Her işte usul, vuslatın anahtarıdır; hedefe vasıl olamayış, usul yöntem bilmezlikten kaynaklanır. Eskilerin deyimiyle vusulsüzlük, usulsüzlüktendir.

Bununla ilgili güzel bir anekdot anlatılır:

“Kamil Efendi at bakıcısıdır. Bir cuma günü, camiye gelir. Bakar ki camide hiç kimse yok! Vaaza hazırlanan hoca, cemaat olmadığını görünce, Kamil Efendi’ye sorar:

– Senden başka kimse yok. Ne dersin; Vaaz edeyim mi, yoksa etmeyeyim mi? Kamil Efendi;

– Ben seyisim, bu işlerden anlamam. Benim yirmi atım var. Hepsi kaçıp gitse biri kalsa, onu ihmal etmem, yine bakarım, der.

Bunun üzerine hoca, uzun uzun vaaz eder. Namaz sonrası Kamil Efendi’ye sorar:

– Nasıl, vaazımı beğendin mi? Kamil Efendi şöyle der:

– Ben seyisim, vaazdan anlamam. Ancak ben yirmi atın suyunu ve yemini bir ata verip de onu çatlatmam.”

Bugün maalesef insanları çatlatırcasına konuşuyor hatta yüksek tonda sesleniyoruz.

Kürsülerde, sohbetlerde, ekranlarda, meydanlarda hararetli konuşmalar yapıyoruz; mangalda kül bırakmıyoruz!

Ancak çoğu zaman hedef kitlede beklenen tesiri göremiyoruz.

Çünkü sesi yükseltmek, sözü yükseltmek olmuyor. Sözün yüksek olması gerekiyor.

Konuşulan şeyler yaşanmıyorsa, belki kulaklara girse de akıllara ve gönüllere giremiyor.

O yüzden Yüce Allah; “Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf-2) buyurarak müminleri özü sözü bir olmaya davet eder.

Burada İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye atfedilen hikâyeyi hatırlamakta fayda var:

“Çokça bal yemekten dolayı vücudunda yaralar çıkan çocuklu aileyi, “kırk gün sonra gelin” diyerek geri çevirir Ebu Hanife.

Kırk gün sonra geldiklerinde İmam-ı Azam, çocukla kısa bir görüşme yaptıktan sonra ona; “Bundan sonra bal yeme evlâdım!” der.

Çocuğun ailesi büyük bir şaşkınlıkla evlerine dönerler.

Sonraki günlerde bakarlar ki çocukları artık bal istemiyor!

Merak edip sebebini sorduklarında;

Gülümseyerek şöyle cevap verir Ebu Hanife:

“Kırk gün önce, ben de bal yiyordum. O günden sonra bal yemeyi kestim. Yaşadığım bir hususta öğüt vermem etkili oldu.”

Buradan da anlıyoruz ki ağızdan çıkan sözler insanların kulaklarına ulaşır, gönülden gelen sözler ise yüreklere dokunur.

Kürsüde vaaz eden hoca, söylediği sözleri yaşamıyor ve dert edinmiyorsa o sözler boşlukta kalır!

Sınıfta ders anlatan öğretmen, işin içine gönlünü ve duygularını katamıyorsa sıradan bir görev ifa etmiş olur!

Meydanda nutuk atan hatip söyledikleriyle örtüşmeyen davranışlar sergiliyor, ele telkini verip kendisi salkımı yutuyorsa samimi davranmıyordur!

Anne-baba evladına rol-model olamıyorsa söyledikleri tesir etmediği gibi ters tepebilir!

Damdan düşen Nasrettin Hoca’nın “Bana damdan düşeni getirin!” demesi boşuna değildir herhalde? Ne dersiniz?