopmuş göçmen ve kendisini anlatacak tek dost bulamayan herkestir. Bazı gözyaşlarının tercümanı yoktur; onları ancak merhamet okur.

SEVGİ KALBİN ANAYASASI, ADALET DEVLETİN VİCDANIDIR

Sevgi yalnız şiirlerde kalan bir temenni olmaktan çıkarılmalı; hukukun, siyasetin, eğitimin ve ekonominin kurucu ilkesi hâline gelmelidir. Sevgi, adaletin alternatifi değil ruhudur. Adaletsiz sevgi ayrıcalık; sevgisiz adalet ise insanı dosya numarasına indiren soğuk bir mekanizmadır.

Madde 1 – İnsan onuru dokunulmazdır. Her insan yalnız insan olduğu için değerlidir. Devlet, toplum veya çoğunluk bu onuru bağışlamaz; sadece tanır ve korur.

Madde 2 – Yaşama hakkı, iktidarın üzerinde bir emanettir. Hiçbir makam, ideoloji, çıkar veya kutsallaştırılmış hedef masum bir canın yok edilmesini meşru kılamaz.

Madde 3 – Güç, imtiyaz değil hizmet borcudur. Yetki kullanan herkes, en güçlüye yakınlığıyla değil en zayıfa sağladığı güvenle değerlendirilecektir.

Madde 4 – Hiç kimse korkuyla yönetilemez. Devletin görevi vatandaşı sindirmek değil; onun canını, aklını, inancını, malını, ailesini ve haysiyetini güvence altına almaktır.

Madde 5 – Farklılık düşmanlık sebebi yapılamaz. Dil, ırk, inanç, mezhep, düşünce, cinsiyet, yoksulluk, engellilik veya sosyal konum hiçbir insanı aşağılamanın gerekçesi olamaz.

Madde 6 – Eleştiri haktır, hakaret hak değildir. Fikirlerle mücadele edilir; insanların şerefi, ailesi ve mahremiyeti savaş alanına çevrilemez.

Madde 7 – Çocuklar insanlığın ortak emanetidir. Hiçbir çocuk açlığa, şiddete, istismara, eğitimsizliğe ve sevgisizliğe terk edilemez. Bir çocuğun gözyaşı, bütün kurumlar için anayasal alarmdır.

Madde 8 – Kadının onuru ve güvenliği pazarlık konusu değildir. Kadına yönelik şiddet “aile meselesi” diye saklanamaz; insanlığa ve hukuka karşı ağır bir ihlaldir.

Madde 9 – Yoksulluk kader diye seyredilemez. Açlık içindeki insanın yanında israf, sosyal adaletin yarasıdır. Ekonominin başarısı servetin büyüklüğüyle değil, kimsenin insanlık onurunun altında yaşamamasıyla ölçülür.

Madde 10 – Kamu malı yetimin hakkıdır. Yolsuzluk yalnız mali bir suç değil; yoksulun ekmeğine, öğrencinin kitabına, hastanın ilacına ve milletin geleceğine uzanan eldir.

Madde 11 – Eğitim, iyi insan yetiştirme görevidir. Okullar yalnız meslek değil vicdan; yalnız rekabet değil dayanışma; yalnız başarı değil adalet öğretmelidir.

Madde 12 – Affetmek erdem, hesap vermek zorunluluktur. Barış geçmişi örtmekle değil; hakikati kabul, zararı telafi ve adaleti tesis etmekle kurulur.

Madde 13 – Dünya gelecek nesillerin emanetidir. Toprak, su, hava ve bütün canlılar bugünün ihtirasına terk edilemez.

Madde 14 – Hiç kimse yalnızlığa terk edilemez. Yaşlının sessizliği, gencin umutsuzluğu, engellinin engellenmesi ve kimsesizin sahipsizliği kamusal sorumluluktur.

Madde 15 – Sevgi toplumsal barışın asli ilkesidir. Ailede şefkat, okulda nezaket, siyasette saygı, ekonomide paylaşma, hukukta insan onuru ve yönetimde merhamet esas alınır.

Bu maddeler yalnız kâğıtta yazılı kalırsa dünya değişmez. Onları önce kalbimizin anayasasına, sonra devletin hukukuna, sokağın diline ve evin ahlâkına yazmalıyız.

DÜNYA HERKESE YETER; YETER Kİ KALPLERİMİZ DAR OLMASIN

Birinin doyması için diğerinin aç kalması gerekmiyor. Bir milletin güvenliği başka bir milletin çocuklarının korkusuna dönüşmek zorunda değil. Bir insanın yükselmesi için kardeşinin omzuna basması gerekmiyor. Dünya herkese yeter; yeter ki adaletle bölüşelim.

