İnsanlık tarihi, özgürlük ile kölelik arasındaki mücadelenin tarihidir; bu mücadelenin iktisadî cephesinde ribâ yasağı, insanın başka bir insanın emeğini, alın terini, yoksulluğunu, çaresizliğini ve ekonomik güçsüzlüğünü sömürerek kazanç elde etmesini yasaklayan; hiç kimsenin başkasının mağduriyetini veya ekonomik zayıflığını haksız kazanç kaynağı hâline getirmesine izin vermeyen ilahî bir iktisadî adalet yasasıdır.
Kur’an’ın “ne zulmedin ne de zulme uğrayın” (el-Bakara 2/279) ve “mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin” (en-Nisâ 4/29) ilkeleri, bu düzenlemenin temel hukukî ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bu bakımdan ribâ yasağı yalnızca belirli bir finansal işlemi yasaklayan dar bir hüküm değil; emeğin sömürülmesine, haksız servet aktarımına, ekonomik tahakküme, iç ve dış sömürüye ve başkasının çaresizliğinden menfaat sağlamaya karşı insanı ve toplumu koruyan kapsamlı bir adalet ilkesidir. Faiz, ribâ, fayda, fazla, nemâ ve kârın aynı kavramlar olmadığı; özellikle modern para düzeninde nominal para ile reel satın alma gücünün birbirinden ayrılması gerektiği dikkate alınmadan ribâyı yalnızca “faiz” kelimesine indirgemek, meselenin iktisadî ve hukukî mahiyetini eksik bırakır. İslâm’ın ölçüsü açıktır: Kazancın adı değil kaynağı, şekli değil mahiyeti, miktarı değil meşruiyeti esastır; meşru kazanç korunur, bâtıl kazanç reddedilir, sermaye üretime hizmet eder, hiçbir insan ekonomik gücünü başka bir insanın emeğine ve özgürlüğüne tahakküm aracı hâline getiremez. Bu sebeple ribâ yasağı, emeğin sömürülmesinden kamu hakkının ihlaline ve haksız kazancın farklı biçimlerine kadar uzanan daha geniş bir adalet düzeninin parçası olarak, kişinin kendisi için istemediği haksızlığı başkasına yapmamasını öngören ahlâkî ilkeyi hukukî sorumlulukla buluşturur. Nitekim Kur’an’da ribâ konusunda “Allah ve Resûlü tarafından savaş açıldığının” bildirilmesi (el-Bakara 2/279), ribâ yasağının yalnızca bireysel bir malî tercih değil; ekonomik adalet, kul hakkı ve toplumsal düzen bakımından son derece ağır bir hukukî ilke olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sebeple ribâ yasağı, Müslümanı ekonomik hayattan uzaklaştıran değil, ekonomik sömürüden özgürleştirerek üretimde, ticarette ve sermaye birikiminde güçlü bir özne hâline getirmeyi amaçlayan ilahî bir hukuk düzenidir.
1. RİBÂYI YALNIZCA “FAİZ” DİYE OKUMAK MESELEYİ DARALTIR
Faiz, ribâ, fazlalık, nemâ, fayda ve kâr, iktisadî hayatta birbirine temas eden; ancak aynı anlamı taşımayan kavramlardır. Fazlalık bir artışı, nemâ mal veya servetin gelişmesini ve değer kazanmasını, fayda bir mal veya hizmetten sağlanan menfaati, kâr ise üretim ve ticaret faaliyetinden, girişim ve risk unsurlarıyla birlikte doğan kazancı ifade eder. Faiz modern iktisatta para veya sermayenin belirli süre kullanımından doğan getiriyi ifade ederken, ribâ fıkıh literatüründe belirli işlemlerde yasaklanan fazlalığı ifade eden daha özel bir kavramdır (Özsoy, “Faiz”, DİA, XII, 110-126). Her fazlalık ribâ, her fayda faiz, her kâr da ribâ değildir.
Bununla birlikte bir işleme “kâr”, “finansman geliri” veya başka bir isim verilmesi onun hukukî mahiyetini değiştirmez. Kur’an’ın “Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır” hükmü (el-Bakara 2/275), meşru ticari kazanç ile yasaklanan ribâ arasındaki temel ayrımı ortaya koymaktadır. Bu nedenle asıl soru yalnızca “Bu işlem faiz midir?” değil; “Kazanç nereden doğmuş, neyin karşılığı olarak elde edilmiş ve elde edilirken kimin hakkı ihlal edilmiştir?” sorusudur.
2. RİBÂ YASAĞININ ÖZÜ: BAŞKASININ HAKKINDAN KAZANÇ SAĞLAMAMAK
Kur’an’ın “Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin” (en-Nisâ 4/29) ilkesi, iktisadî adaletin temel ölçüsünü verir. İnsan, başkasının malını, emeğini, hakkını veya ekonomik çaresizliğini meşru bir kazanç kaynağına dönüştüremez. İşçinin alın terini karşılıksız bırakmak, üreticinin zorunluluğundan yararlanmak, tüketiciyi aldatmak, bir kimsenin mağduriyetini menfaate çevirmek veya kamu hakkını ihlal etmek teknik olarak farklı hukukî kategoriler olabilir; ancak hepsi haksız kazanç ve adalet sorununu gündeme getirir.
Hz. Peygamber’e nispet edilen “ribâ yetmiş küsur şubedir” rivayeti de ribâ meselesinin ağırlığını ve geniş ahlâkî çerçevesini göstermesi bakımından önemlidir (İbn Mâce, “Ticârât”, 58). Bu rivayetten hareketle bütün haksızlıkların teknik anlamda ribâ olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak bankacılık alanındaki ribâ tartışmaları bir tarafa bırakıldığında bile piyasa hayatında emeğin sömürülmesi, aldatma, haksız fiyatlandırma, kamu hakkının ihlali ve vergi kaçırma gibi çok sayıda haksız kazanç biçiminin bulunması; bunların “faiz” veya “ribâ” adıyla anılmadıkları için aynı ahlâkî hassasiyetle sorgulanmaması önemli bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Vergi kaçırmak teknik fıkıh anlamında ribâ olarak nitelendirilmese de, kamu hakkının ihlali ve bâtıl yolla mal edinme bakımından ciddi bir haksız kazanç problemidir. Daha doğru ifade şudur: Ribâ yasağı, İslâm’ın haksız kazancı ve ekonomik zulmü sınırlandıran daha geniş adalet anlayışının önemli bir parçasıdır. Nitekim Kur’an ribâ yasağını “zulmetmeyin ve zulme uğramayın” ilkesiyle sonuçlandırmaktadır (el-Bakara 2/279).
3. RİBÂ, EMEĞİN SÖMÜRÜLMESİNE KARŞI İLAHÎ BİR ADALET İLKESİDİR
Ribâ yasağının amacı insanı ekonomik faaliyetten uzaklaştırmak değil, ekonomik gücün başkasının hakkını ve özgürlüğünü ortadan kaldıracak biçimde kullanılmasını önlemektir. Bir insanın ihtiyacı, başka bir insanın sınırsız kazanç hakkına dönüşmemelidir. Özellikle borç ilişkisinde ihtiyaç sahibinin zorunluluğundan yararlanarak borcu sürekli artırmak, ekonomik gücün ihtiyaç sahibi üzerinde tahakküm kurmasına yol açar. Kur’an’ın ribâ yasağının hemen ardından ana paranın korunmasını ve “ne zulmedin ne de zulme uğrayın” ilkesini getirmesi, meselenin yalnızca matematiksel bir fazlalık değil, adalet ve insan onuru meselesi olduğunu göstermektedir (el-Bakara 2/278-279). Bu bakımdan ribâ yasağı, emeğin, alın terinin ve insan onurunun ekonomik güç karşısında korunmasına yönelik ilahî bir hukukî sınır olarak okunabilir. İslâm’ın ekonomik adalet anlayışı sermayeye değil, sermayenin insan üzerinde tahakküm kurmasına karşıdır.