Sofrada bir tabak daha koyacak yerimiz, kalpte bir insanı daha affedecek merhametimiz, şehirde bir yabancıya daha güven verecek hukukumuz vardır. Eksik olan imkân değil, iradedir. İnsanlık kaynak kıtlığından önce sevgi kıtlığı çekmektedir.

Geliniz, birbirimizin hayatını zorlaştırmaktan vazgeçelim. Haklı çıkmak uğruna insan kaybetmeyelim. Çocuklarımıza düşmanlarımızı değil, değerlerimizi miras bırakalım. Onlara hangi taraftan nefret edeceklerini değil, hangi şartta olursa olsun adaletten ayrılmamayı öğretelim.

Komşunun kapısını çalmak, kırdığımız kişiden özür dilemek, öfkeliyken adaleti korumak, bize benzemeyenin hukukunu kendi hukukumuz gibi savunmak… Bunlar küçük davranışlar değildir. Her biri sevgi medeniyetinin temel taşıdır.

EY TARİH, SON HÜKMÜNÜ YAZ: İNSANI YİNE SEVGİ KURTARACAK

Ey tarih, şimdi yaz!

Biz bu çağın öfkesine teslim olmadık. Kardeşi kardeşe kırdıranların dilini reddettik. İktidarı insan hayatından üstün tutmadık. Kerbelâ’nın suyunu kesen zihniyete karşı her susuza su, her kimsesize dost, her mazluma ses olmaya söz verdik.

Biz Allah’ı sevmenin kullarını sevmekten; Peygamber’i sevmenin onun merhametini yaşatmaktan geçtiğine inandık. Hz. Hasan’ın barışını, Hz. Hüseyin’in adaletini, yetimin duasını, annenin gözyaşını ve çocuğun gülüşünü aynı vicdanda buluşturduk.

Ey insan!

Bir gün bütün makamlar boşalacak, bütün unvanlar susacak, bütün servetler el değiştirecek. Geriye, bir insanın kalbinde bıraktığın iz kalacak. O gün sana ne kadar güçlü olduğun değil, gücün varken kimi ezmediğin; ne kadar konuştuğun değil, kimin sessizliğini duyduğun; ne kadar kazandığın değil, ne kadar paylaştığın sorulacak.

Ben kavga ederek değil, severek yaşamak istiyorum. Ben korkulan değil güvenilen; hükmeden değil hizmet eden; insanları susturan değil onların yarasını dinleyen bir toplum istiyorum. Çocukların bomba sesine değil ninniye uyandığı, annelerin mezar başında değil evlatlarının düğününde ağladığı, yaşlıların terk edilmediği, gençlerin umutsuzluktan hayata küstürülmediği bir dünya istiyorum.

Beni ancak seven anlar.

Çünkü sevgi beni kusursuz sanmak değil, kusurlarıma rağmen insanlığımı korumaktır. Sevgi hakikati benden saklamak değil, hakikati beni ezmeden söylemektir. Sevgi yalnız iyi günümde yanımda durmak değil, karanlığımda elime bir kandil bırakmaktır.

Beni ancak seven anlar; fakat benim feryadım yalnız kendim için değildir. Ben, bütün çocuklar gülsün, bütün anneler huzurla uyusun, bütün mazlumlar adalete kavuşsun, bütün insanlar birbirine yeniden “kardeşim” diyebilsin diye konuşuyorum.

Ey tarih, bunu da yaz:

İnsanlık nice ordular kurdu, dünyayı fethedemedi. Nice kanunlar yaptı, kalpleri birleştiremedi. Nice saraylar yükseltti, içinde huzur bulamadı. Çünkü insanı korku yönetebilir; fakat yalnız sevgi yaşatır.

Ve bir gün bu yorgun dünya kurtulacaksa, onu daha büyük silahlar değil, daha büyük vicdanlar kurtaracaktır. Onu nefretin zaferi değil, merhametin cesareti kurtaracaktır. Onu birbirini tüketen insanlar değil, birbirini emanet bilen gönüller kurtaracaktır.

Dünya herkese yeter. Hayat sevmeye değer. İnsan anlaşılmaya layıktır. Medeniyet, insanın insana korku değil güven olduğu gün yeniden başlayacaktır.

Beni ancak seven anlar; çünkü insanı insana anlatan son kelime sevgidir.