4. DIŞ SÖMÜRÜDEN İÇ SÖMÜRÜYE: RİBÂ MESELESİNİN BUGÜNKÜ YÜZÜ
Ekonomik sömürü yalnızca bireyler arasında değil, ülkeler ve toplumlar arasındaki güç ilişkilerinde de ortaya çıkabilir. Sermaye, borç, ticaret, komisyon, vergi, fiyatlandırma ve finansman mekanizmaları; güçlü ekonomik aktörlerin zayıf olanlar üzerinde daha fazla pazarlık gücü kurmasına yol açabilir. Ancak sömürüyü yalnızca dışarıda aramak da eksik bir değerlendirmedir. İç sömürü, aynı toplum içinde güçlü olanın zayıf olanın emeğinden, bilgisizliğinden, zorunluluğundan veya çaresizliğinden yararlanmasıdır. İşçinin emeğinin karşılığını alamaması, üreticinin ezilmesi, tüketicinin aldatılması, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması veya kamu yükümlülüklerinden kaçınılması bunun farklı görünümleridir. Dolayısıyla ribâ yasağının çağdaş anlamı yalnızca “başkasından faiz alma” meselesine indirgenemez. Daha geniş ilke şudur: Hiç kimse ekonomik gücünü başkasının hakkını ortadan kaldıracak bir tahakküm aracına dönüştüremez.
5. FAİZİ YASAKLAMAK YETMEZ; HAKSIZ KAZANCI DA GÖRMEK GEREKİR
Konvansiyonel bankacılıkta borç verilen paranın vade karşılığında önceden belirlenmiş ve garanti edilmiş bir fazlalıkla geri alınması, ribâ yasağının çağdaş ekonomik hayattaki en önemli tartışma alanlarından biridir. Klasik fıkıh birikimi ile modern ekonomik şartlar arasındaki ilişkiyi ele alan çağdaş çalışmalar da faiz-ribâ ilişkisinin yalnızca isim üzerinden değil, işlemin ekonomik ve hukukî mahiyeti üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir (Uludağ, İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, s. 111).
Ancak ribâ yasağını yalnızca bankacılığa indirgemek de aynı ölçüde eksiktir. Bir kimsenin bankadaki faizden kaçınırken işçisinin ücretini geciktirmesi, üreticinin çaresizliğinden yararlanması, müşterisini aldatması veya kamu hakkını ihlal etmesi, İslâm’ın adalet ve haksız kazanç anlayışıyla bağdaşmaz. Bu sebeple ölçü iki yönlü olmalıdır: Faiz adı verilen işlemin mahiyeti incelenmeli; faiz adı verilmeyen kazancın mahiyeti de aynı ciddiyetle sorgulanmalıdır. Çünkü mesele yalnızca “faiz var mı?” değil, “haksız bir değer transferi var mı?” sorusudur.
6. SERMAYE KAZANAMAZ MI? KAZANIR; FAKAT HAKSIZ VE RİSKSİZ BİR TAHAKKÜMLE DEĞİL
Üretim; emek, sermaye, doğal kaynaklar ve girişim gibi çeşitli faktörlerin birlikte çalışmasıyla gerçekleşir. Para da sermayenin bir biçimidir; gayrimenkul de sermayedir. Bir gayrimenkulün kullanımından doğan menfaat bedeli kira olarak adlandırılırken, para sermayesinin kullanımından doğan menfaatin faiz olarak adlandırılması, meselenin kavramsal temelinin ayrıca sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
Buradaki temel mesele, paranın iktisadî mahiyetidir: Para mal mıdır, sermaye midir, değer ölçüsü müdür, yoksa mübadele aracı mıdır? Kâğıt paranın modern ekonomide yüksek likidite sağlayan bir mübadele aracı olduğu açıktır; ancak onun mal, sembol, değer ölçüsü veya para-sermaye olarak hangi hukukî ve iktisadî işlevi taşıdığı konusundaki farklı yaklaşımlar, faiz-ribâ tartışmasının önemli düğüm noktalarından biridir. Bir kâğıt para, temsil ettiği ekonomik değer sayesinde başka bir mal veya gayrimenkulle değiştirilebiliyorsa, onun yalnızca “kâğıt” oluşuna bakılarak ekonomik mahiyeti belirlenemez. Bu nedenle paranın menfaat bedelinin neden kira değil faiz olarak adlandırıldığı sorusu, ribâ tartışmasının en kritik kavramsal noktalarından biridir.
Sermayenin üretime katılması, risk üstlenmesi ve ortaya çıkan kâr veya zarara iştirak etmesi hâlinde elde edilen gelir, üretim ve ticaret faaliyetinin sonucu olan meşru bir kazanç olabilir. Buna karşılık sermayenin üretimin sonucundan bağımsız, önceden belirlenmiş ve garanti edilmiş bir getiri elde etmesi ribâ bakımından farklı bir değerlendirmeyi gerektirir. Sermayenin her geliri faiz değildir; fakat sermayenin her geliri de kendiliğinden meşru kâr değildir. Belirleyici olan gelirin adı değil, kaynağı, ekonomik faaliyete katkısı, üstlenilen risk ve hukukî mahiyetidir. Böylece mesele sermayeyi mahkûm etmekten çıkar, sermayeyi üretime ve gerçek ekonomik değere yönlendirme meselesine dönüşür.
7. PARA DEĞİŞTİ; FAKAT ADALET İHTİYACI DEĞİŞMEDİ
Altın ve gümüş gibi reel para biçimlerinden kâğıt paraya, kaydî paradan dijital para sistemlerine geçiş ekonomik hayatın yapısını değiştirmiştir; ancak paranın reel değeri ve satın alma gücü meselesi önemini korumaktadır. Nominal olarak artan para miktarı ile reel olarak artan ekonomik değer aynı şey değildir. Bu nedenle reel değer kaybının telafisi ile borçtan doğan önceden belirlenmiş getiriyi birbirinden ayırmak gerekir.
Enflasyonun varlığı her türlü faizli işlemi kendiliğinden meşru hâle getirmediği gibi, reel değer kaybının telafisini de otomatik olarak ribâ saymak doğru değildir. Çağdaş para sisteminin gerçekliğini dikkate almak, klasik ribâ hükmünü terk etmek değil, hükmün değişen ekonomik şartlarda doğru mahiyete uygulanmasını sağlamak demektir.
8. RİBÂDAN ÇIKIŞIN YOLU: EKONOMİK ADALET, ŞEFFAFLIK VE GÜVEN
Bir toplumun ekonomik gücü yalnızca sermaye, para ve üretim araçlarından oluşmaz; güven de ekonomik sermayedir. İnsanlar birbirlerinin sözüne güvenmiyor, sözleşmelere riayet edilmiyor, şeffaflık ortadan kalkıyor ve dürüstlük ekonomik bir dezavantaja dönüşüyorsa ekonomik düzen de zayıflar.
Bu nedenle ribâ yasağının hedefi yalnızca belirli bir finansal işlemi yasaklamak değil, ekonomik ilişkileri adalet, dürüstlük, şeffaflık, güven ve karşılıklı hak temelinde kurmaktır. İşçinin alın teri korunmalı, üreticinin hakkı verilmeli, tüketici aldatılmamalı, kamu hakkı gözetilmeli, meşru vergi yükümlülüğü yerine getirilmeli ve sermaye üretime yönelmelidir. Çünkü ekonomik adalet olmadan toplumsal adalet, toplumsal güven olmadan da güçlü ve sürdürülebilir bir ekonomi kurulamaz.
SONUÇ: RİBÂ YASAĞI, KÖLELİKTEN ÖZGÜRLÜĞE EKONOMİK BİR ÇIKIŞTIR
Faiz ile ribâyı birbirinin tam karşılığı kabul etmek de bütünüyle birbirinden ayırmak da meselenin iktisadî ve hukukî mahiyetini açıklamaya yetmez. Asıl mesele, paranın mahiyeti ile paradan elde edilen menfaatin hukukî niteliğinin doğru belirlenmesidir. Para; mal, sermaye, mübadele aracı veya değer ölçüsü olarak hangi fonksiyonu üstlenmektedir? Bir gayrimenkulün kullanım menfaatine kira denilirken, para sermayesinin kullanımından doğan menfaate neden faiz denilmektedir? Makasın açıldığı temel nokta tam da burasıdır.
Kâğıt paranın mal, sermaye, değer ölçüsü veya mübadele aracı olarak hangi fonksiyonu taşıdığına ilişkin farklı yaklaşımlar, paranın nominal artışı ile reel satın alma gücü arasındaki ayrımı zorunlu kılmaktadır. Bu ayrım yapılmadan her parasal fazlalığı aynı kategoriye koymak, ribâ meselesini şekle indirgeme tehlikesi taşır. Asıl soru “para ne kadar arttı?” değil, “bu artış hangi ekonomik mahiyetten doğdu ve kimin hakkı karşılığında elde edildi?” sorusudur.
Bu nedenle ribâ araştırmasının merkezine yalnızca “ne kadar fazlalık vardır?” sorusu değil, “bu fazlalık hangi ekonomik mahiyetten doğmuştur?” sorusu konulmalıdır. Nominal olarak artan para miktarı ile reel olarak değer kazanan sermaye aynı şey olmadığı gibi, enflasyon sebebiyle kaybedilen satın alma gücünün telafisi ile borçtan doğan haksız ve garantili kazancı da aynı kategoride değerlendirmek mümkün değildir. Öte yandan bir işleme “kâr”, “komisyon”, “finansman geliri” veya başka bir ad verilmesi de onun mahiyetini değiştirmez. İslâm hukukunda belirleyici olan isim değil, gerçek ekonomik işlem; şekil değil, mahiyettir.
Bu çerçevede ribâ yasağı, Müslümanı sermayeden ve ekonomik güçten uzaklaştıran bir yasak değil; sermayenin emeğe, üretime ve gerçek ekonomik değere yönelmesini sağlayan bir adalet ilkesidir. Sermaye üretime katılıyor, risk üstleniyor ve gerçek ekonomik faaliyetin sonucuna iştirak ediyorsa elde edilen gelir meşru kâr niteliği taşıyabilir. Buna karşılık ekonomik güç, başkasının zorunluluğunu, emeğini, mağduriyetini veya çaresizliğini sürekli bir kazanç mekanizmasına dönüştürüyorsa burada yalnızca bir “faiz oranı” değil, adalet ve hak sorunu ortaya çıkar. Son tahlilde ribâ yasağının özü, paranın veya sermayenin kazanç elde etmesini yasaklamak değil, ekonomik gücün haksız tahakküme dönüşmesini engellemektir. İslâm kazanca değil haksız kazanca; sermayeye değil sermayenin sömürüsüne; ticarete değil bâtıl yolla mal edinmeye karşıdır. Ribâ yasağı, insanı ekonomik hayattan çekilmenin değil, ekonomik sömürüden özgürleşmenin hukukudur. Ribânın özü, paranın artması değil; artışın hangi mahiyetten doğduğudur. İslâm, kazancı değil haksız kazancı; sermayeyi değil sermayenin tahakkümünü; ticareti değil sömürüyü yasaklar. Ribâ yasağı, emeği ve alın terini koruyarak insanı ekonomik tahakkümden özgürleştiren ilahî bir adalet hukukudur.